'Unutulan bir tarih, reddedilen miras!'

Kadir Akın, Siyaset Dergisi için yazdı: 1908 sonrası oluşan Meclis-i Mebusan’da çoğu Ermeni olan sosyalist vekiller de vardı. Hatta İttihat ve Terakki listesinden meclise girmiş Vartkez ve Vahan “işçi sınıfının çıkarlarını savunan mebuslar grubu” olarak Hampartsum Boyacıyan (Murad), Bulgar devrimci Vlahof’la birlikte çalışıyorlardı.

'Unutulan bir tarih, reddedilen miras!'

Kadir AKIN

1621 yılındaki Leh Seferi ve Hotin Kalesi Kuşatması’ndaki başarısızlık, Osmanlı İmparatoru Genç Osman’ın aklına, Yeniçeri Ocağı’nın ıslahı ya da tasfiye edilmesi fikrini düşürecekti. O günün koşullarında ilk modernleşme hamlesi sayılabilecek bu çaba, Genç Osman’ın Yeniçeri ağaları tarafından öldürülmesiyle sonuçlanacaktı. Ama ne var ki bu vesileyle “maktul padişah” daha sonra gelen bütün Osmanlı padişahlarına ıslahatın, ordunun yenilenmesi ve modernizasyonundan geçtiğini gösterecekti.

Kapitalizmin şafağıyla birlikte Batı’daki gelişmelere ayak uydurmakta zorluk çeken Osmanlı İmparatorluğu, üç kıtaya yayılan geniş topraklarına artık yenilerini katamadığı gibi girdiği savaşları kaybetmeye başlamış, dolayısıyla sarayın hazinesi küçülmüş, batının kolonyalist politikaları sonucunda sömürgelerinden aktardığı zenginlik ve servetle baş edemez hale gelmişti.

1683 Viyana Kuşatması’ndaki başarısızlığın ardından gelen 1699 Karlofça Antlaşması’yla toprak kaybının büyümesi, Osmanlı İmparatorluğu’nu giderek “Avrupalı büyük güçler” diye bilinen İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya ve Rusya karşısında durumunu muhafaza etmek için ustaca bir diplomasi yürütmek zorunda kalan bir devlet haline getirecekti.

Batılılaşma, modernleşmeye göre daha dar bir tanım olarak değerlendirilebilir. Ama Osmanlı’nın coğrafi konumu, modernleşme çabalarında Saray’ın Avrupa ile kurduğu diplomatik ilişkiler ve tebaası içindeki halkların Avrupa’yla sahip oldukları her türlü kontak, onu hep modernleşme ile Batılılaşma kavramlarını birlikte kullanmaya ittiğini söyleyebiliriz. Batı’dan değişik sebeplerle Osmanlı’nın başkentine göç etmiş farklı etnik kimlik ve inançtan toplulukların beraberinde getirdikleri kültür, bu toprakların daha önceki sahipleri olan Ermeni, Rum, Süryani ve diğer kültürlerle karşılaşmasıyla İstanbul’un Osmanlı’nın modernleşmesinde hep özgün bir yere sahip olmasına yol açacaktı. İlk matbaanın Museviler tarafından 1495 yılında İstanbul’da açıldığını, yine 1698 yılında İstanbul’da Ermenice Katolik risalelerin basıldığını ve 1726 yılında ise padişahın ve sadrazamın desteğiyle İstanbul’da ilk matbaa açılışının gerçekleştiğini biliyoruz. Tabi bütün bunlar için de önce Şeyhülislam’ın fetva vermesi gerekiyordu. Matbaanın başında ise Hristiyan yoksul bir Macar ailesinin çocuğu olarak doğup büyüyen ama 20’li yaşlarında Osmanlı’ya esir düşerek köleleştirilen daha sonra baskılara dayanamayarak Müslümanlaşan ve İbrahim adını alan İbrahim Müteferrika olacaktı. İbrahim’in doğup büyüdüğü Orta Avrupa’nın matbaacılıkta özel bir yeri olduğuna ve gençliğinde bu işte çalışmış olduğuna dair de sadece akıl yürütebiliriz.

1848 Demokratik Devrimleri, Avrupa’da hızla yayılırken burjuvazi sadece ticarette değil sanayide de egemenliğini kuruyor, buharlı makinalar bir başka çağa girildiğine işaret ediyordu. Enteresandır, Tanzimat’ın araladığı bir kapı da hukuk alanında olmuştur. 1840 yılında Avrupa tüccarları ile Osmanlı tebaası arasındaki ticari anlaşmazlıklara bakmak üzere kurulan mahkemeler ticaret meclisi adıyla resmileşecekti. 1826 yılında II. Mahmut zamanında yüz kadar Osmanlı gencinin de Avrupa’ya eğitim için gönderildiğini de belirtmeliyiz. Paris Komünü’nden beş yıl sonra, 1876 yılında Avrupa devletlerinin temsilcilerinin de katılacağı Tersane Konferansı’na yetiştirilmek üzere alelacele yapılan Meşrutiyet ilanı, tahta çıkan Abdülhamit’in kurnazca savuşturduğu “açılım” olarak bir yıl sürebildi. Tersane Konferansı’ndan yirmi yıl önce 1856’da açıklanan Islahat Fermanı’nda her milletin idarî yapısında yeni düzenlemeler yapılmasını öngören maddesi, Ermeni Umumî Meclisi tarafından bir Anayasa Komitesi kurulmasını sağlayacaktı. İçlerinde daha sonra Mithat Paşa ile Kanun-i Esasi üzerinde çalışacak olan Krikor Odyan’ın da bulunduğu komitenin bir yıl boyunca yaptığı çalışma, 1857’de Babıâli tarafından onaylanmayınca, bir yıl sonra hazırlanan ikinci taslak Ermeni cemaatinin baskısı üzerine 1860 yılında tekrar Babıâli’ye gönderilmeden yürürlüğe kondu. Ancak fiilen yürürlüğe konan Anayasa, Babıâli’nin isteği üzerine yeni bir kurul tarafından gözden geçirilerek 1862’de onaya sunuldu. Babıâli’nin onayı geciktirmesi üzerine de yüzlerce Ermeni, Patrikhane’yi basarak Anayasa’nın uygulamaya konulmasını isteyecekti. Babıâli bu olaylar üzerine Anayasa’da değişiklikler yaparak beş bölüm ve doksan dokuz maddeden oluşan belgeyi “Nizamname-i Millet-i Ermeniyan” adıyla değiştirerek onaylayacaktı. I. Meşrutiyet’e giden yoldaki önemli kilometre taşlarından biri olan bu nizamname de tarihte unutulanlar arasındaki yerini aldı. Halbuki hem Tanzimat ve hem de arkasından gelen her iki meşrutiyet ilanında bu belgenin izlerini bulmak mümkündü.

Bir yandan Avrupa’daki her yeni gelişme ve Avrupa kültürü, Saray tarafından ilgiyle izlenirken, bu kıymet vermeye paralel bir Osmanlı “münevver” kesimi de doğuyordu. Avrupa’da eğitim alan, oradaki aydınlanmacı fikirlerden etkilenen bu münevverler sadece Müslüman ve Türk orijinli değillerdi elbette. Osmanlı imparatorluğu içerisindeki birçok kurumda -buna ordu da dâhil- çok fazla Ermeni, Yahudi, Bulgar ve Arnavut vardı ve saray çevresinde, bürokrasi içerisinde daha sonraları da hükümet ve parlamentoda görev yapıyorlardı. Üstelik Doğu Ermenistan bölgesinden çok sayıda Ermeni genci Avrupa’da eğitimlerini sürdürürken oradaki akımlardan etkileniyor ve bu etkileşim Ermenilerin yaşadığı her yere sirayet ediyordu.

Kuşkusuz Avrupa’daki gelişmeler, Sanayi Devrimi’nin getirdiği modernleşme, sömürgelerin paylaşımı ve daha birçok etken Osmanlı İmparatorluğu’nu da derinden etkiliyordu. Fransa’nın Hindistan üzerindeki hâkimiyetini 1763 Anlaşması’yla İngiltere’ye bırakması, 1871 Paris Komünü, Fransa’nın Osmanlı ile ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısının aralanmış olması, Rusya ile yaşanan gerilimler ve nihayetinde biriken dış borçların baskısı, Osmanlı içerisindeki münevverlerin talepleri, her çevreden beklenen reform istekleri ile birleşince Meşrutiyet’in ilanı kaçınılmaz olacaktı. Kanun-i Esasi’nin (Mithat Paşa anayasası olarak da bilinir) aslında Abdülhamit’in ustaca ayarlamalarıyla onun mutlakiyet yönetimine yasal bir zemin hazırladığını anayasayı yapan Mithat Paşa farkına vardığında, iş işten geçmiş olacaktı. Rus Harbi’ni bahane eden Abdülhamit, 13 Şubat 1878’de meclisi dağıtacak, bu ilk modernleşme hamlesinde simge olan meclis bir daha ancak 1908 yılında yeniden açılabilecekti.

Abdülhamit ise uzun yıllar sürecek katı bir istibdat rejimi kurarken kendi karşıtlarını ve onların mücadelesini de yaratmış olacaktı. Avrupa’ya kaçan, orada kümelenen genç Osmanlı ya da Jön Türkler, bu istibdat rejimine karşı silahlı mücadele dahil her yöntemi kendi aralarında tartışıyor ve Abdülhamit rejimine karşı aralarında farklılıklar da olsa tüm muhalif grupları ortak zeminde bir araya getirmeye çalışıyordu. Paris’te düzenlenen 1902 ve 1907 Kongreleri bu amaçla gerçekleşecekti. Her iki kongreye de Taşnaklar katılırken Hınçaklar mesafeli duruşunu koruyacaklardı.

Marks ve Engels tarafından 21 Şubat 1848’de yayımlanan, komünizmin ilk bildirgesi olarak kabul edecebileceğimiz, manifesto, Marksist fikirlerin özellikle Avrupa’da hızla yayılmasını da beraberinde getiriyordu. Paris Komünü’nün ilanı ise, “bir başka dünyanın mümkün olabileceği”ni kanıtlamıştı. Gerçekten de Avrupa üzerinde Komünizm’in hayaleti dolaşıyordu. Osmanlı münevverleri içerisinde Avru-pa’ya eğitim için gitmiş ve oradaki entelektüeller arasında popüler olan Marksizmden etkilenmiş kimler vardı bilinmez. Ama sözünü ettiğimiz tarihlerde örgütlü bir yapıdan ve Osmanlı modernleşmesine Müslüman-Türk orijinli Marksist bir etkiden ya da kolektif katkıdan bahsedemeyiz. Böyle bir Marksist solun varlığı ve modernleşmeye katacağı elbette çok şey olacaktı. Tersinden o ülke modernleşmesinin de o ülke soluna katkı ve etkisinden de bahsetmek pekala mümkün olabilirdi. Ne var ki böyle bir sol, üstelik de kendisini Marksist temelde kuran bir sol, Türkler arasında yoktu.

Bir tür milliyetler hapishanesi görünümündeki Osmanlı İmparatorluğu’nda sürekli ezilen, horlanan Ermeniler arasında örgütlü olan Hınçak Sosyal Demokrat Partisi, Marksist temelde 1887 yılında Cenevre’de kurulmuş, bir süre sonra örgütlenme alanlarının içine İstanbul’u katarak, daha sonra Anadolu’da Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde de propaganda faaliyetlerine girişmişti. Sadece Hınçaklar değil, üç yıl sonra Tiflis’te kurulan Taşnaktsutyun Partisi de başta İstanbul olmak üzere Batı Ermenistan vilayetlerinde örgütlenme çalışmalarına başlayacaktı. 2. Enternasyonal’e üye olan bu her iki partinin programları, enternasyonale üye diğer partilerin programlarına çok benziyordu. Kuruldukları tarihten itibaren Osmanlı’da örgütlenen Ermeni partileri, Berlin Anlaşması’ndan doğan haklarının yerine getirilmesi ve durumlarının düzeltilmesi için birçok eylem gerçekleştirdi. 1890 ve 1905 yılları arasında İstanbul’daki ve Anadolu’daki yerleşim birimlerinde süren bu eylem ve başkaldırıların talepleri arasında görece farklılıklar bulunsa da temel talep; can güvenliği, el konulan toprakların geri iadesi, özgürlük, eşitlik ve yerel yönetimlerde söz hakkının tanınmasıydı. 15 Temmuz 1890’da, Hınçaklar’ın çağrısıyla Kumkapı’da toplanan kalabalık, Anadolu’da yaşanan baskıları kınayan ve taleplerini içeren bir bildiriyi okuyarak Yıldız Sarayı’na doğru yürüyüşe geçince, Hükümet güçlerinin müdahalesi başlamış, ardından grup dağılmıştı. Bundan üç yıl sonra, 1893-94 yıllarında Muş Vilayeti’ne bağlı Sasun’da patlak veren çatışmalarda ve isyanda da talepler bir benzerlik göstermekteydi. Hınçaklar’ın da çağrısıyla isyan kısa sürede tüm bölgeye yayıldı. Uzun süren çatışmalardan sonra Abdülhamit, itirazlarına ve önceleri ağırdan almasına rağmen, sonunda bir reform paketini kabul etti. İdari, adli alanlara ek olarak vergi toplama alanlarında yapılacağı söz verilen reformlar arasında, Hristiyanların memur alınmaları, polis ve jandarmaya dâhil edilmeleri gibi hususlar da bulunuyordu. 1894 Sasun Ayaklanması, Berlin Kongresi’nden sonra Batı Ermenileri’nin ilk silahlı isyanıdır. Sasun katliamlarından bir yıl sonra Hınçaklar, hükümeti hem kınamak hem sıkıştırmak hem de Avrupalı devletlerin dikkatini çekmek ve onların desteğiyle reform planını hayata geçirebilmek için 30 Eylül 1895 günü İstanbul’da bir gösteri düzenler. Bu gösteriye katılanların çoğu yoksul ve taşradan İstanbul’a çalışmak için gelen Ermenilerdi. Hınçak üyesi Mari Beyleryan’ın örgütlediği kadınlar yürüyüşün en önündeydi. Sasun Katliamı’nı protesto etmenin yanı sıra talepleri; taşrada yaşayan Ermeni halkının yaşadığı zorluklara dikkat çekmek ve ayrıca medeni haklar, vergi adaleti, can, mal ve şeref güvenliği, Kürtlere ödenen haraç anlamına gelen vergilerin kaldırılması ve yağmalara karşı tedbir alınmasını içeriyordu. Bir talepleri de Kürtlerin silahsızlandırılmadığı koşullarda kendilerine de silah bulundurma ve taşıma hakkının verilmesiydi.

Taleplerini içeren dilekçeyi Babı-ali’ye götürmek için toplandıklarında, kolluk güçleri Ermenilere saldırdı. Osmanlı kaynaklarında net bir ölü sayısına rastlamak mümkün olamazken, Ermeni kaynaklarına göre olaylarda iki bine yakın Ermeni ölmüştü.

Berlin Antlaşması’nın 61. Mad-desi’nin öngördüğü reformları yeniden gündeme getiren ise Zeytun Ayaklanması olur. Ayaklanma, Maraş’a 65 kilometre mesafede, Toros Dağları silsilesi içinde, Berit Dağı’nın güney eteklerindeki Zeytun Bölgesi’nde başladı. 24 Ekim gecesi Ermeni köylerine doğru ilerleyen Osmanlı güçlerine, ateş açılarak karşılık verilince oldukça kalabalık Osmanlı ordusu, İzmir Zeybek Tümeni’nden de takviye alarak operasyona başladı. Kışın da bastırmasıyla karşılıklı olarak binlerce kayıp verilmesinin ardından, Abdülhamit anlaşmaya yanaşacak ve Zeytunlular’a vergi muafiyeti tanımayı, yargıç dışında tüm devlet görevlilerinin ve adliye memurlarının Zeytun halkından atanmasını kabul edecekti. 12 Şubat Antlaşması’nın en önemli maddesi, Zeytun kazasına Hristiyan bir kaymakamın atanması sözünün verilmesidir. Gerçi bu atama için beş ay, kaymakamın göreve başlayabilmesi için de iki ay daha geçmesi gerekecekti.

Zeytun Olayları’nın üzerinden bir yıl bile geçmeden bu kez İstanbul’da Ermeni devrimci federasyonu 26 Ağustos 1896 günü Fransız ve İngiliz sermayesinin bileşimi olan Osmanlı Bankası’nı bastı. Bu baskın yan eylemlerle de büyütülecek, Credit Lyonais Bankası’nın işgalinin yanı sıra Samatya’daki asker barakaları bombalanacaktı. Banka baskıncılarının talepleri daha önceki taleplerden farklı olmayacaktı. Banka baskını sonrası ise İstanbul’da daha önce de olduğu gibi Ermeni katliamı başlayacak ve iki gün boyunca binlerce savunmasız Ermeni, ucuna demir bağlanmış sopalarla dövülerek öldürülecekti.

1896 yılında bir Türk devriyesi ile ya Ermeni devrimciler ya da Türk tuz kaçakçıları olduğundan şüphelenilen grup arasında çıkan çatışmada iki Türk askerinin ölmesi, Ermenilerin “Büyük Van Olayları” dedikleri olayların patlamasını tetikledi. Çatışmalar boyunca her iki taraftan da yüzlerce insan öldü. Sonunda İngilizlerin araya girmesi ile bir antlaşma yapıldı. Dokuz gün süren çatışmalar sonrasında fedai grupları yabancı devletlerin konsoloslarının gözetiminde sınır dışına çıkacaklardı. Sayıları bin civarında olan Armenek, Taşnak ve Hınçaklar, hükümet yetkililerinin İran sınırına kadar güvenli geçişlerini garanti etmesi üzerine çekilirlerken, Karahisar Dağı’nda pusuya düşürülerek imha edildiler.

1897 yılında dağılan örgütlerini toparlamak ve faaliyet sürdürmek üzere bir grup Hınçak fedai grubuyla birlikte Van’a gelen ama kısa süre sonra yakalanan Paramaz’ın yargılandığı mahkemede söyledikleri hâlâ güncelliğini korumaktadır. Paramaz mahkemede; “Bizim istediğimiz eşitlik, biz katı milliyetçi değiliz, bizim talebimiz Ermeni, Türk, Kürt, Alevi, Laz, Yezidi, Süryani, Arap ve Kıptilerle birlikte eşit koşullarda yaşamaktır. Bir devrimci olarak bu hedefe ulaşacağımıza inanıyorum. Ama Osmanlı Devleti’nin tutumu onu Türkçülüğe götürüyor. Yüzlerce yıl önce bu topraklara geldiğiniz noktaya, Türkçülüğe geri dönüyorsunuz” diyerek bir Anadolu federasyonu fikrini savunmuştur. 1894-1897 yılları arasında orta Anadolu’daki birçok yerleşim yerinin yanı sıra, İstanbul ve çevresi dahil 104 ayaklanma ve isyandan bahsedilebilir. Sadece üç yıl içinde bu olaylarda yüz bine yakın Ermeni’nin yaşamını yitirdiği söylenmektedir.

Sosyalist programa sahip ve II. Enternasyonal’e üye bu iki partinin yanı sıra, yine Balkanlar’daki Bulgar, Rum ve Yahudi devrimcilerinin varlığı, Selanik’te ve İstanbul’da çıkardıkları dergiler, sürdürdükleri sosyalizm propagandası, grev örgütlenmeleri, 1890’lı yıllarda sosyalizm düşüncesinin Osmanlı toprakları içinde hızla yayılmasına imkân sağlıyordu. Abdülhamit’in 1908 yılına kadar süren iktidarı döneminde toplam 35 greve rastlanmıştır. İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra ise grevler dalga dalga yayılmaya başlamıştı. Meclis-i Mebusan’ın açılması, siyasi ve sosyal bir dizi reform henüz yasallaşmamış bile olsa, “reform ortamı” lafı dolaşıma girmişti artık. 1908 yılının Temmuz-Aralık ayları arasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleştiği bilinen grev sayısı 120’dir. Ve bu grevlere sayıca katılımın en yoğun olduğu il Selanik’tir.

1908 Meşrutiyet’in yeniden ilanı; Hürriyet, musavat (eşitlik), uhuvvet (Kardeşlik) şiarlarıyla İttihat Terakki önderliğinde farklı ulustan insanlarla kutlanırken, Fransız Devrimi’nin sloganlarını attıklarını biliyorlardı. İttihatçıların da Avrupa devrimlerinden etkilendikleri ve en modern oldukları dönem de bu süreçti. 1908 sonrası oluşan Meclis-i Mebusan’da çoğu Ermeni olan sosyalist vekiller de vardı. Hatta İttihat ve Terakki listesinden meclise girmiş Vartkez ve Vahan “işçi sınıfının çıkarlarını savunan mebuslar grubu” olarak Hampartsum Boyacıyan (Murad), Bulgar devrimci Vlahof’la birlikte çalışıyorlardı. İttihat ve Terakki’nin sözcüsü Tanin gazetesi o tarihlerde bu grubu hedef göstererek, “Mecliste komünistler propaganda yapıyor” başlığı ile çıkmıştı. Tanin bu dört vekili “batıdan gelen yabancı bir ideolojiden ilham alarak milletin ve halkın arasında dehşet yaratarak zararlı işler yapmakla” itham edecek ve hedef göstermeye devam edecekti. Hınçaklar’ın önemli bir ismi olan Murad, İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirmiş ve Cenevre’de ihtisas yapmış, Sasun Ayaklanması’nda ise rol üstlenmiş bir fedai idi. Uzun bir hapislik sonrası kaçarak gittiği Amerika’dan 1908 sonrası İstanbul’a dönmüş ve Meclis-i Mebusan’da görev almıştı. Osmanlı Bankası baskıncılarından olan Armen Garo da Meşrutiyet sonrası geldiği İstanbul’da Taşnaklar’ın temsilcisi olarak meclise girecekti. O dönem emekten yana kanun tasarılarıyla, işçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesi, sendika yasasının çıkarılması konusunda çaba içinde olan bu vekiller sık sık mecliste şiddete de maruz kalmışlardı.

1915 Ermeni soykırımı, bu topraklardaki entelektüel birikimi ve kültürel hazineyi yok ederken aynı zamanda sosyalist düşüncenin köklerine de zarar vermiştir. Unutulan ve yok sayılan bir tarih, sosyalist hareketi deneysiz ve tecrübesiz bırakırken, artık gün yüzüne çıkan bu gerçekliği yok sayarak ve bununla yüzleşmekten kaçınarak sürdürülen bir tarih anlatımında ısrar etmenin de sosyal şovenizme tekabül edeceği kabul edilmelidir. Ermeni, Rum-Pontus ve Süryani soykırımı ile yüzleşmeden ve bu soykırımların hayatımızı nasıl da çoraklaştırdığını fark etmeden demokrasi adına yol alınamayacağı artık görülmelidir.

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler