Üniversitede neden bilim üretil(e)mez?

ERKİN BAŞER yazdı: “Üretici, yani akademisyen, işgücünü kiraladığına ve metalaşmış emek, (bilimsel) ürünün sahibi olmadığına göre, bilimsel bilgi ile akademisyen arasında da, diğer üretim etkinliklerinde olduğu gibi bir yabancılaşma olgusu ortaya çıkmış olacaktır.”

Üniversitede neden bilim üretil(e)mez?

ERKİN BAŞER

Kurumsallaşma ve ideolojik işlev kazanma

Bugünkü üniversite anlayışı ve üniversitelerin işlevleri, 1860’lardan sonra şekillenmiştir. 1. Sanayi Devrimi’nin geliştirici etkisi altında ve Aydınlanma Çağı’nın rüzgârı ile 19. yüzyılın ilk yarısında kurulan modern üniversiteler, başta temel bilimler olmak üzere, her alanda bilimlerin kuruluşuna öncülük etmişlerdir; bilim yuvaları olmuşlardır.

Ne zamanki kapitalizmin kendi sınıf çelişkileri belirginleşti; tüm kurumları ile burjuva sınıfı kendi çıkarını yeni gelişen sınıfa karşı korumak için savunmaya geçmiş oldu. Üniversiteler de yeni işlevi doğrultusundaki kurumsallaşmasını sağlamaya başladı. 1860’lardan itibaren ulusal çıkarlar ile sermayenin emperyal çıkarları yönünde bir yüksek öğretim sistemi şekillendi. Disiplinlerin ayrışması hızlandı. Mühendislik okulları çoğaldı ve teknik ile bilim arasında doğrudan bir ilişki tesis edildi. Artık bilim, tekniğe hizmet için yapılmaya başlandı. Bir yandan da yüksek öğretim meslekîleşti. Bilim insanları, profesyonel ücretli akademisyenlere dönüştü.

Kapitalizmin kurumsallaşması, başta İngiltere, Almanya, ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde 19. yüzyılın sonlarına doğru mümkün olurken; dünyanın geri kalanında da 20. yüzyıl boyunca süregitmiştir.

Türkiye için 1960 sonrasını tarihlemek uygun olacaktır. 1961 Anayasası ile AP ve CHP iktidarları; siyaset, hukuk, işgücü piyasası gibi alanları kurumsallaştırırken üniversiteleri de bugünkü formlarına ve işlevlerine yakınlaştırmıştır. Ama tabii, üniversiteler için asıl dönüşüm 1980 sonrası olacaktır.

Bu kurumsallaşma, sermaye birikiminin sürekliliği için ne kadar zorunluysa, aynı zamanda burjuva ideolojisinin yeniden üretimi için de öyledir. Zaten ilki diğerine muhtaç hâldedir. İşte burada üniversitelerin gerçek işlevlerini ortaya koymak gerekecektir.

Kapitalizmin varlığını koruması, üretim ilişkilerinin ve koşullarının yeniden üretiminin sürekliliğine bağlıdır. İdeolojinin yeniden üretimi de üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin zorunlu unsurlarından biridir. Bir diğer unsur ise, üretim koşullarının sürekliliğini garantiye alması için emek gücünün yeniden üretimini sağlamaktır. İşte burada burjuvazi için devletin rolü devreye girecektir. Baskı aygıtı olma işlevinin yanı sıra devlet, düzenin devamı için uzlaşma ve iknaya dayalı gibi görünen kurumlar ve ilişkiler ortaya koymuştur. Seçim sisteminden dine, aile ilişkilerinden hukuk düzenine kadar tüm toplumsal saha devletin hakemliğinde işler görünür. Eğitim sistemi ve üniversiteler ise anahtar bir role sahip bulunmaktadır. Kapitalizm açısından üniversitelerin misyonu bu bağlamda ortaya konulabilir.

Üniversiteler (ve tabii ki tüm eğitim sistemi), emek gücünün ve ideolojinin yeniden üretildiği kurumlardır. Meslekî eğitim, başka bir yazının konusu olarak bir yana konursa; bilimsel faaliyet olarak gösterilen toplamın asıl hedefi, ideolojinin (ve kısmen de üretim araçlarının) yeniden üretimidir. Teknik ve söylem düzeyinde kapitalizmin onaylanması ve geliştirilmesi, üniversitelerde bilim adı altında vücut bulur. Teknik bilgi ve akıl, ideolojinin bir türevine dönüşür; doğa ve insanlar üzerinde iktidar kurmanın yolu haline gelir.

Kamusal bir kurum olarak üniversite, toplumun geneline hizmet ediyor gürünse de, burjuva ideolojisine hizmet etmektedir. Üstelik 1980 sonrası, piyasalaşan hâliyle bizzat sermaye birikimine de yardımcı olmaktadır. Herhalde 1950 sonrasında halk çocuklarının yaygın bir şekilde okumaya başladığı dönem haricinde, üniversitelerin ilerici bir işlevi yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir. Zaten bu süreç de 68’i doğurmuştur.

Üniversitelerin meslek edindirme ve teknik beceri kazandırma işlevi, işlemeye her daim devam edebilmektedir. Hastaları tedavi etmek, ağaçları aşılamak, daha işlevsel bir alet tasarlamak vb. emek etkinlikleri, var olan piyasa ilişkilerine tâbi olmasaydılar da yararlı pratiklerdir.

(Burjuva) ideoloji(si), tümelleştiricidir; dünyadaki her şeyi açıklayacağını, her şeye anlam yükleyebileceğini; her şeyin yerini ve işlevini saptayabileceğini iddia eder. Mevcut üniversite de, bu anlamda, her zaman ve her yerde geçerli bilgiler ürettiğini iddia eder. Özellikle toplumsal bilimlerin alamet-i farikası, modellenmiş ve genelleştirilmiş bilgi kümesini tarafsız bir şekilde ortaya koymasıdır. Bu haliyle değer yargılarından bağımsız olduğunu savunur. Ki zaten asıl ideolojik olan da bu tarafsızlık ve bağımsızlık safsatasıdır.

Bilim tarafsız değildir. Oysa akademisyenler bunu bilmezler veya bilmezden gelirler. Bu yüzden egemen ideolojinin etkisine teslim olurlar. Bu teslimiyet, bilimin olmazsa olmaz kriteri, eleştiriyi de kapının önüne koyar. Akademisyenlerin, aldıkları meslekî eğitim gereği, bilimsel faaliyeti başka türlü yapma seçenekleri neredeyse yoktur. Üniversitede var olma, yükselme, unvan kazanma, itibar kazanma ve tabii ki para kazanma yolları, bir mevzuat ve ilişkiler ağı bütünü ile belirlenmiştir.

1980 sonrası piyasalaşma

1980 sonrasında, dünyada ve özelde Türkiye’de üniversitede piyasalaşma yolunda hızlı bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Yerleşkelerin, yurtların, eğitim programlarının vb yanı sıra bizzat bilimsel faaliyet de metalaşmıştır. Projeler, teknoparklar, dergi yayıncılığı, şirketlere danışmanlıklar, telif ve patent sistemi topyekûn, bilimin piyasalaşmasını oluşturmaktadır.

Örneğin Dokuz Eylül Üniversitesi’nde bilimsel atama-yükselme kriterlerinden biri girişimcilik dersi vermek, bir diğeri teknoparklarda firma sahibi olmaktır. Aslında tüm kriterler ve bunların dayandığı ilkeler piyasalaşmaya hizmet eder. Hiçbir yerde, evrim teorisi veya bilimsel yöntem dersi anlatmak ekstra bir puanlamaya tâbi değildir.  

Boşuna üniversite-sanayi (sermaye) işbirliği denmiyor. Tek bir şirketin AR-GE çalışması yürütüp makine vb geliştirmesi rasyonel olmayacaktır. Üniversiteler bunu tüm sektör için yapacak altyapıya ve işgücüne sahiptir. Finansman sorunu da kamu kaynaklarından sağlanır. Yetmezse küçük paylarla şirketlere bölüştürülür.

Tabii ki, tüm bunlardan önce, akademisyenliğin meslek haline gelmesinden beri, metalaşan şey emek gücü olmuştu. Emek etkinliği, işgücü şeklinde meslekî işbölümünün bir parçası olarak piyasada metalaştığında, üretim sürecinde üretici ile ürün arasındaki bağ sakatlanmış olur. Bilimsel faaliyetler de üniversitede, ücretli emek tarafından yerine getirilmektedir. Üretici, yani akademisyen, işgücünü kiraladığına ve metalaşmış emek, (bilimsel) ürünün sahibi olmadığına göre, bilimsel bilgi ile akademisyen arasında da, diğer üretim etkinliklerinde olduğu gibi bir yabancılaşma olgusu ortaya çıkmış olacaktır.

Burada burjuva ideoloji bir kez daha devreye girer. Akademisyene ürettiği bilginin sahibi olduğu yanılgısını yaşatan; ideolojinin yeniden üretimine (bilimsel faaliyet adı altında tabii ki) gönüllü katkısı sayesinde değer ve itibar kazandığına inan(dırıl)masıdır. Yabancılaşmanın temel bir boyutu da, üretim süreci üzerinde işçilerin denetimlerini kaybetmeleri olduğu bilgisi ışığında, akademisyenler de tek tek hiçbir zaman üniversite üzerinde yetki ve karar hakkına sahip olamazlar.

Akademisyenin düştüğü bir yanılgı da, yaptığı işi yaşamının tüm saatlerine yayması gerektiğini düşünmesidir. Çalışma zamanı ile boş zaman arasındaki fark ortadan kalkar. Bir emekçi olarak akademisyen, işini işyerinde bırakamaz hale gelir. Zaten ideolojik görev, mesai saati dolunca tezgâhın üzerinde yarım bırakılan işlere benzemez. Özellikle performansa dayalı ücretlendirme ve atama-yükseltme mekanizması, tüm zamanlarında sisteme hizmet eden emekçi akademisyeni ortaya çıkarmıştır.

1980 sonrasında üniversiteler kamusal işlevini yitirip piyasa mekanizmasına kâr amacı güden kuruluşlar olarak dâhil olduklarında, ücretli emek yüzünden yaşanan yabancılaşma; bilginin de (ve tabii ki tüm eğitim sisteminin) metalaşması sayesinde yeni bir boyut kazanır. Kapitalizmi kapitalizm yapan iki unsur da artık devrededir; ücretli emek ve piyasa için kâr amaçlı üretim. Akademisyen, ürettiği ürünün kâr elde etmeye yarayan bir meta olduğunun farkına vardıkça, kârdan pay almaya çalışacaktır. Neyin piyasada daha değerli olduğunu anlaması uzun sürmez. Verimliliği ve dolayısıyla sömürüyü artıran her türlü (teknik) bilgi, onun için öncelikli hale gelir. Ya da dolaylı yoldan sermaye birikimini sağlayan ideolojik üretimde yetkinleşmeye çabalar.

Akademisyen, şirketi (üniversitesi) için projeler hazırlar, laboratuarlar açar, özel sektörle işbirliği anlaşmaları imzalar ve böylece şirketinin daha çok kazanması için zamanını (emeğini) vakfeder. (Akademisyen bazen de kendi hesabına çalışabilir. Şirketlere danışmanlıklar yapar, üniversite dışı projeler hazırlar vb.) Şirket, en nihayetinde çok kazandıranı, daha fazla ücretle, primlerle ödüllendirecektir.

Kamu üniversitelerinin bu dönüşümünün yanı sıra, özel üniversitelerin çoğalması, 1980 sonrası tüm dünyada yaşanan piyasalaşma olgusunun açık görünümleridir.

Türkiye’de 114 tane devlet, 65 tane de özel üniversite bulunmaktadır. İlk özel üniversite 1984 yılında açılmıştır. AKP iktidarı döneminde açılan özel üniversite sayısı ise, 42’dir (KHK ile kapatılanlar hariç).  

Bilimin metalaşması ve böylece sermayeye kaydedilmesi, araştırmanın finansmanının da nasıl sağlandığını gösterir. Giderek devlet bütçesinin payı düşmektedir. Üniversiteler, öz gelir yaratan, yani ürününü piyasada kârlı bir şekilde satarak sermaye biriktiren ve özel sektör katkısı alan kuruluşlar haline gelmiştir. Gerçi devlet bütçesinin piyasa çıkarları için kullanılması alışılmış bir durumdur; ama burada kamusal denetim mekanizmalarının da devre dışı bırakılması istenmektedir.

Sonuçta

Acımasız rekabet ortamında, akademisyenler dayanışma ve kolektif çalışma becerilerini yitirirler. Bilgiyi saklama, üzerinde fikrî mülkiyet hakkı tesis etme, diğerlerine kullandırmama davranışları gelişir. İşe girerken, kamusal bir hizmet göreceğini düşünenler bile, sonrasında birbirleriyle yarışan, atama-yükseltme kriterlerine uymayı şikeci ve bencil yollara saparak sağlamayı belleyen kişilere dönüşürler. Hâl böyle iken hakları için mücadele etmeleri ve örgütlenmeleri de zorlaşmış olur.

Ayrıksı ve istisnai bir şekilde, üniversitelerde gerçek bilimciler de bulunabilir. Bunlar, üniversitenin ideolojik işlevini ters yüz etmeye çalıştıklarında (ki bu bile, yani ideolojiden kurtulma çabası bile, bilimsel bir çabadır; çünkü gerçeği dile getirme olanağı belirecektir), devletin ve sermaye sınıfının öfkesine ve baskısına maruz kalırlar.

Türkiye’de gerçek bilimcilerin başına dönem dönem türlü belalar gelir. 1948’den beri üniversitelerden bu isimlerin tasfiyesi süregelmektedir. Son olarak Barış İmzacısı oldukları için üniversitelerden tasfiye edilen bilimci sayısı 452’yi bulmuştur. Üstelik yeniden çalışmaları da engellenmektedir. Bir kısmı gözaltına alınmış, tutuklanmış ve açığa alınmıştır. Buna yurt dışına çıkış yasaklarını da eklerseniz, öfke ve baskının boyutunu görmek mümkün olabilir. Böylece yeni yetişen akademisyenlere de açık bir mesaj verilmiş olur.

Bilim, gerçeği aramaktır ve mümkünse ortaya çıkarmaktır. Bilimin kurumsallaşması gereken yerde, yani üniversitelerde sermaye kurumsallaştığına göre, bilim(ci) kendine başka kanallar ve olanaklar aramak zorunda kalacaktır. Buna karşın piyasa koşullarına tâbi bir sektör olarak ve burjuva ideolojisinin hâkimiyeti altında üniversitelerde bilim üretmek mümkün olmayacaktır.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler