Türk'ün Türk'le, Türk'ün Rum'la imtihanı

SEÇTİKLERİMİZ-Fehim Taştekin'in Gazete Duvar'daki yazısı: Türk'ün Türk'le, Türk'ün Rum'la imtihanı "Kıbrıs’ta barış neden sağlanamıyor? Barıştan kim ne anlıyor? "

Türk'ün Türk'le, Türk'ün Rum'la imtihanı

Kıbrıs adasının Akdeniz’i yaran ince uzun burnunda bir köy Dipkarpaz. Yolun altında yüksek tavanlı bina Rum kahvesi. Yolun üstünde de Türk kahvesi. Aşağıda Laikon kahvesi içiyoruz, yukarıda Türk çayı. Yandaki cemaatsiz kilise kahvehanelere yukarıdan dikizliyor.

Türkiye 78’liler Girişimi’nin daveti ve Birleşik Kıbrıs Partisi’nin (BKP) ev sahipliğinde bir grup gazeteci arkadaşımla birlikte, barış görüşmelerinin hiç olmadığı kadar ciddiyet arz ettiği bir dönemde, Lefkoşa’da “Dört Bir Taraftan Kıbrıs” başlıklı yuvarlak masa toplantısına katıldık, adanın nabzını tuttuk, yollarını arşınladık.

Lokmacı Kapısı nasıl ki Lefkoşa’nın bölünmüşlüğünü resmediyorsa, Karpaz Yarımadası da Kıbrıslı Rum’a düşen faturayı temsil ediyor.

Dipkarpaz köyünden Rumlar gitti, yerlerine Türkiye’den getirilenler yerleştirildi. 9-10 yıl öncesine kadar Rumların güneye göçü devam ediyordu. 1974’ten bu yana 7 bin Rum’dan geriye kalan 270-300. Köylülerin anlatımına bakılırsa 1974 müdahalesinden sonra da gidişin sürmesinin sebebi ekonomik ve siyasi koşullardır; güneyle duygusal ve ailesel bağlardır. Aileler bölündü, gelecek umudu kalmadı, savaş korkusu da geçmedi. Rum’a ekebileceği tarla da kalmadı. Kimi ekmek için Türklerden arazi kiralıyor!

Dipkarpaz Türk Spor Kulübü tabelasını taşıyan kahvehanede oturduğumuzda Belediye Başkanı Suphi Coşkun’a naifçe sordum: “10 yıl öncesine kadar gidiş devam ediyordu dediniz. Bu son gidenler mülklerini satarak mı gitti?”

Gülerek yanıtladı: “Biz Türkler hep aldık, hiç vermedik!”

Evet Türkler düne göre Rumlarla biraz daha komşular. 1976’da altı yaşındayken ailesiyle bu köye yerleşmiş olan Coşkun kısa bir süre önce Rumların cenazesine katıldığında ve belediye olarak ilk kez kiliseyi onardıklarında karşılaştıkları şaşkınlığı anlatıyor. “Birlikte yaşayamayız” dedikleri günlerin artık geride kaldığını vurguluyor.

Köylüler umutlu, hatta biri “Rumlardan kız bile kaçırdık” diyerek artık Rumlarla birlikte yaşayabileceklerini vurguluyor.

Yine de bunca yıl sonra iki toplum arasında güven olmadığı gibi empati de sınırlı. Kıbrıslı Türkler, Karpaz’da Akdeniz’e nazır görkemli Apostolos Andreas Manastırı’nda Rumlarla birlikte dilek tutsa da birçok açıdan ‘savaş sonrası sendrom’ bitmiş sayılmaz.

Herkesin gündeminde, ‘Barış olursa Dipkarpaz kime gidecek’ sorusu var. Karpaz, Güzelyurt gibi müzakerelerin çetrefilli unsuru.

Barışın yolu birbirini anlamak ve fedakarlıktan geçiyor.

Şu toprak meselesi

Kıbrıs’ta barış neden sağlanamıyor? Barıştan kim ne anlıyor? Meselenin anlaşılması için Rumlara kulak verip, Rum mülklerine yerleştirilen ve yarın endişesi taşıyan Türkiyeli Türklerin arasından geçip, 1974’ten beri siyasal ve kültürel olarak asimile edilmekten ve ekonomik olarak Türkiye’ye bağımlı hale gelmekten yakınan Kıbrıslı Türklerin hissiyatını bilmekte fayda var. Bunu yapmak adaletin de gereğidir.

Barış isteyenlere kızmak, Türkiye’ye “İşgalci” deme noktasına getirilmiş Kıbrıslı Türklere “Besleme” ya da “Benim şu kadar şehidim var” diyerek parmak sallamak meseleyi asla kolaylaştırmıyor. Bu fasıl açıldığında Rum’un ödediği bedel de, Kıbrıslı Türk’ün kaçırdığı tarih de yüzümüze vuruluyor. Türkler güneyde 450 bin dönüm toprak bırakmış, Rumlar ise kuzeyde 1 milyon 550 bin dönüm. Rumların bıraktığı toprak KKTC’nin yüzde 76’sı. Yuvarlak masa toplantısına da katılan Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek’in Yeni Düzen’deki yazısından aktarıyorum:

“Kıbrıslı Türkler 1963-67 arasında büyük kayıplar yaşadılar. 25 bin insan evinden barkından ayrılmak zorunda kaldı. 300 kişi kayıplara karıştı ve 224 kişi öldü. Yani, toplam ölü sayısı 524’ü buldu. Fakat madalyonun öteki tarafında da şöyle bir durum var: Garanti Antlaşması’nın verdiği tek taraflı müdahale hakkı sonucunda Kıbrıslı Rumlar büyük acılar yaşadılar. 182 bin Kıbrıslı Rum yerinden edildi. 2500 ölü ve ölü olduklarından kimsenin şüphe duymadığı 1508 kayıp Kıbrıslı Rum var. 1.5 milyon dönüm arazi, yüzlerce fabrika, hotel ve işyeri Türk tarafının eline geçti.”

Barışı tıkayan en önemli nedenlerden biri de bu tablonun arz ettiği mülkler ve araziler sorunu. Kıbrıslı Türk ve Rum liderler Mustafa Akıncı ile Nikos Anastasiadis beşli ve çoklu zirve öncesi Cenevre’de buluştuğunda muhtemelen karşılıklı haritaları verecek. Manzara biraz daha netleşecek.

Kıbrıs’ta barış olacaksa pahalı bir barış olacak. 20-25 milyar dolarlık bir maliyetten söz ediliyor. Bunu kimin karşılayacağı meçhul. Tam bu noktada toplantımızın diğer konuşmacısı Prof. Dr. Ahmet Sözen, işi kolaylaştırmak için tarafların cömertçe davranması gerektiğinden bahsediyor:

“Müzakere sürecinde 19 ayda hatırı sayılır ilerleme oldu, garantiler başlığı hariç. Kıbrıslılar değil liderlerin liderliğinde giden bir müzakere. Toplumu buna katmak ve hazırlamak gerekiyor. Güven artırıcı adımlar atılmalı. Çözüm formülü çok basit: Kıbrıs Türk tarafı Rumlara cömert davranacak, onlar da Türklere.”

Tabii toprak takası ve tazminatlar kadar masayı dağıtan diğer faktör garantörler ve egemenlik hakları.

Liderler Annan Planı’ndan farklı olarak baş başa müzakere ederek birçok meselede uzlaşıp güvenlik ve garantiler başlığını garantör ülkelerin kucağına attı. Garantör ve güvenlik babında Türk askeri varlığının geleceği kilit önemde. Top Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin ayağına gittiğinde işin rengi hep zaman değişiyor. Annan Planı, Türkiye’nin 10 yıl içinde askerlerini çekmesini öngörüyordu.

Niyazi Kızılyürek’in müzakerelerle ilgili öngörüsü şöyle:

“Rumlar dönüşümlü başlığı, Türkler de toprak meselesini liderler masasına götürerek hata yaptı. Türkler toprak istiyorsanız garantörler meselesinde bizim istediğimiz olmalıdır demeye getiriyor. Malum, 1974 müdahalesiyle Rumlar Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, Türkler de toprağı ele geçirdi. Anlaşma toprağa karşı yönetim üzerinden olacaktır.”

Kızılyürek’e göre, Türkiye’ye anayasal düzeni ve toprak bütünlüğünü korumak için müdahale hakkı doğdu ama müdahaleyle başka bir şey yaptı. Türkiye bölerek, Yunanistan darbe yaparak garantörlük anlaşmasını ihlal etti.

Barış garantörlerin iki dudağı arasında

Peki, 2004’te Türklerin kabul ettiği, Rumların reddettiği planda olduğu gibi olumsuz sonuç tekrarlanır mı? Ahmet Sözen’e göre, yeni referandumda ‘evet’ garanti değil. Sonuçlar tamamen çıkacak pakete bağlı.

Garantör ülkelerin tutumu da belirleyici. Kuzeyde birçok gözlemci özellikle Türkiyeli Türklerin yüzde 60’ının oyunun Türkiye’nin kararına bağlı olduğunu düşünüyor. Yani barış, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın iki dudağının arasında.

2015’te yapılan bir ankete göre Rumların yüzde 29’u evet, yüzde 16’sı hayır derken kararsızların oranı yüzde 55. Türk tarafında hayır oranı yüzde 40, evet oranı yüzde 28, kararsızlar yüzde 32. Kararsızlar her iki kampa da gidebilir.

Siyasi partilerin ‘evet’ten yana tutumları yanıltıcı olabiliyor. 2004’teki referandumda toplam oy oranları yüzde 64’ü bulan AKEL ve DİSİ’nin evet kararına rağmen, Rumlar planı ezici çoğunlukla reddetmişti.

Kilisenin tavrı da önemli. Fakat Karun’dan farksız olan Rum kilisesinin amentüsü de para. Bu kez koşullar 2004’ten farklı. 2004’te AB biletini cebine koymuş olan Rumların eli güçlüydü ve barış için bedel ödemekten kaçındılar. Aradan geçen zaman içinde AB hayal kırıklığı yarattı, ekonomik kriz Rumları çok sarstı ve şimdi Doğu Akdeniz’de bulunan doğalgazın Türkiye üzerinden transferi gibi ekonomik faktörler barış cephesinin şansını artırıyor. Buna karşın Türklerin refleksi daha fazla Rumlaştı.

Güneyden AKEL temsilcisi Haris Polikarpu’ya göre son 12 yılda nüfusun yüzde 90’ının, nüfusun yüzde 10’u lehine daha da fakirleştiği Rum tarafında ekonomik faktörlere bağlı olarak bu kez barıştan yana umut var. Ancak Polikarpu bir ters etki olarak gelir dağılımındaki bozulmanın aşırı sağı büyüttüğünü ve Elam gibi bir partiyi meclise taşıdığını da not ediyor.

Gazeteci ve akademisyen Nicolaos Stelya da bir diğer garantör ülke olan Yunanistan’da popülizm ve aşırı sağın tırmandığına, Syriza’nın da dış politikada sağ partileri aratmadığına dikkat çekiyor. Bütün bunlar barışın önünde birer takoz.

Vesayet rejiminden nasıl çıkılır?

Kıbrıslı Türklerin çözüme yüklediği anlam sadece adada bölünmüşlüğün bitmesi değil Türkiye’nin haklı müdahalesiyle oluşan haksız anormalliklerin sona ermesiyle de ilgili. Bu konuda BKP Başkanı İzzet İzcan’ın söylediklerini farklı kesimlerden de duymak mümkün:

“Çözüm olmazsa militarist yapıdan kurtulamayız. İktidarlar geliyor, gidiyor. Bütün partiler hükümet oluyor. Ama iktidar olamıyor. Vesayet düzeninden kurtulmak için çıkış yolu çözümdür. Geçici anayasa maddesi durdukça bütün denetim Türk Silahlı Kuvvetleri’ndedir. Burada temel kararlar koordinasyon konseyinde alınır. Parlamento eksik kalan kısımları tamamlar. Kendinizi iktidar ya da parlamentoda işlevsiz hissediyorsunuz. AKP ile birlikte Sünni İslam’a dayalı yaşam ve örgütlenme hayata geçiriliyor. Eğitim ve ekonomik alan entegre ediliyor. Türkiye’nin hegemon sermayesi büyük bir hamle içinde Kıbrıs’taki mülkiyet yapısını değiştiriyor. Özelleştirme adı altında kamuda ne varsa Türk sermayedarlara peşkeş çekiliyor. Elçilikte her bakanlığın masası var. İşler buradan kontrol ediliyor. Asimilasyon siyaseti devam ediyor. Türkiye’den bir bakan gelip ’28 bin vatandaşlık istiyorum’ diyebiliyor. Türk toplumu egemen yapının avucunun içine alınmıştır. Biz burada mahsur kaldık. Türkiye’nin hastalıkları buraya taşınıyor. Yolsuzluk yapan bir tek kişiyi yargılayamadık. Hak ihlalleri, işkence, dayak var. Türk toplumu yok olma ve asimile olma süreci yaşıyor.”

Kıbrıslı Türkler basitçe kumarhanelerden genelev işlevi gören gece kulüplerine, derin devletin gizli aygıtlarından elçilik ve Türk barış gücü komutanlığı marifetiyle kurulan vesayet düzenine kadar birçok sorunun kaynağı olarak Ankara’nın izlediği politikaları görüyor.

NAMLUNUN UCUNDAKİ AFRİKA

Anlatılan çok şey var ama sadece Afrika gazetesinin başına gelenler, sözünü ettiğimiz derin devlet olgusuyla bağlantılı anormalliği anlatmaya yetiyor. Afrika tazminat davalarıyla baş edemeyip Avrupa olan adını 1999’da Afrika olarak değiştirmiş bir gazete. Birleşmeden yana, sansür tanımayan, dili hayli keskin, muzip ve müzmin muhalif bir gazete. Tazminat davası çok; cumhurbaşkanına hakaretten dava, yabancı devlet başkanına hakaretten dava, KKTC ile Türkiye’nin arasını açmaktan dava, ‘Katil Bush’ manşetinden dolayı dava. Rumlara casusluk suçlamasıyla dava. Yayın Yöntemeni Şener Levent, son davadan kendisi iki yaşındayken babası casusluk suçlamasıyla öldürülmüş Yargıç Emine Dizdarlı’nın baskılara direnmesi sayesinde aklanmış. Dizdarlı şimdi ombudsman.

Şener Levent iki suikast girişiminden sonra masasına kamera görüntülerinin yansıtıldığı monitör koymuş. “Ogün Samast vakıaları”na kurban gitmemek için bir gözü ekranda.

Namlunun ucundaki bir adamın başına gelenlerle ilgili sorumlu makamlar ve Türkiye’nin tutumu Hrant Dink davası gibi utanç verici. “Şimdi bu monitör ne diye merak edeceksiniz” deyip anlatıyor:

“Bir delikanlı geldi, Ali Osman Tabak kapıyı açtı. ‘Şener Levent ile görüşeceğim’ dedi. Ali Osman şüphelenip içerde olmadığını söyledi. Silahını doğrultup ateş açtı. Ali Osman erken davranıp kapıyı kapattığı için kurtuldu. Adam giderken “Gelecek sefere böyle olmayacak” diye kapıya not bıraktı. Silahı Ercan Havaalanı’ının otoparkında bulundu. Üç ay sonra Türkiye’den beni aradı, ’10 bin lira verirsen emri kimin verdiğini ifşa ederim’ dedi, benimle pazarlık yaptı. Dört ay sonra başka biri geldi. O daha tehlikeliydi. Yine kapı çalındı, ‘Şener Levent’e bir zarf teslim edeceğim’ dedi. İçeri aldık. ‘Sana itiraflarda bulunacağım. Seni öldürmemi istediler’ dedi. ‘Beni niye vuracaktın’ dedim. ‘Seni vurursam kahraman olacağım’ dedi. ‘Peki niye vazgeçtin’ diye sordum. ’15 gün burada kaldım, seni sordum, herkes iyi biri dedi, ben de seni vurmaktan vazgeçtim’ dedi. ‘Gelmişken hatıra resmi çektirelim’ dedim, kabul etti. Birlikte fotoğraf çekildik. Sonra parası olmadığını söyleyince uçak biletini aldık ve Türkiye’ye gönderdik. Bir süre sonra tekrar geldi. Bu kez arkadaşlar ‘Şener Levent içerde değil, notun varsa telefonunu bırak biz seni arayalım’ dedi. Not bırakacakmış gibi yapıp silahını alınca arkadaşımız onu dışarıya itti, kapıya kurşun yağdırıp gitti. Eşgali bizdeydi ve polis yakaladı. İki yıl yattıktan sonra Türkiye’ye iade edildi, şimdi hapiste mi bilmiyorum. İki kez de matbaamızı bombaladılar. Bitmedi, milliyetçi parti karşı daireyi kiralamak istedi. Benim için geldiklerini biliyordum. Ev sahibi durumu anlatıp ‘Gelin siz kiralayın, beni de kendinizi de kurtarın’ deyince orayı da kiraladık. Gazetenin karşısındaki bina parlamento, diğer bina Cumhurbaşkanlığı Sarayı, ötekisi Türkiye Büyükelçiliği. Bu üç binanın ortasında oluyor bunlar.”

Mesaj açık, Afrika kendiliğinden susmazsa silahla susturulacak.

“Barış normalleştirir” tespitinin kapsamı geniş. Minareli Köyü’nde Türkiye’den gelip yerleşmiş Kürtlere kulak verdik. Kürtlerin nüfusu 20 bin civarında. Kürt’ün mazlumiyeti burada da değişmiyor. Anlatılanlara bakılırsa siyasi suçlardan arananlar KKTC vatandaşı olsalar bile yaka paça Türkiye’ye gönderiliyor, aileler bölünüyor, kötü muamele dersen ondan çok yok. Biri “Türkiye’ye gittiğimizde KKTC kimlik kartını tanımıyorlar, yere atıyorlar. Biz suç işlersek KKTC polisi aradan çekiliyor Türkiye’den JİTEM, Özel Harp Dairesi devreye giriyor” dedi. Kürtlerin Lefkoşa’da Doğu ve Güneydoğu Derneği adıyla bir sivil örgütleri de var. Pir Sultan Abdal Derneği’ne de gittik; Aleviler de çok dertli.

Özetle Kıbrıslı Türkler için barış, adanın birleşmesi kadar normalleşmesi ve vesayetin bitmesi için de bir umut. Ama gel gör ki stratejik çıkarlar her şeyin üstünde.

Etiketler: Kıbrıs, Barış, türk, rum

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler