Translara yönelik nefret cinayetleri ve saldırılar artıyor: ‘Yarın acaba hangimize sıra gelecek’

Türkiye’de şiddetten en fazla etkilenenler arasında geçmişten bu yana kimlikleri nedeni ile baskıya maruz kalan translar oldukça önemli bir yer tutuyor. Her yıl yüzlerce transın şiddete maruz bırakıldığı Türkiye’de işlenen nefret cinayetlerine yönelik yargının tutumu ve medyanın dili de translar için yaşamı oldukça zorlaştırıyor.

Translara yönelik nefret cinayetleri ve saldırılar artıyor: ‘Yarın acaba hangimize sıra gelecek’

Türkiye’de faaliyet gösteren birçok dernekten biri olan KAOS GL Derneği’nin yayınladığı ‘2017 Yılında Türkiye’de Gerçekleşen Homofobi ve Transfobi Temelli Nefret Suçları Raporu’na göre 2017’de bir önceki yıla göre homofobik ve transfobik nefret suçu bildirimlerinde azalma olurken, bu durumun nedeni olarak umut vermeyen politik ve toplumsal ortam gösteriliyor.

Rapora göre 117 kişi 267 ihlal türü bildirirken ve homofobi ve transfobiye bağlı nefret suçu en fazla kamusal alanlarda işlenirken, il bazında nefret suçu sayısının en yüksek olduğu il olarak İstanbul önce çıkıyor. Rapora göre yaşanan ihlallerden 58’i cinayete teşebbüs, fiziksel şiddet, silahla yaralama, tecavüz veya diğer cinsel saldırılar olarak gerçekleşirken, yalnızca 14 vaka polise bildirildi. Polise bildirilen 14 vakadan ise yalnızca beş vaka mahkemeye taşınmış durumda. KAOS GL Derneği’nin 2018 yılı araştırması devam ederken nefret suçları işlenmeye devam ediyor.

Son olarak İstanbul Beyoğlu’nda yaşayan Esra Ateş’in evinin önünde öldürülmesi ile bir kez daha gündeme gelen nefret cinayetleri, uzun yıllardır Türkiye’nin gündeminde yer alıyor. LGBTİ dernekleri ve insan hakları örgütleri tarafından cinayet ve saldırıların önlenmesi için hayati önemde görülen ve çıkarılması için mücadele edilen Nefret Suçları Yasası konusunda ise bir gelişme kaydedilmedi.

Esra Ateş’in evinin önünde öldürülmesinin ardından basın açıklaması düzenleyen arkadaşları ve LGBTİ aktivistleri cinayetlerin görünmez kılındığını belirterek durumu kabul etmediklerini belirtti. Açıklamada “LGBTİ+ cinayetlerinin failleri yargılanırken tıpkı kadın cinayetlerinde yaptıkları gibi ‘haksız tahrik’ ve ‘iyi hal’ indirimleriyle faillere güç vermekte, yeni cinayetlerin ve saldırıların önünü açmaktadır” sözleri ile yargısal süreçlere dair itiraz dile getirildi.

Nefret cinayetlerine ilişkin Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nde Sosyal Hizmet Uzmanı olarak yer alan Şennur Ören, nefret saldırısına maruz bırakılan trans kadınlardan Eda ve LGBTİ aktivisti Kıvılcım Arat açıklamalarda bulundu.

Gazete Karınca’dan Altan Sancar’ın haberi şöyle:

‘Yarın acaba hangimize sıra gelecek?’

Daha önce nefret saldırılarına da maruz bırakılan Kıvılcım Arat, son dönemde artış gösteren nefret suçlarına ilişkin yaptığı değerlendirmede, saldırıların artmasında cezasızlık politikalarının ve toplumsal kamplaşmanın etkilerinin olduğuna dikkat çekti.

Son olarak 11 Mayıs 2018 tarihinde arkadaşı ile birlikte evinin bahçesinde oturduğu sırada açılan ateş sonucu yaralanan Arat, Türkiye’de yaşanan kutuplaşma ile insanların birbirlerine düşmanlaştırıldığını ve bunun sonucunda transların kolay hedef olarak seçildiğini dile getirdi.

Kıvılcım Arat

Transların hedef olarak seçilmesinin nedenini Hande Kader’in öldürülmesinin ardından suçluların yakalanmaması örneği üzerinden açıklayan Arat, şunları söyledi:

“Nefret cinayetlerinden yaşanan artışları anlamak için Türkiye’deki toplumsal iklime de bakmak gerekli. 7 Haziran’dan bu yana toplum kamplara bölünüyor ve makul olmayan herkes terör suçlaması ile karşı karşıya kalıyor. Anayasal haklar yok sayılıyor, toplumsal gruplar ve kimlikler büyük bir baskı görüyor. Hukukun hakim olmadığı, iç ve dış düşman algısı ile yetişenlerin çoğunluk olduğu bu toplumda da şiddet en savunmasız ve en ‘kendinden olmayan’ gruplara yöneliyor. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yaşanan süreç, translara yönelik şiddeti de açığa çıkardı. Yaşanan bu şiddet ise ağır bir durum söz konusu olmadığında basına yansımıyor. Çünkü şiddete maruz kalan mağdur ne kararkola gidebiliyor ne de gidip rapor alabiliyor, çünkü güvensizlik duygusu giderek artıyor. Yine transların yargı karşısında maruz kaldıkları negatif durum da bunu tetikliyor, çünkü bugüne kadar yargı karşısına çıkıp da ceza almayan trans çok azdır.

İnsanların birbirlerini düşman olarak kodladıkları bir yerde özellikle görünür trans kadınlar, toplumun stres topu haline geliyor. Cezasızlık, hukukun işlememesi, yönlendirme ifadeler, iyi hal indirimleri gibi nedenler suçun işlenmesini de kolaylaştırıyor. Hande Kader Türkiye’nin en işlek caddelerinden birinde, yüzlerce güvenlik kamerasının arasında kaçırıldı ve katledildi. Kader’e bu vahşeti uygulayan kişinin yakalanması için kameralar incelenmedi ve katili hala aramızda. Belki de bizlerle aynı otobüse biniyor, aynı mahallede yaşıyor. Söz konusu translar olduğunda, bu durum soruşturulmayarak, dosyalar kapatılarak zanlılar ödüllendiriliyor. Katiller yargı karşısına çıksa dahi komik cezalarla kısa sürede yeniden toplumun arasına karışıyor. Bir insanı öldürmek bu kadar cezasız kalınca da toplumun böylesi kamplara bölündüğü bu dönemde şiddet en savunmasız olanlara yöneliyor. Bizler de Türkiye’de yaratılan toplumsal iklimin en kolay kurbanları olarak ‘Yarın acaba hangimize sıra gelecek?’ diye bekliyoruz.”

‘İnsan hakları mücadelesi yeniden yükseltilmeli’

LGBTİ+ örgütlerinin ve insan hakları aktivistlerinin talebi olan nefret suçları yasasına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Arat, hukukun askıya alındığını dile getirerek umutlarının olmadığını söyledi.

Cinayetlerin önlenmesi için insan hakları mücadelesinin yükseltilmesinin önemine vurgu yapan Arat değerlendirmelerini şöyle sürdürdü:

“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin askıya alındığı bir ortamda nefret suçlarına ilişkin bir düzenleme yapılacağını düşünmek hayal kurmaktan öteye gitmeyecektir. İnsan haklarının garanti altına alınmadığı, mahkemelerin işlerliğini yitirdiği bir ortamda bu gerçekçi olmayacaktır. İlk olarak anayasa yapımının TBMM’de başladığı dönemde kurulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda görüşmeler HDP’lilerin Anayasa’nın 10. Maddesi’ne ‘Cinsel yönelim’ ve ‘Cinsiyet kimliği’ ibarelerinin eklenmesi talebi nedeni ile kilitlenmişti. İki gün süresince talep edilen insani bu maddeler nedeni ile kilitlenen görüşmeler, AKP ve MHP’lilerin karşı çıkması sonucu anayasaya eklenmedi. Kaldı ki toplumun kamplara bölündüğü bu dönemde dile getirilen her talep halı altına süpürülüyor. Çözüm için öncelikle Türkiye’deki toplumsal iklimin değişmesi gerekiyor, çünkü bu iklim bir bütün olarak herkesin yaşamına olumsuz etki ediyor. Yaşanan cinayetlerin önüne geçilmesi için de insan hakları mücadelesinin yeniden yükseltilmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve daha eşitlikçi ve egemen kimlikler üzerinden tanımlanmayan anayasa yapılması gerekiyor.”

‘Evimin içinde bile kendimi güvende hissetmiyorum’

Ankara’da 23 Ağustos tarihinde erkek arkadaşı tarafından ayrılmak istediği için saldırıya uğrayan ve gasp edilen trans kadın Eda’ya saldıran kişi polis tarafından serbest bırakılmıştı. Saldırganı serbest bırakan polisler, aynı zamanda Eda’ya ait olduğu belirtilen telefonun saldırgan tarafından alınmasını da gasp olarak değerlendirmemişti. Saldırıda çenesi kırılan ve ameliyat olacağı günü bekleyen Eda, gazetemize yaptığı açıklamada saldırı ardından tedirgin olduğunu belirtti.

Yaşanan saldırının detaylarını paylaşan ve yaptırımların arttırılması çağrısında bulunan Eda, şunları söyledi:

“Bana saldıran kişi ile 8 ay öncesinden tanışıyorduk ve sürekli tartışmaların yaşandığı bir ilişkimiz vardı. Daha önce yaşanan tartışmalarımızda herhangi bir şiddet olayı yaşanmamıştı, ancak son tartışmamızda şiddet de oldu. Kendisine ayrılmak istediğimi söyledim ve ‘Evime gelirsen polis çağırırım’ dememe rağmen evime geldi. Kapı önünde rezillik çıkmaması için kapıyı araladım ve bu sırada bana saldıran kişi kapıya abanarak içeri girdi. İçeride düzgün bir şekilde konuşarak kendisini sakinleştirmeye çalıştım, ancak başarılı olamadım. Evimi terketmesini istedim ve kapıya doğru yöneldiğim sırada arkadan çok ağır biçimde bana saldırdı ve ciddi biçimde yaralandım. Kendisine bana borcunu ödemesi şartı ile aldığım ve daha sonra geri aldığım telefonu da alarak evimden kaçtı. Alıp kaçtığı telefon benim adıma kayıtlı olmasına rağmen, polisler olayın gasp olmadığına karar verdiler. Aynı zamanda bana saldıran ve yaralayan şahıs serbest bırakıldı.

Cezaların caydırıcı olmaması nedeni ile saldırıların önüne geçilemiyor. Bana saldıran kişi, ‘Bu mahkemeden bir şey çıkmaz, boşuna uğraşma’ demişti. Saldırmasının ardından da serbest bırakıldı. Cezasızlık durumları sık sık yaşanıyor ve bunlar da saldırıların artmasına neden oluyor. Çünkü saldırganları engelleyecek bir güç yok.”

Meydana gelen saldırının ardından saldırganın serbest bırakılması nedeni ile yaşadığı evde kendini güvende hissetmediğini ve avukatı aracılığı ile koruma talebinde bulunacağını dile getiren Eda, sağlık durumuna ilişkin ise şu bilgileri paylaştı:

“Yaşadığım bu olayın ardından dışarı çıkmaya korkar oldum. Aynı zamanda şu an çenem kırık ve 31 Ağustos tarihinde ameliyat olacağım. Sokağa çıktığım zamanlarda arkama bakarak tedirgin biçimde işlerimi halletmeye çalışıyorum. Olayın verdiği etki nedeni ile sürekli olarak takip ediliyormuşum hissi yaşıyorum. Kendimi evimin içinde bile kendimi güvende hissetmiyorum. Şu an için bir koruma tedbiri de bulunmuyor, avukatım bu konuda başvuru yapmaya hazırlanıyor.”

Eda son olarak medyaya çağrıda bulunarak, nefret suçlarına ilişkin haberlerde kullanılan haber diline özen gösterilmesini ve şiddetin teşvik edilmemesini istedi.

‘Söz konusu olan erkekliği koruma ve baskın olma güdüsü’

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nde Sosyal Hizmet Uzmanı olarak görev yapan ve trans bireyler ile çalışan Şennur Ören ise Türkiye toplumunda erkeklik güdüsünün baskınlığının nefret suçlarını arttıran en önemli etmen olduğunu belirtti.

Şennur Ören

Toplumun erkekliği ‘doğru yol’ olarak adlandırdığına vurgu yapan Ören, durumu şu cümleler ile değerlendirdi:

“Türkiye’de translara yönelik hala bir kabullenememe durumu mevcut. Türkiye’de yetişen insanların büyük bir çoğunluğu, kadın veya erkek kimlikleri ile büyütülür ve bunların dışında bir norm görülünce reddetme durumu geliştiriliyor. Türkiye toplumu hala bir erkeğin kadın olabileceğini benimseyememiş durumda. Kaldı ki nefret cinayetlerinde en sık karşılaştığımız açıklamalar da ‘Ben onun kadın olduğunu düşündüm, erkek çıktı’ şeklinde oluyor. İnsanlar arasında geçen konuşmalarda dahi ‘travesti’ bir hakaret olarak kullanılıyor. Tamamen erkekliği koruma ve baskın olma güdüsü ile alakalı bir durum söz konusu. Nefret cinayetlerinin işlenmesine neden olan etmenlerin başında da bu durum gelmektedir. Karşılaştığımız vakalarda kendisinden ayrılmak isteyen trans kadına yönelik şiddet uygulandığını görüyoruz. Erkek olarak trans kadını kendinden aşağıda gören erkek, bu durumu kendine yediremiyor ve şiddet yoluna başvuruyor.

Toplumda biyolojik kadın olarak gelen ve daha trans erkek olarak devam edenler ile trans kadınların desteklenmesi noktası da dikkat çekici. Erkeklik toplumda kutsal bir şey olarak görüldüğünden, trans erkekler için ‘Doğru yolu bulma’ tabirinin kullanıldığını biliyoruz. Ancak biyolojik erkek olarak dünyaya gelen trans kadın olarak hayata devam etmek ya da kadın olarak kendini ifade etmek bu toplumda bir eziklik göstergesi olarak algılanıyor. Ortaya çıkan bu algı iş hayatından toplumsal hayata kadar birçok alana da etki ediyor.”

‘Medya cinsiyet eşitliğine önem vererek haberler yapmalı’

Türkiye toplumunda eğitim durumunun ötekileştirme önünde engel olmadığını belirten Şennur Ören, eğitimli kesimlerin de ötekileştirici söylem ve davranışlarda bulunduğunu örnekler üzerinden anlattı. Sorunun çözümüne ilişkin olarak en önemli adımın toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin eğitim süreçlerinin işletilmesi olduğu görüşünü dile getiren Ören, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye toplumunda okuyan veya kültürlü insanların ötekileştirmeden uzak olduğu sanılır ki bu da doğru değildir. Sosyal hizmet uzmanı olarak kendi meslektaşlarımla bile LGBTİ alanında konuştuğumda oldukça fazla önyargı ile karşılaşabiliyorum. Bir uzman arkadaşım ‘Ben Ankara Kolej’de yürürken onları görmek istemiyorum’ cümlesini kurabiliyor ise bu, durumun okumayla bir alakasının olmadığını gösterir. Ötekileştirmenin karşısında durmak öncelikle algıların yıkılması ile başlayan bir süreç.

Yaşanan nefret suçlarına ilişkin olarak çözüm üretmek için öncelikle savcı, polis ve hakimler toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin bir eğitimden geçmesi gerektiklerine inanıyorum. Yine tüm topluma yönelik olarak toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin derslerin zorunlu bir ders olarak okutulması önemli bir çözüm adımı olacaktır. Bu konuda medyanın diline dikkat etmesi ve cinsiyet eşitliğine önem vererek haberler yapması oldukça önemli. Bir saldırı veya bir cinayette medya yalnızca adli güçlerden bilgi almak yerine, LGBTİ+ örgütlerinden de bilgi aldığında ve haber diline özen gösterdiğinde sorunun çözümüne katkı sunmuş olacaktır.”

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler