Siyaveş Azeri: Bölge barışının koşulu siyasal İslam’ın defedilmesidir (2)

İran kökenli akademisyen Siyaveş Azeri: “Devrimlerin zafere ulaşması zorunlu değildir. Önemli olan devrimlerin zafere ulaşabilme olasılığıdır. Bunun için halk hareketini derinleştirecek radikal bir örgütlenme ve muhtemel bir devrimi koruyacak uluslararası bir dayanışma gerekir.”

Siyaveş Azeri: Bölge barışının koşulu siyasal İslam’ın defedilmesidir (2)

Röportaj: Tolga Tören

İran’da son günlerde açığa çıkan toplumsal muhalefet, sadece İran siyasetinde değil, bölge siyasetinde ve uluslararası siyasette geniş yankılar uyandırdı. Tolga Tören, İran’da yaşanan gelişmeleri Barış İçin Akademisyenler (BAK) tarafından ilan edilen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metnin imzacılarından olması nedeniyle Mardin Artuklu Üniversitesi’den Ocak 2017 tarihli KHK ile ihraç edilen Siyaveş Azeri ile konuştu. İngilizce yayınlarının yanında Farsça/Türkçe çevirileri de bulunan Azeri, Fransa’da bulunan Ecole Normale Supérieure'de Felsefe Bölümü’nde misafir araştırmacı olarak çalışmalarına devam ediyor. 4 Ocak 2018’de yapılan, 5 Ocak’ta sitemizde birinci bölümü yayımlanan söyleşinin ikinci bölümünü sunuyoruz.

TUDEH, İslam devrimi öncesinde, bugün Türkiye’de de bir benzeri oluşan, anti-kapitalizmden soyutlanmış sığ bir anti-emperyalist söylem eşliğinde İslamcıları desteklemişti. Yakın zamanda yaptıkları açıklamada “ilerici ve özgürlükçü güçler”i gösterilerde daha fazla varlık göstermeye çağırdı. İslam Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemlerde TUDEH ile aynı çizgide siyaset yürüten özneler eleştirel bir hesaplaşma yaşadılar mı?

TUDEH, Halkın Fedaileri-Çoğunluk ve İşçi Yolu gibi örgütlerin İslamcıları desteklemesi ve sizin deyişinizle “sığ anti-emperyalist söylemleri” epistemolojik bir hata veya kuramsal bir eksiklik değil; siyasal konumlarının zorunlu sonucu ve ifadesiydi. 1979 Devrimi uğrağında İran toplumunun üç ana sınıfsal siyasi hareketi karşı karşıya geldi: O dönem devrimin nesnesi olan ve yönetimdeki monarşiyle temsil edilen Batı yanlısı nasyonalizm, ulusal-İslamcı hareket ve işçi sınıfı hareketi.

Ulusal-İslamcı hareketin ana özelliği Batı karşıtı, anti-modern, yerelci olması ve ulusal burjuvaziyi desteklemesiydi. TUDEH’in Humeyni’nin yanında yer alması Ayetullah’ın sözleri ve sloganlarında kendi politikasının gerçekleşmesini görmesindendi. Bunlar da tıpkı İslamcılar gibi “neden kendi ağır endüstrimiz yok?”, “neden iğneyi bile ithal ediyoruz?” gibi sorular sorup (gerçekleşebilir olup olmaması bir yana) “kendi kendine yeten bir ekonomi”, “güçlü bir endüstri” ve “yerli ve milli sermaye” gibi erekleri İslamcılarla paylaşıyordu.

İdeolojik plandaysa bunların hepsi gerici, açıklıktan korkan, kadın düşmanı ve ataerkil ve yabancı düşmanıydı. Yönetime asla dâhil edilmemeleri veya bir dönem dâhil edilmişlerse bile sonradan kovulmalarına karşın İslam Cumhuriyeti’ni koşullu veya koşulsuz sürekli desteklemeleri de bundan kaynaklanıyor. Bu, demin sözünü ettiğim rejim yanlısı “muhalefet” teriminin imlediği, nükleer programı ve İran’ın nükleer silah -yadsınamaz- hakkını savunan kesimdir. TUDEH daha düne kadar açıkça bu konumdaydı (ve hâlâ farklı bir yerde olduğunu düşünmüyorum).

İran’daki geleneksel sol, 1979 Devrimi’nin pratik eleştirisine tâbi kaldı: 79 Devrimi geleneksel solun işçi sınıfı ufkuna ve mücadelesine ve insanların özgürlük ve eşitlik talebine ne denli yabancı olduğunu gösterip tarihsel olarak bu hareketleri mantıksal sonlarına ulaştırdı. Bence bu hareketlerin kendileri asla herhangi bir “özeleştirel muhasebeye” girişmedi; sorunun epistemolojik, kuramsal veya taktik değil siyasal olduğunu belirlediğinizde zaten “özeleştirinin” bir anlamı kalmaz. Özeleştiri, en iyi olasılıkla, Erdoğan’ın Gülencilere ilişkin söylediği “kandırıldık” veya “yanıldık” cinsinden bir sonuca yol açar. Üstelik böylesi bir bakış, siyasi örgütler ve yapılar arasındaki ittifakın sınıfsal-siyasal temellerini görmezden gelip örttüğünden gerçek bir eleştiri yapmanın olanağını da ortadan kaldırır ve yanılsamalara yol açar.

Ancak, dediğim gibi, 1979 Devrimi geleneksel solu pratikte, gerçek zeminde eleştirdi ve sonlandırdı. Bu pratik eleştiri, siyasal kuramsal düzeyde de 1979 Devrimi uğrağında Komünist Militanlar Birliği adıyla örgütlenen ve kendini “Devrimci Marksist” sayan işçi komünistlerinin eleştirisiyle bütünlendi. İşçi komünistleri ve başta Mansur Hikmet İlerici Ulusal Burjuvazi Miti, Marksist Bunalım Kuramı ve Bağımlı Kapitalizme ilişkin Çıkarımlar, İran Halkçı Sosyalizminin Üç Öğesi ve Sol Liberalizmin Eleştirisi gibi metinlerde İran geleneksel “radikal” solunun nasıl da yerli burjuvazinin sol kanadını oluşturduğunu, bu burjuvazinin ufkunu ve ülkülerini paylaştığını ve bu yüzden siyasal İslamcılarla ittifak kurup karşı-devrim cephesinde yer aldığını açık biçimde gösteriyor.

TUDEH’in yayımladığı son bildiri, artık geçmişten farklı bir bakış açısına sahip olduklarını gösteriyor olabilir mi?

    Günümüzde hâlâ TUDEH adıyla faaliyet gösteren kişilerin devrimden yana saf tutmaları, “ilerici ve özgürlükçü güçleri” rejimi devirme hareketine katılmaya          çağırması sevindiricidir. Ancak bu sevincin kaynağı, TUDEH veya Fedai-Çoğunluğun siyasi bir rota değişikliğinden çok, toplumun tabandan gelen basıncının      ve komünizmin İran muhalif siyasetindeki üstünlüğünün ürünü olduğunu düşünüyorum.

Dikkat ederseniz TUDEH’in sözünü ettiğiniz aynı bildirisinde İslam Cumhuriyeti rejimini devirmekten değil; “otokratik velayet-i fakih rejiminden kurtuluş”tan söz edilmektedir; ki bu bir anlamda, Hameney’siz veya “dini ulu önder” (velayet-i fakih) olmadan “sulandırılmış” veya “dönüştürülmüş” bir İslam Cumhuriyeti istemektir.

Halk apaçık biçimde “İslam Cumhuriyeti İstemiyoruz” veya “İslam Cumhuriyeti Yıkılmalıdır” derken kendine sol-ilerici-özgürlükçü diyen bir hareketin böylesi muğlak ifadelerle ortaya çıkması, devrimci halkın görüşünü bulanıklaştırma amacını gütmüyorsa bile bildiri sahiplerinin hareketin çok gerisinde kaldıklarını gösteriyor.

Bir zamanlar Ferhad Beşaret adlı yoldaşımızın formüle ettiği gibi “halk köyü terk etti, bunlar hâlâ harman başında bekliyor”. Bu durum, “reformistler” için ve TUDEH gibi ulusal-İslamcı cephede yer alanlar için de geçerlidir. Devrim, ereklerine ulaşıp İslam Cumhuriyeti’ni alaşağı ederse bunların da hesabı tümden kapanacaktır. Yine de söylediğim gibi, bu hareketlerin kendi siyasetleri açısından böyle “radikal” çağrılarda bulunması rejimi devirme hareketinin ve oluşmakta olan devrimin gücünü göstermesi açısından bütün ilerici, özgürlükçü ve eşitlikçi insanlar için sevinç kaynağıdır.

Bölgeyi yakından takip eden gazeteci Fehim Taştekin, 2 Ocak 2018 tarihli GazeteDuvar yazısında “mevcut görüntüden ‘molla rejimi dağılıyor’ sonucu çıkarmak ziyadesiyle abartılı olur” biçiminde yazdı. İran Komünist İşçi Partisi ise gösterileri ‘İslam Cumhuriyeti’ni devirmeye dönük kitlesel hareketin güçlü bir başlangıcı’ olarak değerlendirdi. Bölgeyi izleyen Türkiyeli bir gazeteci ile bölgede radikal sol siyaset yapan bir komünist parti arasındaki bu keskin görüş farklılığı nereden kaynaklı olabilir?

“Analistler” ve “uzmanlar”ın İran konusundaki bu tutumu, her şeyden önce onların olaylara bakışlarındaki siyasal tarafgirlikleri ve toplumlara söyleşinin başında söylediğim yaygın yanılsamalı perspektiften bakmalarından kaynaklanmaktadır.

İkincisinden başlarsak, birçok kişi İran’a gidip döndüğünde, oranın hiç de sanıldığı gibi bir ülke olmadığı, kadınlar ve erkeklerin çok seküler olduğu, ilişkilerde hiç de muhafazakâr davranmadıkları, gençlerin bilgili ve dünyadan haberdar oldukları, kadınlı-erkekli partilere gittiklerinden söz eder. Ancak buradan tuhaf bir sonuca varırlar: İslam Cumhuriyeti sanıldığı kadar da fena değilmiş!

Bu, söz gelimi Fransa işçi sınıfının durumuna, oradaki (kırpılıp kuşa döndürülmüş bile olsa) sosyal güvenceler sistemine, sağlık ve eğitimin parasız olmasına, çalışanların yılda 6 hafta ücretli izinleri olmasına ve çalışma haftasının 37,5 saat olmasına bakıp “kapitalizm o kadar da fena değilmiş” demeye benzer. Hatta İslam Cumhuriyeti hakkında böyle bir şey söylemek çok daha vahim bir “hata”.

İslami rejim ve mollalar 40 yıldır İran’ı İslamileştirmeye çalışıyorlar; ancak kendilerinin de itiraf ettiği gibi bunu başaramıyorlar. Bu rejim zorunlu başörtüsünü raptiye ve zımbalarla kadınların başına geçirdi. Bu rejimin anayasasında kadınlar resmen erkeklerin yarısı, yarı-insan olarak tanımlanıyor. Bu rejime göre kadınlar ve erkekler kesinlikle yan yana gelmemelidir. Bu rejim anaokulu çağından itibaren kız çocuklarının başını zorla örtüp erkek çocuk arkadaşlarıyla aynı okullarda eğitim görmelerini yasaklıyor. Bu rejim işçilerin her türden örgütlenmesini yasaklayan, grevi Humeyni’nin fetvasıyla haram kılan, on binlerce ilerici, komünist insanı idam eden, yüz binlercesini işkenceden geçiren, her gün yaşamını sürdürmek için kan dökmeye gereksinimi olan ve yalnızca süngü gücüyle ayakta duran bir rejimdir.

İşçinin grevi bu ülkede copla, gazla, kırbaçla, kurşunla karşılanmaktadır. Bu rejim Mahmud Salehi, Behnam Ebrahimzade ve onlarca başka işçi aktivistini, sırf işçi haklarını ve öz örgütlenmelerini savunup talep ettikleri için yıllarca hapse atan rejimdir. İnsanlar İran’da hâlâ boyun eğmiyorlarsa, kadınlar hâlâ başlarını örtmemek için ve en ufak haklarını savunmak için her gün mücadele edip İslami kurallarla alay ediyorlarsa, kadınlar ve erkekler cinsel ayrımcılık duvarlarını yıkıyorlarsa, işçiler bilfiil örgütlerini rejime dayatıp greve gidiyor ve zaman zaman bazı taleplerini elde edebiliyorlarsa, insanlar hâlâ içki içip eğleniyorlarsa, Marx’ın Kapital’inin dördüncü Farsça çevirisi yapılıp üst üste baskıları yapılıyorsa, Marx ve Lenin kitapları en çok satanlar arasındaysa, bu İslam Cumhuriyeti’nin sayesinde değil; ona karşın ve karşıdır.

Uzman gazeteciler ve yorumcuların bu gerçeği neden göremediklerini veya görmek istemediklerini kendilerine sormak gerekir. İslam Cumhuriyeti hiçbir ölçütle “olağan” bir burjuva devleti değildir. Bu durumu görmemek ve üstünü örtmek insanların gözüne kum atmak ve gerçeği görmelerini engellemek demektir.

Geçenlerde benzer biçimde Eskandar Sadeghi-Boroujerdi adlı bir akademisyen, “neden İran’da herhangi bir hareket olduğunda bu derhal rejimi yıkmaya teşebbüs olmaya yoruluyor da örneğin İsrail’de olduğunda buna yorulmuyor” mealinde bir şeyler yazıp mevcut hareketin düzenin çerçevesi içinde düşünülmesi gerektiğini, bundan öte konuşanların ABD ve öteki büyük güçlerin “regime change” politikasının aleti olduklarını iddia ediyordu.

Benzer bir savı 2 Ocak 2018 akşamında Tele1 televizyonuna katılan ve adını anımsamadığım bir “uzman” daha dile getiriyordu. Dediğim gibi, bu uzmanlar için İslam Cumhuriyeti “olağan” bir devlettir; zira kadınların ikinci sınıf vatandaş olması onlara göre olağandır, cinsel ayrımcılık olağandır, 28 ay boyunca yoksulluk sınırının beşte birine tekabül eden ücretlerini alamayan işçilerin protestosu “olağan ekonomik mücadele”dir, devletin buna cop, gaz, kurşunla karşılık vermesi, işçi önderlerini kent meydanlarında kırbaçlaması “olağan” bir tepkidir.

Muhaliflerin işkence edilip öldürülmesi, toplumsal düzenin kurbanları olan adi suçluları topluca vinçle asması olağandır. 1987’de hükümleri sona ermiş, hatta salıverilen 5000’in üzerinde siyasi tutsağı idam edip gizli toplu mezarlara gömmek olağandır.

Bence bu uzmanlar İran’a ve mevcut harekete bakarken aslında kendi siyasal bakış açılarını dile getiriyorlar. İran’da her şey siyasaldır; zira İslam Cumhuriyeti burjuvazinin olağan devleti değil, olağanüstü durumunun ve kriz devletidir. İran’da Allah bile siyasaldır. 1 Ocak’ta Arak kentinde gösteriler sırasında bazı rejim elemanları, üstünde hoparlörler bulunan bir kamyonetle halkı tekbir getirmeye çağırıyordu (bu hareketi törpüleme taktiklerinden biridir, 2009 ayaklanmasında buna çokça başvuruldu). Adam hoparlörden “Allahuekber” diye bağırdıkça çevredeki kalabalık “yuuuuuh” şeklinde karşılık vermeye başladı. Sonunda kalabalık, kamyonet ve içindekileri “şerefsiz, şerefsiz” sloganlarıyla oradan kovaladı. Bunun filmini Youtube’da görebilirsiniz. Dediğim gibi, İran’da Allah bile politiktir; bu devrim, İslam Cumhuriyeti ile birlikte Allah’ı da alaşağı edecektir.

Biraz da İran kapitalizminin özgünlüklerinden ve dinamiklerinden bahsedelim isterseniz? İran Marksizmi’nin önemli ismi Mansur Hikmet, anti-emperyalist ve ilerici bir burjuvazi efsanesini eleştirerek İran’ın kapitalist bir toplum olduğunu, İran’da özgürlüğün de ancak sınıfsal bir mücadele ile gelebileceğini vurguladı yazılarında. Özellikle de 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında. Ama sonuç, TUDEH’in yukarıdaki perspektiften hareketle İslamcılara verdiği destekle de kurulan İslam Cumhuriyeti oldu.  İran kapitalizmi, 1980’lerden bu yana nasıl bir gelişim gösterdi ve bugün Mansur Hikmet’in altını çizdiği bir sosyal muhalefetin İran’da karşılığı var mıdır?   

Sanırım son sorunuzun yanıtını kısmen yukarıdaki söylediklerimde verdim; ama bunu biraz daha açmama izin verin. Hikmet 1979’da, o dönem kendini sosyalist ve komünist diye adlandıran örgüt ve partilerin çözümlemelerinin tersine, İran’a egemen ilişkilerin kapitalist ilişkiler olduğunu savunup gösterdi. Geleneksel sol o dönem İran’ı yarı feodal bir ülke olarak nitelendiriyordu. Bu savını da İran’da tütmekte olan fabrika bacalarının sayısına dayandırıyordu. Başka bir deyişle, iç piyasa oluşumu, ücretli emek ve para ekonomisi, eş deyişle emek-sermaye ilişkisinden hareket edip iktisadi çözümlemeye girişmek yerine, Menşevikler ve ekonomistlere benzer endüstriyel-kalkınmacı burjuvazi açısından bir çözümlemede bulunuyordu.

Bu söyleşi, bunu uzun uzadıya tartışmaya müsait değil. Ama bu bakış sermayeyi, doğrudan üreticileri üretim araçlarından ayrı tutmak anlamında toplumsal bir ilişki olarak değil; bir şey, para-fetiş olarak ele alıyordu.

Ancak Hikmet’in bu ekonomik çözümlemeyle varmak istediği sonuç salt kuramsal bir sonuç değil; daha çok siyasaldı. Şu soruyu soruyordu Hikmet: Durum bu açıklıktayken bizim sosyalistlerimiz neden bu sonuca varmıyorlar? Marx’ı bilmemelerinden mi? Marx çevirilerinin hatalı olmasından mı?

Buna yanıtı bu “hataların” kaynağının kuramsal olmadığı; siyasal olduğuydu. Bir başka deyişle, 79 Devrim sürecinde geleneksel sol örgütler, kuramsal çözümlemeden çıkıp siyasal duruşlarını ona göre belirlemiyorlardı -böyle bir kavramdan gerçeğe geçiş Hegel idealizminin karikatürüdür- tersine onların siyasal aidiyetleri siyasetlerini bu şekilde “kuramsallaştırmalarına” yol açıyordu. Siyasetleri kuramlarının sonucu değil; kuramları siyasetlerinin gerekçelendirilmesiydi (kendileri böyle olmadığını söyleseler bile durum buydu).

Hikmet, 1979 Devrimi’nin nedenleri ve kökenini, İran kapitalizminin iç çelişkilerinde aramak gerektiğini savunuyordu. İran kapitalizmi, sermaye ve emek üretkenliği göz ününde bulundurularak, dünya sermayesi ile bütünleşmesi ve rekabet edebilmesi için, “ucuz emek, suskun işçi” cennetini gereksiniyordu. Bu yüzden İran’da kapitalist devlet her zaman baskıcı, demir yumruk kullanan bir devlet olmak durumundaydı. Dolayısıyla, İran kapitalizmin siyasal bunalımının kalıcı kapitalist bir yanıtı olamazdı. 1979 Devrimi bunu su yüzüne çıkardı ve sermaye, rejimini kurtarmak için, kendi açısından ehven-i şer olan siyasal İslam’a sarılmak durumunda kaldı. İşte bu yüzden İslam Cumhuriyeti İran kapitalizminin olağanüstü durumunun ve kriz döneminin devletidir.

Devrimi ilgilendirdiği tarafıyla, böyle bir çözümlemeden yola çıkmak, devrimin sürdürülmesi için kitleleri İslam Cumhuriyeti’ne karşı seferber edip harekete geçirmekle olanaklıydı ancak. Ne var ki solun da katkısıyla siyasal İslamcılar, kitlesel silahlanmış halkı devrimin amacına ulaştığına ikna ederek silahsızlandırıp alanlardan çıkarmasıyla devrimi sonunda bastırıp yenilgiye uğratabildi.

Bu yenilgide, bir hareket olarak devrime katılmış işçi sınıfının kendi partisinden yoksun olması da etkiliydi. Siyasal İslamcıların halkı seferber edebilmesini sağlayan önemli bir etmen de Arap nasyonalizmi ile siyasal İslam arasındaki çekişmenin bağlamında anlaşılması gereken Saddam rejiminin İran’a saldırması ve Humeyni’nin “Tanrı vergisi” ilan ettiği sekiz yıllık İran-Irak savaşıydı.

Ne var ki 1979 Devrimi’ni tetikleyen hiçbir çelişki ortadan kalkmadı. İslam Cumhuriyeti’nin geçici karakterine karşın, ne daha olağan bir burjuva devletle yer değiştirmesi ne de kendisinin “dönüşerek” olağanlaşması, bunların olanaksızlığı bundan kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede Hikmet, İslam Cumhuriyeti’nin ekonomisinin çıkmazı ve çelişkilerinin dar anlamda “iktisadi” değil; siyasal olduğunu savunuyor. Buna göre bu çıkmaz aşılamazdır; zira her şeyden önce bizzat siyasal İslam, sermayenin Ortadoğu ve İran’a olağan akışının önündeki en büyük engeldir.

Sorun sadece İran’daki İslamcı yönetimin Batı ile ilişki konusunda ne düşündüğü değildir; uluslararası ölçekte Arap-İsrail karşılaşması, Filistin sorunu ve İslami terörizm, İslam-çarpması ülkeler ile gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki ilişkileri belirlemekte büyük rol oynuyor. Üstelik olağanüstü durum ve kriz belirtileri olan İslami rejimin varlığı, sermayenin özellikle değer çevriminin uzun sürdüğü ağır endüstri ve endüstriyel altyapıya yatırım yapmasını engelleyen önemli bir etmendir.

Hikmet’in kendi deyişiyle “İslam Cumhuriyeti çıkmazdadır; zira uluslararası ölçekte sermaye eksikliği döneminde, iç pazarı desteklemeye dayalı gelişme stratejilerinin yenilgisi döneminde, sermayenin küreselleşmesi ve endüstriyel üretimde Batı sermayesinin anahtar rol oynadığı dönemde, serbest piyasa ve ulus-aşırı pazarlar için rekabet döneminde hâlâ bir “İslam Cumhuriyeti”dir. Genel endüstriyel, teknik ve pratik yetileri göz önünde tutulduğunda, İranlı işçi dünyanın en ucuz olanlarındandır. Ancak ücretini sıfıra indirip grevini idamla yanıtlasalar dahi, İran Batı sermayesi ile organik ilişkide olan bir ekonomik bölgeye dönüşemez.

İran rejiminin sorunu Brezilya’nın sorunu gibi değil, Rusya’nınki gibidir. İran kapitalizminin sorunu ekonomik değil, siyasal, ideolojik ve yönetseldir” (“Son Bunalım: İslami Rejimin Ekonomik Çıkmazının Siyasal Temelleri” Şubat 1994). Bence bu satırlar gözümüzün önünde cereyan eden rejimi devirme hareketini ve oluşmakta olan devrimi, bu hareketin geçmiş ile sürekli bağını anlamamıza büyük ölçüde yardım eder.

Devrimlerin zafere ulaşması zorunlu değildir. Ancak önemli olan devrimlerin zafere ulaşabilme olasılığıdır. Bunun için her şeyden öte halkın olumsuzlayıcı hareketini derinleştirecek radikal bir platform ve programa sahip bir örgütlenme ve günümüzün dünyasında muhtemel muzaffer bir devrimi uluslararası gerici güçlere karşı koruyacak geniş uluslararası bir dayanışma safı gerekir. Böyle bir bayrak mevcuttur ve bu saf şimdiden oluşturulmalıdır. Yükselmekte olan İran devrimi, dünyadaki bütün ilerici, özgürlükçü ve eşitlikçi güçlerin destek ve dayanışmasını hak ediyor. Zafer umuduyla!

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler