Siyaveş Azeri: Bölge barışının koşulu siyasal İslam’ın defedilmesidir (1)

İran kökenli akademisyen Siyaveş Azeri: “Siyasal İslam, özellikle Suriye ve Irak’ta IŞİD ve diğer cihatçı güçlerin yaptıkları cinayetler yüzünden uluslararası kamuoyunda teşhir oldu. Bölgeye barışın gelmesinin en önemli koşulu, siyasal İslam belasının defedilmesidir. Zira siyasal İslam’ın yegâne devleti, İran’daki İslam Cumhuriyeti’dir.”

Siyaveş Azeri: Bölge barışının koşulu siyasal İslam’ın defedilmesidir (1)

Röportaj: Tolga Tören

İran’da son günlerde açığa çıkan toplumsal muhalefet, sadece İran siyasetinde değil, bölge siyasetinde ve uluslararası siyasette geniş yankılar uyandırdı. Tolga Tören, İran’da yaşanan gelişmeleri Barış İçin Akademisyenler (BAK) tarafından ilan edilen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metnin imzacılarından olması nedeniyle Mardin Artuklu Üniversitesi’den Ocak 2017 tarihli KHK ile ihraç edilen Siyaveş Azeri ile konuştu. İngilizce yayınlarının yanında Farsça/Türkçe çevirileri de bulunan Azeri, Fransa’da bulunan Ecole Normale Supérieure'de Felsefe Bölümü’nde misafir araştırmacı olarak çalışmalarına devam ediyor. 4 Ocak 2018’de yapılan söyleşiyi iki bölüm halinde yayımlayacağız.

İran’da patlak veren protestolar Türkiye siyasetine de yansıdı ve geçmişte “Türkiye, İran olmayacak” diyerek kitleleri sokağa çağıran ulusalcılarla, yakın zamana kadar İran’ı bölgesel egemenlik hayallerinin önünde engel gören AKP/Saray aynı noktada buluştu. ABD ise neredeyse yeni bir “turuncu devrim” olduğu söylemiyle yaklaştı. AKP/Ulusalcılar bloğunun ve ABD’nin bu söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gerek İslamcı (AKP)-ulusalcı kanat gerek ABD ve Batılı müttefikleri genel olarak siyasal-toplumsal olaylara, özelde İran’da sürmekte olan rejimi devirme hareketine ortak bir siyasal perspektiften yaklaşıyorlar. Buna göre, mevcut siyasal coğrafyalarda yaşayan insanlar ile bu siyasal coğrafyada egemen olan devletler özdeş varlıklardır.

Bir başka deyişle, bu bakışa göre belirli bir siyasal coğrafyada yaşayan insanları buradaki ulus-devlet temsil eder. Bu bakış açısını, neo-konservatif  “think-tank” odalarının “uzmanlarından” Hollywood filmlerindeki “Ortadoğulu”, “Arap” veya “İranlı” tiplemelerinde görmek olanaklıdır. Öte yandan, sözümona “sol” ve akademik çevrelerde de aynı yaklaşımı görmek olanaklı.

Bu ikincileri, mevcut devletleri, bulanık bir terim olan “kültürün” temsilcisi sayıyor, sağ kanadın bakıştan farklı olarak bu “kültürlere” saygı göstermek gerektiğini, karşılıklı “tolerans” veya “diyalog” geliştirilmesi gerektiğini söylüyorlar.

Birinci bakışta, örneğin, İran, Türkiye veya başka bir İslam-çarpması ülkede yaşayan kadınlar “seçimleri” gereği başörtüsü takar ve bu onları devletlerinin bire bir destekçisi yapar (ve genelde bu görüntü olumsuz bir şey olarak sunulur); ikincisinde de yine böyle “özgür” “kültürel” bir seçimden söz edilir, ancak bu seçime saygı gösterilmesi gerektiği vurgulanır. İşte bu yüzden İsveç’in “feminist” kabinesi, İran’ı ziyarete giderken kabine üyelerinin başlarını örtmesinde bir beis görmez. Bu bakış epistemolojik ve mantıksal bir hatadan çok, siyasal bir temele dayanmaktadır.

Kapitalist toplumda burjuvazinin bütün gerçekliği kendi penceresinden ve kendi çıkarları açısından değerlendirmesi, toplumun “sahibi” gibi davranması, dolayısıyla da mevcut çekişmeleri egemen burjuvazilerin çekişmesinin yansıması olarak görmesi kaçınılmazdır. Bu anlamda AKP-ulusalcılar bloğunun İran’daki kalkışmayı ABD ve “dış güçlerin” işi, ABD’nin ise bu ayaklanmayı “renkli” devrimler cinsinden bir hareket olarak algılaması; her iki tarafın toplumsal hareketleri yalancı bir ikilik çerçevesinde görmelerinden ya da mantık bilmemelerinden değil; burjuva bakış açısının zorunlu olarak böyle bir “mantıksal” hataya yol açmasından kaynaklanmaktadır.

Siyasi düzlemde bakıldığındaysa gerek ABD gerek AKP ve ulusalcılar, İran’daki gelişmeleri kendi stratejileri açısından değerlendirip propaganda malzemesi olarak kullanıyorlar. ABD İran’daki gösterileri “desteklediğini” söyleyerek (ki bu özünde kötü bir şey değildir) demokrasi havariliği kisvesi altında “regime change” politikalarını meşrulaştırmak, bu hareketi uluslararası ve bölgesel güç dengelerini kendi lehine değiştirmek için bir sıçrama tahtasına dönüştürmeye çalışıyor.

AKP ise komşu İran gibi bir ülkede, siyasal İslam’ın yenilgiye uğramasının Türkiye’deki konumunu etkileyebileceğini biliyor (Yeni Akit yazarlarından biri, bu gerçeği sapkın bir biçimde bu hareketin ABD’nin komplosu olduğu, İran “düşerse” sıranın Türkiye’ye geleceği biçiminde dile getirdi). Öte yandan AKP kof İslam soslu “anti-emperyalist” bir söyleme başvurarak kendi iktidarının komplolarla devrilmek istendiği mavalını, “ABD ‘İslam Dünyası’nı karıştırmak veya bölmek istiyor” çerçevesine oturtarak, gerek kendi tabanında gerek milliyetçi kesim içinde, kendini daha kabul edilebilir kılmak ve konumunu güçlendirmek için kullanıyor. 

Peki İran’daki ayaklanmaların aktörleri kimdir, bu aktörlerin talepleri nelerdir?

Bunlar 39 yıldır kapitalizmin faşist İslami rejimi altında baskıya maruz kalan, en temel hak ve özgürlüklerinden yoksun kalan, ülkenin büyük bir zenginlik üstünde oturmasına karşın başlarını sokacak doğru düzgün bir barınağı bulunmayan, insani ve insan onuruna yakışan koşullarda çalışmak isteyen, grev, örgütlenme, gösteri ve ifade özgürlüklerinin ellerinden alınmasına karşın 39 yıldır mücadelelerini sürdüren geniş yoksul halk kitleleri, işsizlik cenderesinde sıkışan gençler, işçiler ve kadınlardır.

Bu kitleler gönenç, özgürlük, eşitlik, insani bir yaşam ve mutluluk isteyen on milyonlardır. İran’daki kapitalist mafya-hırsızlık ekonomisinin palazlandırdığı mollalar ve İslamcı yüzde 1’lik kalantorlara karşı ayağa kalkmış ve hakkını arayan yüzde 99’luk kesimdir.

Bu safın en önünde, insanlıkları cinsel ayrımcılık rejimi tarafından 39 yıldır yadsınan kadınlar ve yoksulluk sınırının beşte birine tekabül eden ücretlerini dahi aylarca, hatta yıllarca alamayan geniş işçi kitleleri yer almaktadır.

Bugünküne benzer tartışmalar 12 Haziran 2009’da yapılan başkanlık seçimi sonrasında ortaya çıkan ve İran’da 1979 devriminden bu yana görülen en büyük siyasi krizin zeminini hazırlayan sosyal muhalefet için de yapılmıştı. Hatta Hamaney, 2009’daki protesto hareketlerini 1979’daki “büyük hareket”in bir “karikatürü” olarak tanımlayarak hem büyüklüğünü hem de meşruiyetini kabul etmişti. Bugün yükselen muhalefet ile 2009’da yükselen muhalefet arasındaki benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?

Toplumlar ne tımarhanedir ne de fantastik-bilimkurgu film. Genel olarak karşıt sınıflara bölünmüş kapitalist toplumda, inişler ve çıkışlarıyla olsa da, sınıf savaşımı durmaksızın süren bir mücadeledir. Sınıf mücadelesi deyince sadece çalışan kesimlerin (işçiler, öğretmenler, kamu emekçileri vs.) ücret veya “ekonomik” talepleri için dar anlamdaki mücadeleden söz etmiyorum. Kapitalist toplum başından beri mücadele alanıdır ve bu mücadele, en “ekonomik” olanları bile, siyasi dolayımlarla, siyasi toplumsal hareketlerin aracılığıyla gerçekleşir.

39 yıldır kapitalist İslami rejim altındaki İran toplumu da bundan müstesna değildir. Ancak daha dar bir anlamda sürmekte olan rejimi devirme hareketinin köklerini bizzat 11 Şubat 1979’da, monarşinin yıkılmasının ertesinde görmek gerekir. İslam Cumhuriyeti, 1979 devriminin karşısında bir güç olarak ortaya çıktı ve İran’da kapitalist rejimin bekasını sağlayacak son bir girişim olarak öne sürüldü.

Bu hareketin köklerini 1979-81 arasındaki işçilerin konsey hareketinde, Kürdistan’da 1980’lerin ortasına dek süren devrimin direnişinde, 1989’da İran-Irak savaşı sonrasındaki halk ayaklanmasında, 1999’da “reformcu” Selam gazetesinin yine “reformcu” Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı döneminde kapatılması nedeniyle başlayan İslam rejimini sarsan 6 günlük ayaklanmada ve son olarak 2009’daki “seçimlerin” sonuçlarına itiraz ile başlayıp 10 ay süren ayaklanmada aramak gerekir. Bu saydıklarım, sürekli bir mücadelenin dönüm noktalarını temsil ediyor.

Bu kadar geriye gitmesek bile, 2009 ayaklanmasının sönümlenmesi sonrası dönemde, bütün tehdit ve baskılara karşın binlerce işçi grevine, gösteri ve yürüyüşe tanık olduk. Kadınların hakları için mücadelesi bir an durmadı; öyle ki sonunda, tam da ayaklanmanın başlamasından bir gün önce, İslami tesettüre uymayan kadınların bundan sonra tutuklanmayacağı, yalnızca İslami “ahlak” ve “iffet” derslerine tabi kılınacakları söylendi yönetim tarafından. Bu, rejim açısından ciddi bir geri adımdı zira bu rejimin mayası başörtüsünün zımba ve raptiye zoruyla kadınların kafalarına geçirilmesiyle çalındı.

Bu süre içinde idam ve recme karşı mücadele, siyasal tutsakların özgürlüğü için mücadele, işçilerin kendi öz örgütlerini kurma mücadelesi, öğrenci hareketi, çocuk haklarını savunma hareketi bir an durmadı. Bu anlamda bir haftadır süren gösteriler ve kitlesel ayaklanmayı bulutsuz gökte bir şimşek gibi görmemek gerekir.

Buna fiyatların astronomik artışını, yaygın yoksulluk ve işsizliği, hırsızlık, rüşvet ve para aklama yoluyla elde edilen rejime yakın küçük bir azınlığın akıl almaz servetini, insanların birçok hakkından yoksunluğunu, işçilerin aylarca maaş alamayışlarını, yoksulluktan dolayı artan fuhuşu eklediğinizde böyle bir ayaklanmanın gerçekleşmesi kaçınılmaz olur.

1979 devrimi belli toplumsal çelişkilerin sonunda ortaya çıktı; siyasal İslamcı karşı-devrim 79 Devrimi’ni yenilgiye uğrattı ama o çelişkiler oldukları yerde kaldı. İslam Cumhuriyeti bu çelişkileri çözmekten acizdi; zira bir proje olarak devrime yol veren çelişkileri çözmek için değil, burjuva rejimini kurtarmak için sahneye sürüldü. Zaten İran boyutunda bir ülkede bu çelişkilerin kapitalist bir çözümü olanaklı değildir.

İşte bu yüzden İslam Cumhuriyeti, on binlerce solcu aktivisti idam etmesine, yüz binlercesini tutsak edip işkenceden geçirmesine, bütün toplumu baskı altına alarak bütün yurttaşların haklarını sistematik biçimde her gün gasp etmesine karşın asla Pehlevi rejiminin yaptığı gibi toplumu sessiz bir mezarlığa dönüştüremedi. Bu anlamda bu ayaklanmanın temeli bu toplumsal çelişkilerin ifadesi, sonucu ve de onları yeniden üreten koşulu olan bizzat İslam Cumhuriyeti’dir.         

İran’ın içsel dinamikleri ve bölgede oynadığı rol açısından bakıldığında, bugünkü              muhalefet hareketinin muhtemel sonuçları ile 2009’daki muhalefet hareketinin sonuçları arasında bir karşılaştırma -bugünden- mümkün müdür?

Halk ayaklanmalarını ve protesto hareketlerini “dış güçler”, “dış mihraklar”, “üst akıl” gibi ne oldukları belirsiz, soyut varlıklara bağlamak totaliter rejimlerin ortak özellikleri arasındadır. Siyasal İslamcılar, bu “dış güçleri” biraz daha “somutluyor”: Bütün olumsuzlukların arkasında Batı, ABD veya İsrail, Siyonistler ve “emperyalistler” bulunur. 2009’da Hameney, Ahmedinejad ve bütün yönetim, ayaklanma için aynı şeyi söylüyordu. Türkiye’deki siyasal İslamcılar da öyle: Aymazca, 2009 Gezi ayaklanmasının arkasında eski müttefikleri siyasal İslamcı Gülen Hareketinin olduğunu bile iddia ettiler.

Ulusalcılar ve geleneksel “anti-emperyalist” sol da bu süreçlerde siyasal İslamcılara hep çanak tutar, onların geliştirmekten aciz olduğu ideolojik ve siyasal sahte-argümanları onlar için geliştirir (örneğin Suriye Devrimi’nin bastırılmasında nasıl da “solun” bir kesiminin siyasal İslam’ın iki rakip kanadından birini, Rusya destekli İran-Suriye-Hizbullah eksenini ABD destekli Suudi-BAE-AKP kanadına karşı desteklediğini, belirli bir kesiminin ise AKP’nin Rusya eksenine kaymasıyla bunları desteklediklerine tanık olduk).

Son ayaklanma ile 2009 ayaklanması arasındaki karşılaştırmaya gelirsek. Önce bunların benzerliklerinden söz etmek gerekir: Her ne kadar 2009 ayaklanması görünürde rejimin bir kanadını öteki kanadına karşı destekliyor gibi görünse de bu hareket birkaç gün içinde radikalleşti ve Hamaney (diktatör) şahsında tüm rejimi hedef aldığını ortaya koydu. Yine de muhalefet içinde bu hareketi, rejimin bir çeşit reforme edilmesi gibi gören unsurlar mevcuttu. Bu hareket ayrıca Tahran’da başladı ve belli başlı büyük kentlere yayıldı. Ben 2009 ayaklanmasını “orta sınıf” hareketi olarak tanımlayan görüşlere katılmıyorum. Bu görüşler, en iyi olasılıkla, sınıfı bir lonca, zümre veya gild gibi kavramsallaştıran anlayışlardır.

Benzer “çözümlemeler” Gezi ayaklanması için de yapıldı ve hâlâ yapılıyor. Keza birkaç gün önce Nevşin Mengü Birgün’deki köşesinde, 2009’u “İran’ın Gezisi”, bu ayaklanmayı ise densizce “lümpen” kesimlerin bir hareketi ve “1979 devrimi reload” olarak tanımladı. Bir başka benzerlik de bu hareketlerin ön saflarında kadınları ve gençleri görmektir. Bu her iki ayaklanmanın önemli ortak yanlarından biridir.

    Peki ya farklılıklar?

Bir haftadır süren gösteriler başından itibaren rejimin bütününü hedef aldı. Birilerinin yansıtmaya çalıştığı gibi bu hareket ilkin “salt yoksulluk ve pahalılığa karşı” başlayıp sonra “siyasallaşmadı”. Tersine, bizzat ilk günde Meşhed, Bovnurd ve Nişabur’da hemen “Kahrolsun Ruhani” ve “Kahrolsun Hameney” sloganları yükseldi.

Benzer biçimde “İslami Cumhuriyet İstemiyoruz”, “İslam Cumhuriyeti Yok Edilmelidir”, “Reformcu-Tutucu Oyununun Sonu Geldi” gibi sloganlarla doğrudan rejimin kalbini hedef aldığını gösterdi.

Keza rejim de yekpare, gerek rejim içi kanatlarıyla, gerek rejimden dışlanmış rejim yanlısı “muhalefetiyle” bu hareketi şiddetle kınadı, bunun ABD, İsrail ve Siyonistlerin kışkırtması ve İran’ı bölme planı olduğunu söyledi. Örneğin, “muhalif” ve “reformcu” geçinen Abbas Abdi rejimi, gösterileri kanla ve şiddetle bastırmaya çağırdı.

2009’dan bir farkı daha, bu harekette hiçbir biçimde dini bir slogan atılmıyor olmasıdır. 2009’da İslamcıların bir kanadı hâlâ ayaklanmaya egemen olmayı başarabiliyordu; bunu kitlelerin attığı “Allahüekber” sloganında görmek olanaklıydı. Ancak bu gösterilerde böyle bir şeyden eser yok.

Bu anlamda bu son ayaklanma talepler konusunda daha berrak: 2009’da rejimin hâlâ içeriden dönüştürülebileceği yanılsamasına kapılanlar olabilirdi. Ancak şimdiki ayaklanmaya katılanlar, İran’daki herhangi bir toplumsal açılma, ilerleme, özgürlüklerin genişlemesi, gönenç ve eşitliğin gelmesinin zorunlu koşulunun İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi olduğunu biliyor, bunu açıkça dile getirip bunun için mücadele ediyorlar. Göstericiler kapitalist molla rejiminin yoksulluklarının, yoksunluklarının ve felaket durumunda yaşadıklarının en önemli ve temel nedeni olduğunun bilincindedir.

Bunu “Kapitalist Molla, Paramızı Geri Ver” sloganında görmek mümkün. Aynı zamanda rejimin bölgedeki diğer siyasal İslamcı terörist örgütler ve yönetimlere para aktardığını, kendi varlığını sürdürmek için ülkeyi daha da büyük felaketlere sürüklediğinin farkındalar. Bu yüzden de rejimin “anti-emperyalist” mavallarının, İran’daki geniş kitleler arasında pek bir alıcısı bulunmuyor.

2009 ayaklanması, son çözümlemede, sonuçlarına ulaşamadan sönümlenen bir hareketti. Her şeyden öte İran’da siyasal İslam’ın yenilgiye uğraması, bölgede gerek “radikal” siyasal İslam’ı gerek siyasal İslam hareketinin bütün kanatlarını (“ılımlı” kanat dâhil) ciddi biçimde etkileyecektir.

Bugünkü ayaklanmanın başarılı olması, bölgede ne gibi değişikliklere yol açabilir?

İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi doğrudan “radikal” (Batı ve ABD karşıtı) siyasal İslam’ın yenilgisi anlamına gelir. Öte yandan bu aynı zamanda “ılımlı” siyasal İslam’ın da sonu demektir; zira “ılımlı” veya “reformcu” siyasal İslam nitelemesi, Batı’nın özellikle Rafsancani döneminde ortaya çıkan ve İran’ı dünya kapitalist sisteminin olağan bir parçasına dönüştürmek isteyen kanada verilen addır aslında.

Siyasal İslam, özellikle Suriye ve Irak’ta IŞİD ve diğer cihatçı güçlerin yaptıkları cinayetler yüzünden uluslararası kamuoyunda teşhir oldu; Suriye “iç savaş” sürecinde çözülme safhasına girdi. İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesi bu projenin defterinin bütünüyle dürülmesi sürecini hızlandıracaktır. Bölgeye barışın gelmesinin en önemli koşulu siyasal İslam belasının defedilmesidir. İslami rejimin devrilmesi bu yönde atılacak en önemli adımdır; zira siyasal İslam’ın yegâne devleti İran’daki İslam Cumhuriyeti’dir.

Bazı yorumcular İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesinin gerek İran’da gerek bölgede savaş ve çatışmaları tetikleyeceğini iddia ediyor. Bu yorumcular ve “uzmanlar” her nedense İslam Cumhuriyeti’nin bölgedeki savaşı kışkırtan ve körükleyen güçlerden biri olduğunu unutuveriyor. Bu savlar, Suudi Arabistan’da monarşinin yıkılması savaşa ve istikrarsızlığa yol açar savı kadar abestir: Nasıl ki Suudi Arabistan bölgedeki huzursuzluk, savaş ve istikrarsızlığın bir ayağıysa İslam Cumhuriyeti de öyledir.

Savaş çığırtkanı, halkın düşmanı bir yönetimin halkın devrimci gücüyle devrilmesinin istikrarsızlığa yol açacağını savlayanlar mevcut egemenlerle ortak çıkarlarını ve konumlarını seslendiriyorlar bana göre. İslam Cumhuriyeti’nin halk eliyle devrilip özgür ve eşit bir toplumun kurulması, bütün bölgenin de çehresini değiştirecektir. Kanımca Türkiye’den Filistin’e, Arabistan’dan Mısır’a özgürlükçü ve eşitlikçi dalganın etkilerini görebileceğiz o zaman.

Bir başka kaygı da “büyük güçlerin”, özellikle de ABD’nin bu işe el atacağı ve gelecekteki yönetimi belirleyeceği biçimindedir. Bana kalırsa, İslam Cumhuriyeti gibi faşist kapitalist bir devleti deviren ve sokaklarda durup kendi kaderini kendi eline alan bir halka müdahale etmek çok zordur. Ancak uluslararası kamuoyunun, özellikle de ilerici, sol, işçi, insan ve kadın hakları savunucularının bu devrimi desteklemesi de en az halkın gücü kadar önemli ve etkilidir.

Uluslararası sol şimdiden bu devrimci hareketle dayanışma içinde olduğunu ilan etmeli, ilerici, özgürlükçü ve eşitlikçi taleplerine sahip çıkmalı, bu desteğini çeşitli biçimlerde dile getirmelidir. İran’da devrimin zafere ulaşmasının gerek bölgede gerek dünyada olası bir etkisi de bu enternasyonal dayanışma ruhunu yeniden gerçek anlamda canlandırması olacaktır.

Yerli ve yabancı basında, protestocuların İran’ın Ortadoğu’daki savaşa aktarılan kaynaklara da itiraz ettiği yazıldı. Barış isteyenlere karşı önemli bir şiddet uygulayan AKP ve medyası ise bunu kendi Suriye politikasına dayanak yapmak istercesine, “Esad’a verilen desteğe itirazmış” gibi sundu? Mevcut muhalefetin nükleer silahlanma da dâhil olmak üzere İran’ın savaşa ayırdığı kaynaklara bütünlüklü bir itirazı var mı? Ya da İran’da bir barış hareketinden ve talebinden bahsedebilir miyiz? 

Bundan yaklaşık dokuz yıl önce, tam da İran’ın nükleer programıyla ilgili İslam Cumhuriyeti ile Batılı devletler arasındaki tansiyon iyice yükselmişken ve her iki taraftaki “şahinler” savaş tamtamları çalarken, üstelik İslam Cumhuriyeti nükleer programı “ulusal onur ve hak” sorunu olarak tanımlayıp nasyonalist duyguları kabartarak kendi konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken 1 Mayıs’ta Tahran Şirudi Stadyumu’ndan caddelere taşan on binlerce işçi “İnsan Onuruna Yakışır Bir Yaşam Bizim Yadsınamaz Hakkımızdır” sloganıyla yürüdü.

Bu slogan, rejimin “Nükleer Enerji Yadsınamaz Hakkımızdır” sloganına işçilerin verdiği karşılıktı. Aynı yürüyüşte ön safta üzerinde “Biz Nükleer Enerji İstemiyoruz, Biz İnsanca Yaşamak İstiyoruz” yazılı büyük bir döviz taşınıyordu.

Bu sloganlar yıllar içinde bütün çalışan kesimlerin mücadelelerinde öne çıktı; örneğin emekliler ve öğretmenlerin yürüyüşlerinde sıkça atılan sloganlardan biri “İnsanca Geçinmek, İnsan Onuru, Yadsınamaz Hakkımızdır” sloganıdır. İran halkı genç, eğitimli, donanımlı ve dünyayı takip eden bir halktır. İnternet ve iletişim çağında insanlara “yerli otomobil” veya “nükleer santral” yapmanın kerametlerinden söz edip bunların ülkeyi nasıl da kalkındırıp dünya devleri arasına soktuğu hikâyesine inandıramazsınız.

İnsanlar nükleer programın her şeyden önce İslam Cumhuriyeti’nin nükleer silah üretmesi için olduğunu, bunca yoksulluk varken kaynakların sonu belirsiz ve tüm ülkeyi savaş ve felaket eşiğine sürükleyecek bir macera için çarçur edilmesini kabul edemezdi.

Bu durum sanat eserlerinde de yankı buldu. Örneğin İranlı yeraltı rock topluluğu Kisok’un bir şarkısında, “sarı kek” üretimi sonrasında gerçekleştirilen “nükleer bayramı” tiye alıp Marie Antoinette’in sözüne nazire yaparak “akşam yiyecek ekmek bulamıyoruz, onun yerine sarı kek yiyoruz” deniyordu.

Ayrıca komünistler, özellikle de İran Komünist İşçi Partisi (İKİP), gerek çevre için yaratacağı tehlikelerden dolayı nükleer programı, bir savaş programı ve İslam Cumhuriyeti’nin kendi üzerindeki uluslararası baskıları güç yoluyla hafifletmesinin bir aracı olduğu için kesin biçimde eleştirip reddediyorlar. Buna karşın rejim yanlısı “muhalefet”, nasyonalistler ve ulusal solcular bu süreçte İslam Cumhuriyeti’nin nükleer programını, hatta nükleer silaha kavuşma “hakkını” canhıraşça savundular.

Zaten bunu yapmaları da beklenirdi; zira bu hareketler siyasi olarak İslami rejimle akrabalar ve ayna safta yer alıyorlar. Bunların en büyük argümanlarından biri, Türkiye’deki bazı “sol” çevrelerden de bildiğimiz “İsrail’in nükleer silahları var, peki İran’ın kendini savunması için neden olmasın?” biçimindeydi. İş, olası bir savaş durumunda İslam Cumhuriyeti’ni fiilen ve silahlı destekleyeceklerini açıklamaya dek gitti.

Hatta savaş tehlikesinin arttığı günlerde bazı “radikal” sol gruplar yurtdışındaki gösterilerinde “Kahrolsun İslam Cumhuriyeti” sloganını askıya aldı. Bu şekilde bu hareketler halkın gönenci, mutluluğu ve özgürlüğü ile ilgisiz olduklarını bir kez daha gösterdi. Zaten bunların mallarının halk arasında da pek alıcısı yok.

Suriye sorununa gelince; Erdoğan yönetiminin neyi nasıl “yorumlayıp” halka satmaya çalıştığının bence bir önemi yok. İşin aslı ben Türkiye’de aklı başında hiç kimsenin bu yönetimin sözlerini ve “kükremelerini” ciddiye aldığını sanmıyorum. Fırıldak hızıyla politika değişikliği yapmak politikasızlık ve çaresizliğin göstergesidir. AKP yönetiminin dış politikadaki çıkmazı zaten ortada; bu gibi çıkışlarla içerideki sıkışmışlığı gidermeye çalışıyor ama nafile. Bunu başka zaman konuşmak gerek tabii.

Ama İran’daki ayaklanmaya dönersek; nasıl ki halk nükleer programa yapılan yatırımların aslında rejimin kendi bekasını sağlama isteğinin bir stratejisi olduğunu biliyor ve buna karşı çıkıyorsa, rejimin Esad’ı desteklemesi, Lübnan Hizbullahı’nı palazlandırması ve bölgedeki İslamcı grupları desteklemesinin ne “direniş ekseni” ile ne de Filistin halkının davasıyla ilgisi olduğunu, bunun da rejimin kendi nüfuz alnını genişletmek, uluslararası alanda üzerindeki baskıları hafifletmek ve kendi bekasını sağlamak manevrası olduğunu biliyor ve buna karşı çıkıyor.

İran halkı bütün öteki ülke halklarıyla, buna İsrail halkı da dâhildir, barış içinde yaşamak istiyor. Silahlanma, terörizmi destekleme değil; yurttaşların gönenci, özgürlüğü ve mutluluğu için kaynak ayrılmasını istiyor. İslam Cumhuriyeti’nin savaş programı ve İslamcı terörist çeteleri desteklemek için tahsis ettiği kaynaklar, her şeyden önce yönetici kapitalist mollaların onlarca milyar dolarlık servetlerini ve bu servetin kaynağı olan hırsızlık ve yağmacılık düzenini korumak içindir.

Devrim dönemleri siyasal erkin yazgısının toplumun gündemine alındığı ve masaya yatırıldığı dönemlerdir. Bu durumda farklı siyasal hareketlerin devrime hâkim olmak ve onu kendi amaçları doğrultusunda dönüştürmek için çalışmaları kaçınılmazdır. Bunu şunun için söylüyorum: Gösterilerde zaman zaman “Gazze’yi, Lübnan’ı bırak, İran’a canım feda” biçiminde nasyonalist ve ayrımcı sloganlar atılıyor; son çözümlemede (Batı yanlısı) nasyonalizm, İran’daki üç ana siyasi hareketten biridir.

Ancak “Suriye’yi Bırak, Bizim Derdimize Bak” gibi bir slogan kendiliğinden nasyonalist bir slogan değil; İslam Cumhuriyeti’nin Esad rejimini desteklemesinin ve Ortadoğu politikasının bir eleştirisidir. Keza gösterilerde “Gazze veya İran, İnsana Zulme Son” tarzında sloganlar da atılıyor. Halkın İslam Cumhuriyeti’ne karşı haklı nefretini doğru ereğe yönlendirmek, devrimi özgür, eşit, gönençli, insancıl ve mutlu bir toplum kurma hedefine başarıyla ulaştırmak komünistlerin ellerinden öper.

(Devam edecek)

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler