Referandumda 'HAYIR' için kazanma stratejisi

SEÇTİKLERİMİZ - Deniz Yıldırım'ın ABC Gazetesindeki yazısı: Referandum için kazanma stratejisi

Referandumda 'HAYIR' için kazanma stratejisi

AKP ile MHP liderleri, Saray’ın himayesinde, ilgili partilerin vekillerinin bile görmeden imza attıkları “sır gibi” bir anayasa değişikliği teklifinde uzlaştı. Rejim değişikliğinde kritik eşikteyiz. Önümüzde önce Meclis oylaması, burada 330 ile 367 arasında evet oyu çıkması durumunda da bahar aylarında bir referandum süreci var.

Türkiye Saray’dan büyüktür. Türkiye’nin Saray’dan büyük siyasal birikimi partilerüstüdür ve bu her partiden yurttaşın ortaklığıyla birlikte görünürleştirilebilir. Biz bu toplamın enerjisini düşünerek, harekete geçirecek stratejiler üzerine bugünden kafa yorarak ilerleyebiliriz. Hesaplarımızı Anayasa paketi Meclis’ten geçecek ve referandum sandığı önümüze konulacak gibi düşünerek bugünden yapmalıyız.

Önce bir ara not: AKP’nin sandıkla ilişkisini biliyoruz. Ülkenin daimi olağanüstü hal koşullarında bu sandığa sürükleneceğini de. Dolayısıyla iki açıdan da anti-demokratik karakteri saptamadan ilerleyemeyiz. Birincisi; AKP-Bahçeli ittifakı olağan-demokratik koşullarda ülkeyi sandığa götürmüyor; ikincisi bu iki parti 7 Haziran’da sandığın sonuçlarına onay vermemiş olmakta ortaklaşıyor. Bu nedenle sandıkla ve sandığa giderken yaşanan gelişmelerle birlikte değerlendirdiğimizde karşımızda demokrasiyi araçlaştırmış bir ittifak var. Bu şartlarda sandığa gideceğiz, olağan-normal bir demokraside değil.

Dolayısıyla bir referandumdan çok plebisit taktiğiyle karşı karşıya olduğumuz da açık. Plebisit’i anti-demokratik bir iktidarın anti-demokratik uygulamalarını meşrulaştırmak için referandum taktiklerine, çoğunluk onayı demokrasiciliğine başvurması olarak tanımlayabiliriz. Bonapart yaptı, Hitler ziyadesiyle başvurdu. Öyleyse bu sandık dikta koşullarının sandığıdır.

Yine bu sandık kurulmadan önce yarışın eşitsiz olacağını, kampanya yapmanın epey zorlaşacağını da belirtmeliyiz. Muhalif medyanın neredeyse tamamen susturulduğu, iktidarın sahip olduğu muazzam devlet kaynaklarıyla propagandayı devletleştirdiği, başkanlığa karşı çıkmanın “milli” olmamakla, “terör”ü desteklemekle özdeşleştirildiği, ülkenin bir bölümünde nüfusun yoğun şekilde evini, şehrini terk ettiği koşullarda sandığa gideceğiz. Bunlar da sürecin olumsuz yanları.

Bunları saptamadan yapılacak bir referandum stratejisi önerisi; kıyıda yüzmek gibi. Oysa bu referandumda pozisyon geliştireceksek, sakin sularda değil fırtınalı havada kıyıdan epey uzakta olacağımızı görerek başlamalıyız.

Önümüzdeki Yollar

Bu noktada önümüzde iki yol var: ya “bu referanduma hukuksuz şekilde gidiliyor, boykot edelim” diyeceğiz; ya da bu referandum sürecini Saray Rejimi karşısında en geniş güç birikimini toplamak ve“kurucu meclis gibi örgütlenme” yolunda bir imkana çevirmek için kullanacağız. Ben ikincisinden yanayım. Kaybedeceksek bile siyasal olarak kazanıma dönüştürebiliriz. Diğer yandan tüm nesnel olumsuzluklara rağmen, kazanmamız da olası.

O zaman şimdi kazanma stratejisine bakalım. Türkiye’nin bir yol ayrımında olduğunu, Saray rejimi ve ittifaklarının her alanda ülkeyi çöküşe sürüklediğini saptıyoruz ve buna karşı yeni bir kurucu meclis gibi örgütlenerek laik, demokratik ve halkçı cumhuriyet programını iktidara taşımayı ana strateji olarak görüyoruz. Referandumu bu ana strateji yolunda önemli bir stratejik durak olarak değerlendirebilirsek kazanabiliriz. Şimdi bu perspektifle üstünlüklerimize, siyasal avantaja çevirebileceğimiz durumlara bakalım.

Üstünlüklerimiz

Birincisi, genel kuraldır, Türkiye’de iktisadi kötüleşme her koşulda iktidardaki partiye zarar verir. Krizler ve arkasından yaşanan büyük depremler bunun göstergesidir. AKP de 2001 krizinin ürünüdür. Bir kriz sonrası partisidir; “kalkınma” vurgusunu tabelaya çekmesi bununla ilgilidir. İktisadi seçmeni ideolojik seçmenin önündedir. AKP’nin yaptığı ise bu iktisadi seçmeni ideolojik olarak da dönüştürmek, Siyasal İslamcı projeye çekmek. Buna karşın kriz-oy kaybı denkleminden AKP de muaf değil. 3 Kasım 2002’den sonraki 14 yıllık iktidarı boyunca AKP’nin girdiği seçimlerde aldığı en düşük oy oranı yüzde 38’dir ve bu oran 2009 yerel seçimlerinde ortaya çıktı. “Teğet geçti” denilen 2008 krizinin hemen arkasından. Bugünkü ekonomik tablo 2008’den daha da kötü ve sosyal etkileri referandum sürecinde daha da belirginleşecek. Bu nedenle kampanya ekonomikleştirilmelidir. AKP krizlerde oy kaybetmektedir. Yine mümkündür.

İkincisi, AKP için bu referandumda en büyük dayanak noktası MHP; MHP üzerinden kurulan milliyetçi cephe siyasetinin sandıktan bir koalisyon olarak tescil ettirilmesi ve yeni rejimin buna göre düzenlenmesi amaçlanmakta. Buna karşın ben AKP’nin MHP ittifakını sayısal değil siyasal katkısıyla değerlendirmekten yanayım. AKP MHP’nin böyle bir oylamada karşı kampta yer almasının önüne geçerek aynı zamanda AKP tabanından sağdaki tek seçeneğin oy tercihine kayışların önüne de geçmeyi amaçladı; bu siyasal stratejidir. MHP’den gelecek sayısal katkıdan daha kritiktir.

Öyleyse bu son cümleden hareketle şuraya gelelim. Evet, karşımızda Türkiye sağının Türk-İslam Sentezi siyasetiyle ülkenin birikmiş tüm sorunlarını gizleme ve bu sorunları halka acı reçete ve sopa dayatarak çözme dışında seçeneği kalmamış bir blok var. Bu cepheyi yarmak zor görünse de; mümkün. Bu noktada MHP tabanıyla tavanı arasındaki mesafenin daha da açılması olasılığını dikkate alarak ve buna müdahale eden bir strateji belirlemeliyiz.

MHP’ye Dikkatli Bakalım

Düşünülenin aksine MHP tabanı AKP’leşmiş değildir. Temellendirelim. Türkiye 7 Haziran seçimlerini ve ardından 1 Kasım’ı yaşadı. MHP AKP ile koalisyon kurmadı; MHP seçmeninin tavrı belirli oranda partiyi cezalandırmak oldu. Oyları yüzde 16.3’ten yüzde 11.9’a düştü.

Doğru; yalnız giden oyların çoğunluğu 7 Haziran’da AKP’den gelmişti. İkincisi, tek bir MHP yok. MHP tabanını özellikle 90’larda yaşanan dönüşümle birlikte artık iki coğrafi ve ideolojik eksende ele almak gerekiyor. Buna göre bir; kentlerde, görece kıyılara yakın metropollerde yaşayan, Atatürk’le, cumhuriyetle ve laiklikle problemi olmayan, merkez sağın çöküşünden sonra MHP’lileşen, özetle Ege’de, Trakya’da, Marmara ve Akdeniz’de yoğunlaşan bir taban var. Bu tabanı Atatürk milliyetçileri olarak adlandırabiliriz. Bir de İç Anadolu ile Karadeniz Bölgesi’nde (bunu Kuzeydoğu Anadolu hattı olarak da görebiliriz) yoğunlaşan, AKP ile geçişkenliği yüksek damar var; bu damarı da milliyetçi muhafazakar taban olarak görelim.

MHP’nin 7 Haziran sonrası AKP’ye karşı olumsuz tutumunu cezalandırıp AKP’ye destek veren seçmen grubu bu ikinci tabandır; yani İç Anadolu ve Karadeniz ağırlıklı milliyetçi muhafazakar ve ağırlıkla da kırsal seçmen kitlesidir. MHP’nin 7 Haziran sonrası AKP’ye karşı tutumunu onaylayan ve yeniden MHP’ye oy veren ana taban ise birinci gruptur, Atatürk milliyetçileri olarak ifade ettiğimiz grup. Öyleyse bugün MHP yönetiminin üzerinde yükseldiği asıl seçmen kitlesi, ağırlık bakımından yönü Saray’a değil cumhuriyete açık bir kitledir.

Nereden çıkarıyoruz? İstatistiklere dayalı olgulardan. TÜİK’ten derlediğim sonuçları açalım, tezimizi daha görünürleştirelim. MHP 7 Haziran’da 80 vekil çıkardı; bu vekillerin içinde Marmara’nın payı yüzde 23.5; İç Anadolu’nun payı yüzde 22.5, Akdeniz’in payı yüzde 17.5 ve Karadeniz’in payı yüzde 12.5’ti. Oysa 1 Kasım’da tablo değişti; 40 vekil içinde yüzde 30’la birincilik Marmara ve Akdeniz’de, ikincilik ise yüzde 17.5 ile Ege bölgesi illerinde gerçekleşti. MHP’nin en fazla vekil kaybettiği bölgeler ise sırasıyla İç Anadolu ve Karadeniz oldu. 7 Haziran’da İç Anadolu’da 18 vekil çıkaran MHP, 1 Kasım’da 6 vekil çıkardı. 7 Haziran’da Karadeniz’de 10 vekil çıkaran MHP, 1 Kasım’da 1 vekil çıkardı. Özetle kaybedilen 40 vekilin 21’i bu iki bölgeden.

Bu şu demek: MHP seçmeninin 1 Kasım’da partisini AKP ile uzlaşmadığı için cezalandıran seçmen grubu, AKP ile geçişlilik halindeki İç Anadolu ve Karadeniz ağırlıklı milliyetçi muhafazakar tabandan. Geçen bu ittifaka geçmiş; kalanlarsa 1 Kasım’da da kalmış. MHP 1 Kasım tabanının ağırlığı bakımından bir Akdeniz, Marmara ve Ege partisi ve bu taban AKP’den çok AKP karşıtlığıyla geçişlilik haline yakın. MHP liderliğiyle tabanı arasındaki bu açı farkını hesaba katan strateji, Saray Rejimi karşısındaki “hayır” pozisyonunu güçlendirecek. CHP’nin mitinglerini, belediyesi MHP’de olan, 1 Kasım’da bile MHP’nin 3 vekil çıkardığı Adana’dan başlatması bu açıdan anlamlıdır.

Ancak buradan CHP’nin başkanlık stratejisindeki yanlışa gelelim. CHP ana zıtlık eksenini “bölünme”üstünden kurdu; AKP ile MHP de. CHP “başkanlık gelirse bölünürüz”, Saray ittifakı ise “gelmezse bölünürüz” diyor. CHP genişlemeci bir stratejinin imkanlarından yararlanmak istiyorsa kampanyanın eksenini buradan çıkarmalı. İki nedenle: birincisi; başkanlık adı altındaki rejim dönüşümü karşısında en geniş cepheyi oluşturmanın yolu birleştirmekten geçiyor; sadece korkutmaktan değil. Kampanyada birleştiren, Türkiye’yi de birleştirir. Seçmene pozitif bir gelecek mesajı verilmeli. MHP tabanının AKP karşıtı kesimlerine hitap etme gereğiyle bu birleştirilmeli.

İkincisi, bugün referandumun ana ekseninin 3 parti tarafından “bölünme” gündemiyle kurulması, zaten iyiden iyiye demokratik temsil süreçlerine yabancılaştırılmış, küstürülmüş Kürt seçmenler üstünde ters tepki yaratacak. Ülkenin temel sorunlarının derinleşeceği (evet) ve ülkenin temel sorunlarının düzeltileceği (hayır) gündemi ana zıtlık yapılmalı. Aksi halde kendisinin nesnesi haline getirildiği bir oylamada Kürt seçmenlerin sandığa gitmemesi, boykot etmesi olasılığı düşünüldüğünden de fazladır. Kaldı ki mevcut siyaset tarzı, bugün yaşadığımız krizlerin de, Saray’ın yöneldiği yeni ittifakların da Demirtaş’ın “seni başkan yaptırmayacağız” kampanyasının siyasal sonuçlarından bağımsız gelişmediğini görmekte de cesur olmalıdır.

Zor olan, aynı anda AKP-MHP milliyetçi bloğunu yarmaya çalışırken Kürt seçmeni de dışlanmış, ötelenmiş hissettirmeyecek dili, stratejiyi bulmaktır. Başta da belirttik. AKP ile MHP Türkiye’nin tüm sorunlarını acı reçete ve dikta ile çözmek istiyor. Şimdi bunu anayasa olarak oylatacaklar. Oysa çözeceklerini söyledikleri her sorun son 14 yılda AKP tarafından yaratıldı. Kendi yarattıkları sorunları şimdi zaten fiilen uyguladıkları, başbakanının AKP’li olduğu bir ortamda çözemiyorlarsa başkanlıkla hiç çözemezler. Hayır kampanyası bunu vurgulamalı, görünürleştirmeli. Çökertenler ile çözecekler arasındaki zıtlığa doğru politik bir hat içinde ilerlenmeli. Kriz, iç savaş, dikta dinamiklerinin karşısında bu hattı büyütmek; laik, demokratik ve halkçı bir cumhuriyet programının iktidarı için bu hattı “hayır” kampanyasının içeriğiyle güçlendirmek mümkün.

Diğer yandan AKP tabanı da başkanlık karşısında homojen değil. Vekillerin referandum sayısını sağlayacağını, fakat sahada başkanlık için herkesin aynı şevkle çalışmayacağını, özellikle AKP içindeki FETÖ yarılmasına ve yine Saray stratejisi karşısında Gül’cü pozisyona bağlı olarak söyleyebiliriz. Bu nedenle AKP de blok görülmemeli bu oylamada. Peki bu blok nasıl daha da çatlatılabilir?

Bloğu Çatlatacak Formüller

Formül bellidir. Hayır kampanyası kesinlikle kişiselleştirilmemeli, anti-Erdoğan ya da anti-dindarlık görünümüne sokulmamalı. Karşı cephedeki çelişkileri yumuşatıp yeniden Erdoğan etrafında seferber edecek her hamleden uzak durulmalı. Karşı cephenin kriz ve biriken sorunlar karşısında bir tek çözüm programı kaldı: başkanlık görünümlü rejim değişikliği. Bu da Erdoğan’ın şahsında toplanıyor. Bu tamam. Fakat krizler-sorunlar karşısında karşı cephenin bir “güçlü lider” hikayesi var; o da Erdoğan ve alıcısı var. Oysa hayır cephesinin lideri yok; daha doğrusu Erdoğan’la liderlik yarışından galip çıkabilecek bir lideri yok. Hayır cephesinin lideri yoksa; o zaman karşı cephenin argümanları da lidersizleştirilmeli. Tartışma zemini kişiye, Erdoğan’a değil; rejim değişikliğine, halkın ekonomik şartlarına, huzursuz ve güvensiz geleceğe karşı bir çıkış programına çekilmeli. Negatif ve kişi merkezli kampanyadan; pozitif ve program merkezli kampanyaya. Mümkün, şartları var.

Bir diğer önemli belirleyici faktör, hangi tutumun (Evet-Hayır) seçmeni sandık için daha iyi seferber edebileceği, basitleştirirsek, sandığa gitmesini sağlayabileceğidir. Genel seçimlerin yüzde 80’leri aşan yüksek katılım oranlarının aksine, özellikle AKP döneminde kurulan referandum tipi sandıklarda katılım oranları görece düşük. 2007’deki anayasa değişikliği referandumunda katılım yüzde 67.5’ti; 12 Eylül 2010 referandumunda bu oran yüzde 73.7 olarak gerçekleşti. Son olarak 10 Ağustos 2014 tarihli CB seçimlerinde de katılım yüzde 74.1’de kaldı. Her üç sandıktan da AKP’nin tercihleri galip çıktı. O halde sandığa gitmeyen kesimleri Hayır için seferber etmek çok daha kritiktir. Yurtdışı seçmenlerin özellikle Batı’da yükselen AKP karşıtı hava ile bu referandumda çok daha güçlü bir Erdoğan seferberliği göstereceği ve sandığa gidebileceği de olasılık olarak hesaba katılmalı.

Örgütlenme ve Kampanya

Örgütlenme ve kampanya boyutuna değinelim biraz daha.

CHP lideri bugüne kadar girdiği her seçimden yenilgiyle çıktı. Buna referandumlar da dahil. Fakat şartlar ve zaman, CHP’nin toptan strateji, program ve liderlik değiştirmesi için yeterli değil, uygun da değil. Bu ortamda yapılacak olan; CHP’nin geleceği için önerdiğim kurucu meclis gibi örgütlenme hamlesini, Hayır kampanyası eşliğinde başlatmaktır. CHP kendisini kampanyada kurucu meclis gibi aşağıdan, yerellerden başlayarak örgütlemeli ve Hayır için CHP’liliği aşan bir platform oluşturmalıdır. Bu platform Ekmek, Hürriyet ve Cumhuriyet Platformu adını alabilir. Herkesi birleştiren taleplerdir. Hayır kampanyasını birleştirici ve pozitif zeminde görünürleştirir. Sokağı, mahalleyi örgütler. Bu platformda “hayır”da ve slogandaki programda birleşenler yer bulmalı. Siyasi partiler, partileriyle ters düşen siyasetçiler, gazeteciler, kitle örgütleri, sendikalar, aydınlar. Her il ve ilçede bu platform ortak kampanya yürütmeli ve referandum sonucu ne olursa olsun, burada toplanan yeni kuvvet birikimi referandum sonrasının siyasetine taşınmalıdır. Kurucu meclisleşme hamlesinin en önemli imkanlarından birisidir.

Kampanyaya gelince. Yazı boyunca ifade ettik. AKP-MHP ittifakı Türkiye’yi uçuruma sürüyor. Ekonomi, iç politika, dış politika sorunları ortada ve tek reçeteleri var: başkanlık görünümlü dikta. Bu, gerçeklikle bağın koptuğunun ve çıkış reçetesinin kalmadığının da göstergesidir. Bu görünürleştirilmeli. Kampanya bunu görünürleştirmek için mizahileştirilmeli. Karşı tarafın argümanlarının ciddiyeti ve gerçekliği pozitif bir mizah diliyle sarsılmalı. “Başkanlık gelirse Tansiyon Düşecek”, “Başkanlık Gelirse Kimse Hastalanmayacak”, “Başkanlık Gelirse Kimse İşsiz Kalmayacak”, “Başkanlık Gelirse Dünyada Saygı Göreceğiz” gibi. Bu içerikte bir kampanya hem evetçi kampanyayı etkisizleştirme hem de 14 yıldır iktidar olan bir partinin bütün bunları neden yapmadığını sorgulama/sorgulatma imkanı yaratacak.

Evet zor; ama yapılmaz değil. Siyaset güç biriktirme işi. Sadece sayısal değil, siyasal gözlükle bakarsak referandumda kazanabiliriz. Sayısalda kaybetsek de siyasalda yükselebiliriz. 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler