Özelleştirme mi, kitlesel servet transferi mi ?

Yapılacak özelleştirmelerin büyük sermaye açısından bir vurgun, talan ve daha önemlisi yeni bir sermaye birikimi yolu ve kâr çıkarım alanı olduğu ve iktidar bloğunca hızlandırılan siyasal rejimin en önemli finansman kaynaklarından birini oluşturacağı ileri sürülebilir.

Özelleştirme mi, kitlesel servet transferi mi ?

Mustafa Durmuş

Bir Torba Yasa Özelleştirmesi Anatomisi’

Meclis 1 Ekim 2016 tarihine kadar tatile girerken çıkardığı son yasa, “torba yasa” olarak da bilinen “Türkiye Varlık Fonu Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” oldu.

Yasa Tasarısı Genel Kurul’da görüşülürken belediyelere kayyum atanması, rektör atamaları ve 35. madde düzenlemesi olarak da bilinen özel bütçeli kuruluşların özelleştirilmesi gibi maddeler, muhalefet partilerinin yoğun itirazları sonucunda tasarıdan çıkartıldı.

Ancak kabul edilen yasanın 75. Maddesi ile sermaye şirketlerine öyle yetkiler verildi ki doğanın, nehirlerin, derelerin, göllerin, hatta denizlerin sınırsız tahribatı ve talanının önü açılırken, böyle projelere yapılacak yasal itirazların da önü kapatıldı. Bu konu ve sermayeye verilen yeni yatırım teşviklerinin değerlendirmesini ayrıca yapacağız. Burada ele alacağımız konu tasarıdan çıkartılan özelleştirme konusu. Zira bir taktik hamle olarak iktidar partisinin geri çektiği anlaşılan bu konu Meclis tekrar açıldığında çok büyük bir ihtimalle tekrar gündeme getirilecek. Ayrıca bu torba yasa ile daha önce geri çekilen Türkiye Varlık A.Ş. ve T.Varlık Fonu’nun kurulması da gerçekleşecek. Bir bakıma geri çekilen maddeler “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” biçiminde bir işlev görüyor.

Tasarıdan çıkartılarak şimdilik gündemden düşürülen bu madde incelendiğinde, aslında bunun artık basit bir özelleştirme olarak adlandırılmasının yeterli olmayacağı, buna yeni bir ad vermek gerektiği (kamu mallarının ve hizmetlerinin olağanüstü hal altında özel sektöre transferi gibi) ortaya çıkıyor.

Bu yasada ilginç bir biçimde, bu madde ile tezat gibi gözüken ama gerçekte birbirini tamamlayan, bir başka madde yer alıyor. Yasalaşan metin içinde yer alan bu maddeye göre, İçişleri Bakanlığı’nın güvenlik gerekçesiyle ihtiyaç duyduğu kamu kurum ve kuruluşları, belediyeler ve İl Özel İdareleri dâhil mahalli idareler ve diğer kamu tüzel kişilerine ait taşınmazlar, kaynak veya irtifak hakları Bakanlar Kurulu kararıyla Hazine adına tescil ve İçişleri Bakanlığına tahsis edilecek.

Yani siyasal iktidar bir yandan neo liberalizmin en önemli ayağı olan özelleştirmeleri derinleştirerek sürdürerek ekonomiyi büyük sermaye grupları ve piyasalara bütünüyle teslim ederken, diğer yandan güvenlik gerekçesiyle her türlü kamusal taşınmazı İçişleri Bakanlığı’nın emrine tahsis ederek politik gücü merkezileştiriyor, tek elde topluyor, böylece güvenlikçi bir devlet konseptini tam olarak benimsediğini gösteriyor (bu arada devlet tarihinde görülmemiş bir restorasyona tabi tutuluyor).

Tasarıdan çıkartılan maddeye göre, Merkezi Yönetim Bütçesi kapsamında “Özel Bütçeli Kuruluşlar” sınıflandırması altında yer alan ve sayıları 200’ü aşan idarenin, talepte bulunmaları durumunda, ticari amaçlı kuruluşlardaki hisseleri ile varlıklarının özelleştirilmesi mümkün olabilecek.

Basında, sayılarının 110 civarında olduğu belirtilen bu idarelerin bazıları şunlar: Atatürk Orman Çiftliği Genel Müdürlüğü, Atatürk Kültür Merkezi, Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü, Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı, TRT, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü, Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü, Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu, GAP Başkanlığı, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü.

Ancak bizim bütçe sistemimizde II No’lu Cetvel ile düzenlenen ‘Özel Bütçeli Kuruluşlar’ arasında, ayrıca sayıları 103’ü bulan devlet üniversiteleri de var. Dolayısıyla özelleştirme kapsamına alınacak olan kuruluş sayısı gerçekte 200’ü aşıyor. Eğer bu madde tekrar gündeme gelirse, sadece 110 kuruluşun değil, üniversitelerin arazilerinin de (hatta kendilerinin de) özelleştirilmesinin önünde hiçbir engel kalmayacak.

Varlık” satışları önde

Çıkartılan madde, daha önceki torba yasalarda da olduğu gibi, muğlâk ifadeler içeriyor. Örneğin kuruluşların kendileri değil de, bu “kuruluşların ticari amaçlı kuruluşlardaki hisseleri” ifadesi yer alıyor. Böylece yapılacak özelleştirmenin bu kurumların ticari amaçlı kuruluşlardaki hisseleriyle sınırlı olacağı izlenimi veriliyor olsa da, özellikle muhalefet partilerinin de altını çizdiği gibi, uygulamada bunun tüm özel bütçeli idareleri kapsamasına almasının önünde hiçbir engel mevcut değil. Özellikle de “varlıklar” sözcüğü bu kuruluşların tüm varlıklarının özelleştirilebileceğini ortaya koyuyor.

Özelleştirme maddesi, muğlâklığın yanı sıra “bir taşla birkaç kuş vurabilecek esnekliğe” de sahip. Örneğin Türk Dil Kurumu ya da Türk Tarih Kurumu’nun özelleştirilmesi, bazı kesimlerce Atatürk’ün izlerinin silinmesine dönük bir operasyon olarak algılanıyor. Diğer taraftan İstanbul ve Ankara’da, başta Boğaziçi, Hacettepe, Gazi ve Ankara Üniversitesi gibi üniversitelerin şehir merkezlerindeki çok kıymetli arsalarının, arazilerinin bulunduğu ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün sahip olduğu arsa, arazi, bina gibi gayrimenkullerin çok değerli olduğu da biliniyor. Bu madde tekrar gündeme getirilip yasalaşırsa Özelleştirme İdaresi tarafından bu tür varlıklar çok zaman geçmeden özel sektöre satılabilir.

Bu madde ile düzenlenen böyle devasa bir özelleştirme girişimi, Atatürk Orman Çiftliği’nin içine kurulması öngörülen özel “Tema Park”, “Hayvanat Bahçesi” ya da “yeme, içme ve konaklama tesisleri” gibi tesisler; Ankara’da Çankaya, Gölbaşı ve Yenimahalle ilçelerinde yer alan 249 adet taşınmazın özelleştirme kapsamına alınması1, Sulama Birlikleri’nin özelleştirilmesi2 ve Haydarpaşa Garı’nın özelleştirileceği iddialarıyla birlikte düşünüldüğünde bunu sıradan bir özelleştirme olarak nitelemenin yetersizliği ortaya çıkıyor.

Özelleştirmeler neden yapılıyor?

Özelleştirmeler sadece Türkiye’de ve bugün yapılmıyor. Son 30 yıldır bu küresel bir olgu haline geldi. Ancak Dünyada özelleştirmelerin tarihi her ne kadar 1961 yılında Almanya’daki Volkswagen şirketinin özelleştirmesine kadar gitse de, asıl olarak 1979 yılında Britanya’da Thatcher Hükümeti ile başlatıldı.

Bu dönemin, kapitalizmin neo liberal aşamasına denk düşmesi tesadüf değil. Zira ‘Washington Uzlaşması’ olarak da adlandırılan ve neo liberalizmin anayasası sayılan Uzlaşma’nın 10 temel maddesinden biri özelleştirmelerin yapılması şartı.

Neo liberalizm ve özelleştirmeler

Washington Uzlaşması sonrasında Dünyada, başta özelleştirme uygulamaları ile kamu ekonomileri küçültüldü. Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) ve kamusal hizmetler özelleştirildi. Özelleştirme sadece mülkiyet devri ile değil, serbestleştirme- düzenlemeden vazgeçme, franchising, kullanma hakları, lisanslama, kamu-özel ortaklıkları gibi yöntemlerde her alanda yapılıyor. Özellikle de taşeronlaştırma özelleştirmenin en yaygın uygulamalarından biri oldu.

Harvey, “özelleştirmelerin; artan finansallaşma ve spekülasyon, her türlü krizin burjuvazi lehine manipülasyonu, açıktan devlet eliyle gelirin ve servetin burjuvazi lehine yeniden bölüştürülmesi olguları ile birlikte neo liberalizmin temel özelliklerinden biri” olduğunu ileri sürer3.

Kısaca, özelleştirme dalgası kendi başına ortaya çıkan bir olgu değil. Belli bir tarihsel dönemde ve kapitalist üretim tarzının iç çatışmalarının, sermaye birikim rejimindeki tıkanıklıkların ve bunun üst yapıda neden olduğu politik ve ana akım iktisat ideolojisindeki gelişmelerin bir ürünü olarak ortaya çıktı.

Neo liberal dönemde sınıfsal güç dengelerinde ve kapitalist devlet anlayışında önemli değişiklikler meydana geldi. Bu bağlamda özelleştirmeler emek-sermaye güç ilişkisinde emeği iyice gerileten sermayenin hem yeni birikim ve güç araçları, hem de kapitalist krizden çıkış yolları oldu. Bu gelişmeler sosyal devletlerin günümüzde içine girdikleri paradigma değişikliğinin ve beraberindeki kamusallık anlayışındaki değişimin ve özelleştirmelerin de arka planını oluşturuyor.

Uygulamada, 1988-2010 yılları arasında, dünyada toplam 2 trilyon 352 milyar dolarlık özelleştirme yapıldığına tanık oluyoruz. Özelleştirme uygulamalarının % 44’ü AB ülkeleri, kalan % 56’sı diğer ülkeler tarafından gerçekleştirildi4.

Türkiye’de ise, 1986- 2016 yılları arasında yapılmış olan 68 milyar dolarlık özelleştirmenin % 87. 9’u AKP Hükümetleri döneminde yapıldı5. Yani AKP sadece en fazla dış kredi kullanan ve faiz ödeyen, dış borç stokunu dört kat artıran değil, aynı zamanda en fazla özelleştirme yapan parti unvanına sahip.

Savımıza geri dönelim: Türkiye’de özelleştirmeler açısından gelinen nokta itibariyle, bu operasyonlar sıradan “özelleştirmeler” değilse, nedir? Böyle büyük çapta ekonomik, siyasal ve sosyal sonuçlar yaratacak bir girişim ne tür bir ihtiyaçtan ya da amaçtan kaynaklanıyor olabilir?

Bu sorunun yanıtlanabilmesi için öncelikle özelleştirme savunucularının gerekçelerinin neler olduğuna kısaca da olsa bakmak ve bunların özellikle de son özelleştirme girişimi açısından geçerli olup olmadığını ortaya koymak gerekiyor.

Özelleştirme gerekçeleri: Yaratılan algılar ve gerçekler

Dünyada ve Türkiye’de özelleştirme yanlısı akademisyenler, politikacılar ve bürokratlar özelleştirme gerekçelerini şöyle sıralıyorlar:

Özelleştirme kamuca iyi işletilmeyen kamusal işletmelerin ve tesislerin ulusal ekonomiye tekrar kazandırılmasını ve sermayenin tabana yayılmasını sağlıyor.

Bu gerekçenin ekonomiye kazandırma kısmı söz konusu geri çekilen maddenin gerekçesinde de aynen yer alıyor. Bundan kasıt eğer bu tesisleri kamudan alıp, sınırlı bir sermaye grubuna vermek ise amacın hâsıl olduğu söylenebilir. Oysa ekonominin sadece dar bir sermaye grubundan ibaret olmadığı, başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere tüm üretici ve tüketici sınıf ve katmanlardan oluştuğu bir gerçek. Bu bağlamda özelleştirme sonucunda toplumun bir bütün olarak refahının artmış olması, işçilerin emekçilerin, küçük üreticilerin yaşam standartlarının iyileşmesi, ücretlerinin, gelirlerinin ve istihdamın artması gerekir.

Oysa dünyanın hiçbir ülkesinde de olmadığı gibi, Türkiye’de de özelleştirmeler sonrasında bu geniş toplumsal kesimlerin durumlarında bir iyileşme olmadı, tam tersine düşen ücretler ve artan örgütsüzlük nedeniyle yoksulluk, işsizlik, intiharlar arttı, toplumsal refah azaldı, buna karşılık bu tesisleri alan yerli ve yabancı az sayıda sermaye grubunun zenginliği daha da arttı.

Örneğin Türkiye’de 2003 -2014 yılları arasında yapılan 1715 özelleştirme işleminin tutarı olan 54 milyar dolarlık özelleştirmenin 35 milyar dolarlık kısmı (% 65’i) 10 büyük şirket ya da 50 milyar dolardan fazlası (% 93’ü) sadece 50 şirket tarafından gerçekleştirildi. Bu özelleştirmelerin % 56’sının tesis ve varlık satışı ya da devri biçiminde yapıldığı6 göz önüne alındığında, bu operasyonların, asıl olarak, rant değeri yüksek olan varlıkların (arsa, arazi vb) az sayıda sermaye grubuna transfer etmeye yaradığı, bu araziler üzerinde kurulan tesislerin birçoğunun yıkılarak yerlerine rantı yüksek inşaat projelerinin yapıldığı, böylece de bu operasyonların ne ekonomiye kazandırma, ne de sermayeyi tabana yaymak ile ilgili olmadığı ileri sürülebilir.

Özelleştirmelerde yabancı sermayenin durumuna ilişkin veriler de oldukça çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor: 1986-2010 döneminde blok satış yöntemiyle gerçekleştirilen ve özelleştirme bedeli 1 milyon doların üzerinde olan 96 adet özelleştirilmiş tesisin 24’ü kısmen veya tamamen yabancılara satıldı. Yabancılara kısıtlayıcı bir uygulama getirilmedi. 46’sı kısmen veya tamamen özelleştirme sonrasında el değiştirdi. 6’sı TMSF bünyesinde, tekrar kamuya döndü. 16’sı yerli firmalarca satın alındığı halde, özelleştirme sonrasında yapılan satışlarla şu anda kısmen veya tamamen yabancı sermayenin mülkiyetinde7. Yaklaşık 26 milyar dolarlık özelleştirmenin % 65’lik bölümü yerlilere, % 35’lik bölümü yabancılara satıldı8.

Bu bağlamda, özel bütçeli kuruluşların özelleştirilmesinin ulusal ekonomiye kazandırılmasından ya da zenginliklerin tabana yayılmasından söz edebilmek mümkün değil. Bu kuruluşların üretici KİT’ler olmadığı da dikkate alındığında, özelleştirme bunların çok değerli varlıklarının (arsa, arazi, doğal kaynak vb) yine az sayıda sermaye grubuna, muhtemelen de değerinin altında bedellerle transfer edilmesiyle sınırlı kalacaktır.

KİT’ler zarar ediyor, bu da devlet bütçesi üzerinde ciddi bir yük oluşturuyor. Bu kuruluşlar, eğer özel sektör onları kârlı hale getirebilirse, satılabilirler. KİT’ler kârlı olsalar bile hükümet onları satabilir zira devlet mali olarak daha iyi bir durumda olabilir.

Bu argümanın temel varsayımı, özelleştirilmiş firmaların daha yüksek yönetsel etkinliğe sahip olacağı, dolayısıyla da özelleştirme ile bu firmaların piyasa değerlerinin artacağıdır.

Zarar eden bir kamu işletmesinin özelleştirme sonucunda pozitif bir fiyata satılması halinde devlet hazinesinin mali durumunun daha iyiye gitmesi beklenebilir9. Ancak burada KİT’lerin satış fiyatlarının onların gerçek değerini yansıtıp yansıtmadığı sorusu çok önemlidir. Bu amaçla normalde Batıda yapılan özelleştirmelerde, özelleştirme ile elde edilecek gelirler devlet tahvili getirisi ile iskonto edilerek hesaplanıyor ve KİT’in fiyatı buna göre belirleniyor. Diğer yandan fiili satış fiyatlarına bakıldığında, genelde KİT’lerin değerlerinin altında bir fiyata satıldıkları görülüyor. Bu durum Türkiye’de yapılmış olan birçok özelleştirme için de geçerli bir durum.

KİT’lerin gerçekten zararda olup olmadıkları ya da bütçe üzerinde yük oluşturup oluşturmadıkları geçmişte çok tartışılmış bir konu. Bu konuda, Türkiye’deki KİT’lerin kaynak yaratamadıkları ve finansman açıkları nedeniyle kamuya yük oldukları hipotezini test etmek amacı ile hazırlanmış olan bir yüksek lisans tezinin10 bulguları yaratılan algının tersi yönünde.

Bu teze göre, KİT’ler 1994-2008 dönemindeki faaliyetlerinden önemli miktarda olağan kâr ve fon sağladılar. KİT’lerin yatırımlar dışında finansman açıkları mevcut değil. Görev zararı alacakları ve Hazineye yapmış oldukları temettü ödemeleri toplamı ile merkezi yönetim bütçesinden KİT’lere yapılan sermaye ödemesi toplamını birbirine eşit. Yani kamuya yük oluşturmuyorlar. Sadece yatırımlarının finansmanı için yeterli miktarda sermaye artışı sağlayamadıkları için ticari banka kredisi kullanıyorlar.

Bu çalışma ile, KİT’lerin likit varlık fazlalarının ve Hazine’ye yapılacak temettü ödemelerinin aktarılacağı bir “KİT Finansman Fonu” kurulması ve teşebbüslerin sermaye ve borçlanma ihtiyaçlarının bu fondan karşılanması halinde, KİT’lerin kendi kendilerine yetebilecek bir mali yeterlilikte olduğu, sonucuna ulaşılıyor.

Durum böyle iken zararlı ya da kârlı olup olmadıklarına bakılıp bakılmaksızın, bütçeye ağır bir yük oluşturdukları yönünde yaratılan algı ile KİT’lerin son 15 yıldır özelleştirilmelerinin asıl nedeni, bu yolla yeni bir vurgun ve avanta alanı, adeta çağdaş bir ilkel sermaye birikimi sağlamak olarak karşımıza çıkıyor. Kaldı ki tarihsel olarak burjuvazinin Türkiye’de devletin sırtından palazlanmayı bir hayat tarzı olarak seçmek gibi bir alışkanlığının olduğu da iyi biliniyor.

Bu bağlamda söz konusu özel bütçeli kuruluşların zarar kriterine göre özelleştirilecekleri ileri sürülemez. Bir çoğu bu kriter ile değerlendirilemeyecek kamusal hizmet üretirken, TPAO gibi kuruluşlar kârlı kuruluşlardır.

Özelleştirme gelirleriyle bütçe açıkları kapatılıyor. Yani özelleştirme gelir yaratma ihtiyacından kaynaklanıyor.

Yapılan 3 yıllık Orta Vadeli Plan’larda bütçe açıklarının nasıl kapatılacağı açıklanırken özelleştirme gelirlerinin de kullanılacağı belirtiliyor. Ancak AKP Hükümetlerinin en çok övündükleri konuların başında sıkı “mali disiplin” geliyor. Nitekim Türkiye, diğer ülkelerle kıyaslandığında bütçe açığı % 3’ün altında ve faiz dışı fazlası % 1-2 arasında olan nadir ülkelerden biri. Bu anlamda Türkiye’nin özelleştirme yapılmasını gerektirecek bir bütçe açığı mevcut değil.

Ayrıca bütçe açığını özelleştirmeler yoluyla kapatmak, sermayeyi vergileyemeyen devletin, özelleştirmeyi kestirme yoldan gelir kaynağı sağlamanın, devletin mali krizini aşmanın yöntemi olarak seçtiği anlamına geliyor. Keza hükümetin özelleştirmelerden sağladığı gelirleri rantiye kesimlere borç geri ödemesi ve faiz ödemesinde kullanarak onlara ciddi bir kaynak transferinde bulunması demek. Bu anlamda bu yolla açık kapatmak bedelin doğrudan halka ödettirilmesidir.

Kaldı ki bu maddede düzenlendiği kadarıyla özelleştirme gelirlerinin % 5’inin Özelleştirme İdaresi’ne bırakılacağı, kalanın ilgili idareye aktarılacağı hükmü yer alıyor. Böylece bu gelirlerin açık kapatmada kullanılmayacağı dolaylı bir biçimde ifade ediliyor. Bu gerekçe açısından da yeni özelleştirmelerin savunulması mümkün değil.

Özelleştirme kamudaki aşırı şişkin istihdamı azaltıyor, verimliliği artırıyor, özel sektör ile kıyaslandığında ücret ve sosyal hakları aşırı yüksek kamu çalışanları lehine olan haksızlığı düzeltiyor.

Türkiye ekonomisinin istihdam yapısındaki değişime bakıldığında bu argümanın ne denli geçersiz olduğu ortaya çıkar. Öyle ki 1994 yılında KİT’ler toplam istihdamın % 3,5’unu (katma değerin % 9’unu, sabit sermaye yatırımlarının %13’ünü, ödenen dolaylı ve dolaysız vergilerin % 30’unu) gerçekleştirirken, 2008 yılında bu oran % 1’e (katma değerin %1,5’ ine, yatırımların % 2’ sine, dolaylı ve dolaysız vergi ödemelerinin %3,8’ ine) düştü11. Bugün ise bu katkılar çok daha düşük düzeyde. Zira KİT’ler bu süreçte birçok mal ve hizmetin üretiminden tamamen çekildiler. Böylece kamuda aşırı şişkin bir istihdamdan söz etmek mümkün değil.

Kaldı ki son birkaç yıldır kamuda çalıştırılanlar doğrudan üretim ve hizmet sunumu yerine bunları denetleyen konumundaki asker, polis, güvenlik görevlisi, diyanet görevlisi, vergi elemanı ya da yargı mensubu pozisyonlarında çalıştırılıyorlar. Buralarda ciddi bir şişkinlik varken, özel bütçeli kuruluşların, aşırı şişkin istihdam nedeniyle özelleştirilmesini haklı gösterebilmek mümkün değil.

Kamu ve özel sektör işçilerinin gelir ve kazanımları arasındaki fark (hızla kapandığı için gerçekte, özellikle de son dönemlerde, kamu emekçilerinin zenginleştiklerini ileri sürmek mümkün değil) büyük ölçüde bir yandan kamu sektöründeki istihdam ve ücretlere ilişkin yasal düzenlemelerden ve diğer taraftan da özel sektörde mevcut piyasa sürümlü yapıların bir sonucu olan erkek- kadın ve etnik kimlik ya da yerli-yabancı ayrımcılığından kaynaklanıyor.

Son tahlilde iki sektör arasında farklılık doğuyor, zira kamudaki sendikalaşma oranı özel sektörden yaklaşık 10 kat daha yüksek. Son dönemlere kadar kamu sendikaları, devlet personel rejiminin sağladığı göreli güvenceler sayesinde de, genelde özel sektördekilere göre daha dirençli bir politik duruş sergileyebiliyorlardı. Bu gücü zayıflatmak isteyenler kamu emekçilerini hedef gösteriyorlar. Onların kazanımlarının çok yüksek olduğu propagandasıyla bu kazanımların azaltılması gerektiğini ileri sürüyorlar. Eğer kamu emekçilerinin sendikaları zayıflarsa, özel sektör işverenleri özel sektör işçilerinin ücretlerini ve sosyal kazanımlarını daha da baskılayabileceklerdir.

Aşırı şişkin kamusal istihdam ve ücret farklılığı savı yeni özelleştirmeler için haklı bir gerekçe oluşturamadığında, bu bağlamda özelleştirmenin açıkça söylenmeyen bir amacı ortaya çıkıyor: İşçi sendikalarının ekonomik ve siyasal güçlerini zayıflatmak ve işçileri örgütsüzleştirmek.

Kamu hizmetleri nitelik açısından son derece kötü durumda, bu hizmetler ancak özelleştirilerek iyileştirilebilirler.

Kamu hizmetlerinin niteliksizleştiği ve ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu bir gerçek. Ama bunun nedeni bu hizmetlerin, yerelin gerçek ihtiyacını karşılamaktan uzak ve yukarıdan aşağıya belirlenmiş olması, yeterince fonlanmaması ve hesap verilebilirliğinin olmaması. Bu durum onların özelleştirilmelerini gerektirmez. Bu hizmetler yerinden-demokratik ve katılımcı bir bütçeleme anlayışıyla ve yeterli kaynak tahsisi yapıldığında son derece nitelikli hale getirilebilirler. Kamusal hizmetlerin savunulması, onların mevcut konumlarının savunulması anlamına da gelmez, daha iyi olmaları için mücadele edilmesi gerektiği anlamına gelir.

Kaldı ki, özelleştirme yanlıları her zaman özelleştirmenin sağlayacağı rekabet ve etkinlik artışına vurgu yapsalar da, özelleştirmeler sıklıkla hizmet maliyetlerinin artmasına, buna rağmen hizmet kalitesinin düşmesine neden oldu.

Tasarıda yer aldığı biçimiyle DSİ, TDK ya da TTK gibi kurumların özelleştirilmesinin bu kurumların sunduğu hizmetin kalitesini artırması beklenemeyeceğinden, bu özelleştirme de bu gerekçe de haklı bir gerekçe değildir.

Kamu işletmeleri verimli, kârlı ve iktisadi olarak etkin değil, özelleştirmeler kârlılığı ve verimliliği artırıyor.

Bu gerekçe KİT’lerin rekabete açık olmadığı, oysa iktisadi etkinlik ve verimlilik için rekabetçi bir ortamın gerekli olduğu, ayrıca kamuda kâr güdüsünün olmaması ve KİT’lerin örgütsel kültürünün müşteri yönlü değil, kamu yararı yönlü olması nedeniyle maliyetlerin aşırı şiştiği, tüm bu olumsuzlukların ancak bu kuruluşların özelleştirilmesiyle ortadan kaldırılabileceği biçimindeki piyasa mekanizmasını fetişleştiren bir ana akım iktisat düşüncesine dayanıyor.

Diğer yandan kamu ve özel sektör işletmeleri arasında etkinlik ya da verimlilik tartışması yapmak bazı nedenlerden dolayı doğru değil.

İlk olarak, bugün artık özelleştirmenin anlamlı bir iktisadi gerekçesinin olmadığı, başta Dünya Bankası olmak üzere, bir çok uluslar arası örgüt tarafından kabul ediliyor . Yani kamu mülkiyetinin tasfiyesinin teorik ya da ampirik haklı bir dayanağı yok. Bu tamamıyla ideolojik- politik bir tavır. Keza ana akım iktisatçıların bir kısmı dahi etkinliğin mülkiyet biçiminden ziyade piyasalardaki rekabetin işlerliğiyle ilgili bir husus olduğuna inanıyorlar12. Etkinliği önleyen,” asimetrik bilgi”, “vekâlet” ve “bedavacılık” sorunu gibi sorunlar Enron Skandalı ve 2008 krizi örneklerinden de görüldüğü gibi büyük özel girişimler için de söz konusu.

İkinci olarak KİT’ler, özel tekeller gibi tekel kârı elde etmek zorunda değil. “Marjinal ya da ortalama maliyet fiyatlaması” ve “çapraz sübvansiyon” yoluyla ve normal bir kârla üretimlerini sürdürebilirler13. Ayrıca aynı sektörde kıyaslanabilir bir özel sektör firması bulmak zordur (TCDD hangi özel sektör kuruluşuyla kıyaslanabilir? ). Kamu girişimleri rakip olmaktan ziyade tamamlayıcı mal üretiyorlar. Keza eğitim, sağlık gibi, çıktısının tanımlanmasının çok zor olduğu hizmetlerde kamu- özel sektör verimliliği kıyaslaması yapmak fiilen mümkün değil.

Üçüncü olarak, KİT’lerin amacı ticari kârın maksimize edilmekten ziyade ürettikleri ürün ya da hizmetin topluma sağladığı net toplumsal faydanın maksimize edilmesidir14. Yani kamucu bir toplu taşım şirketi kâr etmeyerek, hatta zarar ederek düşük ücretle ya da sıfır ücretle yolcu taşıdığında, özellikle düşük gelirli gruplar açısından sağladığı toplumsal fayda ile kâr amacının çok üzerinde toplumsal bir işlev görebilir. Bunun dünyada örnekleri mevcut. Burada çapraz sübvansiyon denilen, yani devletin kârlı bir bankasından aktarılan kaynakla ya da doğrudan vergilerle bu zarar sübvanse edilebilir.

Böyle demokratik bir işleyişe sahip olması koşulu altında kamu iktisadi teşebbüslerinin işleyişi ile piyasa etkinliğinin yerine “toplumsal etkinlik” 15 ihtiyacını ön plana çıkartmak yararlı olur. Böylece kısa vadeli özel kârın maksimizasyonu, yerini kamu yararının maksimizasyonuna bırakır.

Kaldı ki, Türkiye’de yapılan özelleştirmelerin sonrasında zararlı KİT’lerin kâra geçtikleri iddiası tam olarak doğru değil. Öyle ki 1986-2008 arasındaki dönemde Türkiye’de özelleştirilen 78 şirketten sadece 18 şirket (özelleştirmeden önce zarar ederken), özelleştirme sonrasında kâr etmeye başladı. 11 şirket özelleştirmeden önce kâr ederken, sonrasında zarar etti. 7 şirket ise özelleştirme öncesinde ve sonrasında zarar etti16.

Hizmetler açısından da benzer bir durum söz konusu. Örneğin kâr amaçlı özel sağlık hizmetlerinin kamusal sağlık hizmetlerine göre daha etkin sunulduğu iddiası kanıtlanamayan bir inanç.

Nitekim ABD’de yapılan çalışmalar tersini, örneğin kâr amaçlı sağlık programlarının 14 önemli sağlık kalitesi göstergesinde kamuca sunulana göre daha düşük çıktığını ortaya koyuyor. Hizmetin yüksek becerili personel ile yürütüldüğü bir sektörde kârı yükseltmenin yolu bu personel sayısını ya da hasta başına ayrılan zamanı azaltmak olduğundan bu sonuçlar sürpriz değil. Özel sağlık hizmetlerindeki çok yüksek işlem maliyetleri mevcut (özendirme ve reklam, sigortalama, muhasebe, faturalama, kayıt tutulması ve hasar ödemesi, muhasebe ve odit maliyetleri vs). Bu oran ABD’ de 1 dolar başına 33 cent civarında17.

Özel sağlık hizmetlerinin artan maliyetlerinden, özel tren işletmeciliğine verilen devlet sübvansiyonlarına kadar uygulama, etkinliğin-verimliliğin özelleştirme ile sağlanacağı yönündeki görüşün çok abartılı olduğunu ortaya koyuyor.

Örneğin Britanya Demiryolları İdaresi’nce yayımlanan bir rapora göre18, devlete ait Doğu Yakası Demiryolu Hizmeti (East Coast Rail Service) sayıları 15’i bulan aynı alandaki özel şirkete nazaran çok daha az kamusal sübvansiyona ihtiyaç duyuyor. Bu durum özel sektörün daha etkin ve dinamik olduğu, kamunun ise israfçı ve yavaş olduğu ve dışlama etkisi yarattığı dolayısıyla da işletmelerin özel sektörce yapılması gerektiği efsanesini yıkıyor. Keza sağlık hizmetleri özelleştirmenin çok fazla olduğu ülkelerde tipik bir biçimde çok daha pahalı. 2008 yılında ABD’de kişi başı sağlık harcaması 7,000 dolar. Britanya’da Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) altında ise maliyet bunun yarısı kadar. Kaldı ki ABD, vatandaşının ortalama ömür süresi açısından gelişmişler içinde en düşük durumda.

Hasta ile doktor arasındaki bilgi asimetrisinin varlığı, hizmet sunucularının bir kısmının tekelci konumu, sözleşmelerin yapılabilirlik ve izlenebilirlik zorluğu ve maliyetleri, özel sağlık sigortacı şirketlerin etik dışı davranışlarına neden olan teşviklerin çokluğu gibi faktörler, özel sağlık hizmeti sunumunu, kamu ile kıyaslandığında, daha az maliyet etkin (pahalı) yapıyor.

Buna rağmen dünyanın hali hazırda en etkin sağlık sistemlerinden biri olan Britanya Sağlık Sistemi’nin özelleştiriliyor olması, özelleştirmenin verimlilik gerekçesiyle yapılmadığını gösteriyor.

Keza, Kanada’da yapılan bir çalışma’ya göre19, 1 dolarlık bir kamusal eğitim, sağlık ve sosyal hizmet harcaması toplam hâsılaya 87 centlik bir katkı sağlıyor.

Kısaca hemen tüm sektörlerde ekonomik büyümeye, sanayileşmeye, yoksulluğun ve gelir adaletsizliğinin azaltılmasına, kısacası toplumsal ihtiyaçları karşılamaya dönük kamu harcamaları ve kamusal hizmetin, ekonomik gelişmeye katkısının oldukça önemli boyutlarda olduğu görülüyor

Yukarıda sıralanan gerekçelerin büyük bir kısmı sadece göstermelikse, özelleştirmeyi gerektiren bilimsel iktisadi nedenler söz konusu değilse, özelleştirme fetişizmi nereden kaynaklanıyor, özelleştirmelerin asıl nedeni ya da nedenleri neler? Bu bağlamda Türkiye’deki son özelleştirme paketinin arkasında hangi amaç ya da niyetler yatıyor?

Özelleştirme nedenleri özelleştirilen kamusal mal ya da hizmete göre değişebiliyor.

Bunun en somut örneklerinden biri eğitimin özelleştirilmesi. Eğitimin, üniversitelerin özelleştirilmesinin, ticarileştirilmesinin bir nedeni sermayeye yeni kârlı alanlar açarak sermaye birikimini hızlandırmak (üniversitelerin bir ticari şirket gibi işletilebileceği fikrine dayalı ‘Yeni Kamu Yönetimi Modeli’, yüksek öğretim pazarının oluşturulması ve sektörün finansallaşmaya açılması).

Diğer yandan eğitimde özelleştirme özgün bir biçimde insanların, halkın düşünce biçimlerinin denetlenmesi demek. 1970’lerde başta Şili’de (Pinoche dönemi) olmak üzere dünyada böyle bir öznel bir ideolojik amaçlı eğitim özelleştirmeleri yaşandı. Günümüzde ABD’de giderek geleneksel kamusal eğitim kurumlarının yerini alan ‘Charter Okulları’nın kökleri de 1970’li yıllarda Dünya Bankası’nın Şili’ye neo liberalizmin bakteri üretme laboratuarı olarak önerdiği bu projeye dayanıyor20.

Bu modeli içeren bir eğitimde özelleştirme projesi faşist diktatörlerin iktidara getirildiği diğer Latin Amerika ülkelerine ve sonrasında Asya ve Afrika’nın sıkıntılı ekonomilerine yaygınlaştırıldı. Thatcher bu özelleştirme modelini Avrupa’ya getiren ve ardından eski sosyalist ülkelere taşıyan isim oldu. 1990’larda Clinton tarafından kabul edilen Charter yanlısı yasa Bush ve Obama’nın eğitimin özelleştirilmesi uygulamalarının da önünü açtı.

Türkiye’de söz konusu torba yasa ile öngörülen çok büyük çaplı özelleştirmelerin büyük ölçüde çok özel bir ihtiyaçtan kaynaklandığı ileri sürülebilir. Bu ihtiyacın ne olduğunu anlayabilmek için aynı tasarıda düzenlenen Türkiye Varlık Fonu’nun kurulmasına ait maddeye ve gerekçesine bakmak yeterli. Zira aynı günlerde gündeme getirilmiş bu iki konunun birbirinden bağımsız olması mümkün değildir.

Nitekim daha önceki bir yazımızda da21 detaylı bir biçimde aktardığımız gibi, başta özelleştirme gelirleri olmak üzere çok sayıda yeni yaratılacak kamusal fon bu büyük havuza aktarılacak ve bu fonda oluşacak para, içinden geçmekte olduğumuz dönemin rejiminin kuruluşu ve ayakta kalabilmesi için adeta bütçeye paralel ve denetimden uzak bir biçimde, iktidar bloğu tarafından, hem siyasal ve ekonomik, hem de sosyal ve uluslar arası amaçlar doğrultusunda kullanılabilecektir.

Üretici olmayan bu 200’ü aşkın özel bütçeli kuruluşun özelleştirilmesi, bunlara ait zengin varlıkların satışının bu Fon’a aktarılması amacıyla yapılabilecektir. Bunun dışında kamunun küçültülerek halka dönük hizmetlerin azaltılması ya da sendikaların etkisizleştirilmesi, iktidar çevresindeki sermaye gruplarının daha da zenginleştirilmesi gibi etkenler de söz konusudur.

Özelleştirmeler ile top yekün işçi sınıfının gücü azaltılıyor. Özelleştirmeler sınıfsal hesaplaşmanın bir aracı olarak kullanılıyor.

Özelleştirmelerin hem nedeni, hem de kaçınılmaz sonucu olarak, kamu işçileri tasfiye ediliyor, kamu emekçi sendikaları etkisizleştiriliyor ya da dönüştürülüyor, kamu bir bütün olarak piyasalar lehine küçültülüyor. Bütün bunların sonucunda artı değerden bütçeye aktarılan pay giderek daha çok sermaye ve yönetici iktidar bloğunun siyasal ve iktisadi hedefleri için yeniden kullanılıyor.

İşçi sınıfının sayısal olarak zayıflatılması Türkiye örnekleriyle ortaya konulabilir. Zira Türkiye’de geçmişte özelleştirilen şirketlerin 33’ünde personel artışı sağlanırken, 44’ünde azalış oldu. 20.697 istihdam sağlanırken, çalışan sayısı 18.704 azaldı. Toplamda sadece 1.993 kişilik istihdam artışı sağlandı. 31.080 işçi, 657 sayılı Kanun’un 4/C maddesi çerçevesinde diğer kamu kurumlarına geçici personel olarak atanmak üzere Devlet personel Dairesi’ne gönderildi22.

Özelleştirmeler toplumsal refahın ve gelirin emekçi sınıflardan sermayeye doğru yeniden bölüştürmesi için yapılıyor ya da bu yeniden bölüşüm özelleştirmelerin kaçınılmaz bir sonucudur.

Kamusal eğitim, sağlık, sosyal konut, çocuk ve yaşlı bakımı gibi kamusal hizmetlerin gelir bölüşümü ve yoksulluk üzerinde olumlu etkileri söz konusu. Özelleştirmeler bu olumlu etkileri ortadan kaldırıyor ve gelir bölüşümünün emekçiler aleyhine daha da kötüleşmesini sağlıyor. Aynı zamanda da yoksulluğu artırıyor.

‘Ayni yardımlar’ olarak da anılan bu hizmetler, OECD ülkelerinde, ortalama olarak milli gelirin % 13’üne denk düşüyor, ama ülkeler arasında ciddi farklılıklar söz konusu. Türkiye’de bu oran % 7-8 civarında. Diğer yandan bu tür hizmetler, gelir dağılımı eşitsizliğini beşte bir ile üçte bir oranında azaltıyor. Hane halkı geliri ayni kamusal hizmet yardımları dâhil edilerek genişletildiğinde artıyor. Bu da gelir eşitsizliğini ve yoksulluğu azaltıcı olumlu sonuçlar doğuruyor. Öyle ki tüm kamusal hizmetler harcanabilir nakit gelir içinde düşünüldüğünde hane halkının gelir kaynakları ortalama % 30 oranında artıyor. Bu oranlar İsveç’te % 40’ı aşıyor.  Bu hizmetlerle yoksulluk açığı % 80 oranında kapatabiliyor. Yoksulluk etkisi çocuk ve yaşlılarda çok daha fazla, çünkü en fazla yoksulluk ve gelir dağılımı etkisine sahip hizmetler olan eğitim ve sağlık hizmetleri çocukların eğitim ve sağlığında çok etkili23.

Benzer bir biçimde, kamusal ulaşım ve kamusal kolaylıklar biçimindeki hizmetlere verilen sübvansiyonlar da oldukça olumlu yeniden bölüştürücü etkilere sahipler. Kamusal ulaştırmanın ekonomik etkinlik rasyonalitesi de mevcut, zira ölçek ekonomileri yaratıyor, bu da taşıma maliyetlerini düşürerek etkinlik yaratıyor. Keza kullanılan özel otomobil sayısını düşürerek çevre kirliliğini azaltıyor. Aynı zamanda düşük gelirli ailelerin ulaşım masraflarını düşürerek bir adalet de sağlıyor. Emek gücü piyasasına erişimin maliyetlerini azaltıyor. Aynı şekilde, elektrik, enerji ve iletişim hizmetlerinin kamuca piyasa fiyatlarının altında bir fiyatla sunulması da, özellikle düşük gelirli aileler için önemli olumlu yeniden bölüşüm etkisi yaratıyor.

Özelleştirmeler iktisadi krizden çıkış için bir strateji mi, yoksa kriz devasa özelleştirme furyası için bahane mi ediliyor?

Başta Yunanistan krizi olmak üzere özellikle Güney Avrupa’da derinleşmiş olan iktisadi krizin Avrupa’daki devasa boyutlara ulaşan özelleştirmeleri kaçınılmaz kıldığı ileri sürülebilir. Krizden çıkış için moda reçetelerden birinin kamu borcunu azaltmak için kamusal varlıkları satmak olması da tesadüf değil.

Ancak “Türkiye ekonomisinin asla bir kriz içinde olmadığı” siyasal iktidar çevrelerince sıklıkla açıklandığına göre, üretici olmayan devlet kurumlarının dahi satışa çıkartılmasının ekonomik krizden ziyade başka faktörlerle izah edilmesi gerekiyor.

Diğer yandan kriz, neo liberalizmi derinleştirmede araç olarak kullanılıyor. Özelleştirme bu konuda anahtar rol oynuyor. Yani ironik bir biçimde “neo liberalizmin ölümü” olarak nitelenen son küresel iktisadi kriz neo liberalizmi daha da güçlendirmek ve derinleştirmek için şu ana kadar kullanıldı. Bu özellikle de Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelerde olduğu kadar Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Avrupa Komisyonu’nun (EC) son önlemlerinden anlaşılıyor. De regülasyon ve kemer sıkma ile el ele yangından mal kaçırır gibi yapılan özelleştirmeler ülke vatandaşlarını felakete sürüklerken, bu satışlar belli sermaye grupları için çok büyük bir fırsata dönüşüyor zira çok büyük kâr imkanı ortaya çıkartıyor.

Özel şirketler kriz zamanında düşük fiyatlardan kamusal varlıkların sahibi olurken, elde edilen özelleştirme gelirleri ile krize neden olan bankalara, onlardan alınan borçların faiz ödemeleri karşılığı olarak kaynak aktarılıyor.

Türkiye’de henüz kriz bahanesi kullanılmadan da şu ana kadar yapılan ve yeniden gündeme getirilmesi bir hayli muhtemel olan özelleştirmelerle yapılacak olan varlık satışlarının belli sermaye gruplarını daha da zenginleştireceği çok açıktır.

Sonuç olarak;

Yapılacak özelleştirmelerin büyük sermaye açısından bir vurgun, talan ve daha önemlisi yeni bir sermaye birikimi yolu ve kâr çıkarım alanı olduğu ve iktidar bloğunca hızlandırılan siyasal rejimin en önemli finansman kaynaklarından birini oluşturacağı ileri sürülebilir.

İşçiler ve toplumun bütünü açısından ise bu özelleştirmeler, yukarıda anlatıldığı gibi, hem ciddi bir toplumsal maliyet anlamına, hem de ciddi bir haksız el koyma anlamına geliyor. Çünkü KİT’lerin ve kamuya ait diğer tüm varlık ve tesislerin sermayesi işçiler tarafından üretilen artı değer üzerinden, doğrudan işçilerden (ya da bu artı değerin oluşturduğu kârlardan alınan) vergilerden oluşuyor. Bu nedenle de bu kurumların gerçek sahipleri artı değer üreten geçmişteki ve bugünkü işçilerdir.

Yani ortada işçi sınıfına ait bir toplumsal miras var ve bu miras onların iradesi dışında haraç mezat dağıtılıyor. Yani özelleştirmeler ile, işçilerden alınan vergilerle yaratılan değerler bir küçük azınlığa devrediliyor. Bunun etik ya da haklı bir yanı yok.

Bu nedenle de emek örgütleri ve emekten yana siyasal partilerin özelleştirmeler konusunda sessiz kalmaları düşünülemez. Ancak özelleştirilen kurumların, devletin tekelci sermaye ile olan ilişkisinden ötürü, tekrar devletleştirilmesini savunmak da anlamlı olamaz. Kısaca yeni bir “toplumsallaştırmayı” ve “yeni bir proletarya kamusallığını” konuşmanın, başta emek örgütleri olmak üzere, tüm toplumsal kesimlerde bunu tartışmaya açmanın zamanı gelip geçmektedir.

2 http://www.karasaban.net/sulama-birlikleri-satiliyor-sular-satiliyor-hasan-cengiz-yazar/

3 Sherry Ortner, Klein, Harvey, "Inside Job" and Neoliberalism, Anthropology of This Century, http://brechtforum.org, May 2011.

4 The Privatization Barometer. 2010, www. privatizationbarometer.net

5 Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Türkiye’de Özelleştirme, 2016, s. 11.

6 İstanbul milletvekili M. Akif Hamzaçebi tarafından TBMM Başkanlığı’na verilen ve bir grup milletvekili tarafından desteklenen kanun teklifi.

7 Aysu Esenyel, Türkiye’de Özelleştirme Uygulamaları: Çimento Sektörü Örneği, Gazi Üniversitesi SBE İktisat Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2006.

8 Mustafa Acar, Hasan Köktaş, “Türkiye’nin Özelleştirme Deneyimi: Bir Başarı Öyküsü mü, Fiyasko mu?” Türkiye’nin Küreselleşmesi: Fırsatlar ve Tehditler, II. Cilt, İstanbul Ticaret Odası Yayını, Yayın no: 2008-1, İstanbul, 2008s. 133-134.

9 P. R. Agenor and P. J. Montiel, Development Macro Economics, Princeton University Press, Princeton, 1996.

10 Mehmet Kaya, 1994-2008 Döneminde Kamu İktisadi Teşebbüslerinin Finansal Yapılarının Analizi ve Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans tezi, Gazi Üniversitesi SBE, 2010.

11 Kaya, agt.

12 Stephen J. Bailey, Public Sector Economics: Theory, Policy and Practice, Palgrave, 2002, 2nd Edt.

13 Mustafa Durmuş, Kamu Ekonomisi (Kamu Harcamaları Ders Notları), Gazi Kitabevi, 2008.

14 Durmuş, agk.

15 Prabhat Patnaik, “On The Concept Of Efficiency”, http://www.ideaswebsite.org.

16 Cengiz, Yavilioğlu , “Dünyada ve Türkiye’de Özelleştirme Uygulamaları, Teorik ve Tarihsel Bir Perspektif”, ÖİB Yayınları, No.1, 2010.

17 Economists Demand National Health Insurance System, brechtforum.org, December 2012.

18 Andrew Simms and Stephen Reid, “The private sector is superior'. Time to move on from this old dogma”, guardian.co.uk, 25 April 2013.

19Salimah Valiani, “Easy to Take for Granted: The role of the public sector and carework in wealth creation. “

20“Selling out our schools”, https://socialistworker.org/2013/03/27/selling-out-our-schools, 27,March 2013.

22 Yavilioğlu, agç.

23 OECD, The Impact of Publicly Provided Services on the Distribution of Resources, 2012.


 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler