Neo-liberalizm bitti! Peki biz ne yapıyoruz?

YİĞİT CAN yazdı: “Tarihten ders alacaksak eğer, bu sürecin aynı zamanda bir aciliyeti gerektirdiğini bilmeliyiz. Dünyayı yorumlama ve onu değiştirme konusunda atak olmayı ve öğrenmeyle savaşmayı aynı anda yapabilecek becerilerimizi geliştirmeliyiz.”

Neo-liberalizm bitti! Peki biz ne yapıyoruz?

YİĞİT CAN

1929 Büyük Ekonomik Bunalımı, kapitalist sistemin yarattığı yıkıntıya yanıt olmak üzere piyasaya devletin ağırlıklı müdahalesini gerekli kılan Keynesçiliğin benimsenmesini sağladı. Ayrıca sosyalizmin dünya çapında kazandığı başarılara karşı sistemin kendisini korumak için, işçi sınıfıyla olan çelişkileri yumuşatma amacı güden, refah devleti politikaları yürürlüğe girdi. Bu uygulamalar 30 yıl sürmeden yeniden bir bunalımın içine sürüklenildi.

1929’dan bir sonraki ekonomik bunalım, 60’lı yıllardaki daralma, dünya rezerv parası olarak kabul edilen doların hızlı değer kaybı ve onu izleyen 1973’teki ilk büyük petrol kriziyle birlikte başladı. Bütün bunlar daha büyük krizlerin yaşanması ve tedbir alınmadığı takdirde belki de sosyalizmin yeni bir zafer dalgasının gelişmesi sonucunu doğuracaktı.

Fakat kriz içindeki kapitalist sisteme karşı 68 kuşağının tüm devrimci çabası ve kapitalizmi mayınlama girişimleri sistemde gedikler açmaktan öteye gidememiştir. Kitlesel ayaklanmalar, silahlı direnişler ve uzun süreli halk savaşları gibi pek çok yol denenmiş, günümüz sosyalist hareketindeki yenilenme çabaları için çok değerli miraslar bırakmış fakat çürüyen kapitalist sistemi dünya çapında tarihin çöp sepetine gönderecek bir devrimsel süreç yaratılamamıştır. 70’lerin ortalarında ise sermayenin yeni ekonomi-politika projesi olan neo-liberalizm, kapitalizmin nefes almasına olanak sağlamıştır.

70’li yıllar krize karşı tebir politikalarının şekillendirilmesiyle geçti. Dünyadaki iş bölümüne yeniden şekil vermek isteniyor ve dünyanın kırlık alanlarını yani çevre ülkeleri daha derinlemesine kapitalist pazar içine çekebilecek olan vahşi bir kapitalizm uygulaması planlanıyordu. Tam tekelci karakterdeki bu uygulamanın adı neo-liberalizm oldu. Sermayenin serbest dolaşımının önündeki engeller kaldırıldı. Refah devleti uygulamalarından vazgeçildi. Çevre ülkeler azgın bir sömürüye tabi tutuldu. Kapitalizm ilk ortaya çıkışındaki gibi (geleneksel tarımı yıkmak suretiyle) kırsal nüfusu kentlere çekerek ve işsizler ordusunu muazzam bir boyuta ulaştırarak, işçi sınıfının direncini kendi içinden kırarak yeni bir çalışma rejimini (esnek üretim, taşeronlaştırma vb) geliştirerek düşen ortalama kâr oranını yeniden yukarı çekebildi; robotlaşmanın eşliğinde, uluslararası birleşmelere hız kazandırıp finans sermayesinin egemenliğinin doruğa çıktığı bir model geliştirdi.

40 yıl sonra, 2008’de iflaslarla kendini ortaya koyan kriz, paradan para kazanmanın denetlenemez durumda olması sonucu bankaların verdiği kredileri geri toplayamayacak hale gelmeleriyle birlikte, birbirlerine de para vermekten korktukları bir anda patladı. Dünyanın en büyük bankalarından biri olan Lehman Brothers serbest piyasanın sihirli eliyle batıverdi. Kapitalistler neo-liberalizmin altın kuralını, “devlet müdahalesinden uzak durulması” prensibini bir yana koyup lanetledikleri regülasyonun geri gelmesini istemeye başladılar.

Devletlerin piyasaya akıttığı milyarlarca dolar krizi geçici olarak durdurdu. Fakat düzelme durumu uzun sürmedi. 2008 krizi finans sektörünün çöküşe gidişinin sonucuydu. 2011’de ise finans sektörünün çökme tehlikesinin yarattığı güvensizlik ortamında yatırım harcamaları hızla düştü ve piyasalardaki bu yeni durgunluk işsizliğin artmasına neden oldu. Hükümetler bankalara para pompalarken halka kemer sıkarak boğulup ölmeyi salık veriyordu. Ve buna karşı kitleler sokakları işgal etmeye başladı.

Çöken neo-liberalizme karşı bizim kuşağımızın yaptığı ve yapıyor olduğu mayınlama girişimlerini birbirinden yalıtık, maceracı ya da beklemeci politikalarla heba lüksümüz yok. 10 yıla yaklaşan kapitalist kriz ortamında sermaye hala neo-liberalizm yerine bir şey koyabilmiş değil. Sermayenin yeniden yapılanma çabası her geçen gün artarak sürüyor; fakat bu talan düzeninin sürdürülebilir olmadığı fikrini kimse kabul etmek istemiyor. Bizler kapitalizmin bu uzun krizinde onu vurup devirecek bir güç haline gelemediğimiz her gün onun kendini onarması ve sermayenin kendine yeni bir hayat projesi bulması an meselesi olarak önümüzde duruyor.

Çöken neo-liberalizme karşı ortaya çıkan ilk direnişler IMF, Dünya Bankası, G8 ve G20 gibi küresel iktidar yapılarına karşı yürütülen protestolardan oluşmaktaydı. Zirve toplantılarının takvimlerine göre tüm dünyada bu kan emici kurumların anti-demokratik, adaletsiz ve sömürgeci yapısı teşhir ediliyordu.

Toplumsal ve ekonomik krizler derinleştikçe kapitalistler önce batan ülkeleri teknokratların yönetmesine karar verdiler. Bir yandan bankalara paraları aktarırken diğer yandan halkın elindeki avucundakini almaktan başka bir yol bulamayan teknokrat hükümetler İtalya, Yunanistan ve Portekiz örneklerindeki gibi hiç bir işe yaramadı ve bu yöntem sürdürülemedi. Çözüm arayışındaki sermaye krizden çıkamıyor ve isyanların önüne geçemiyordu.

Neo-liberalizme Latin Amerika’da gösterilen tepkiler ve Arjantin, Brezilya, Bolivya, Venezüella’nın arka bahçe konumlarının kırılışı ve buna eşlik eden “Yeni bir dünya mümkündür” hareketleri devrimci kabarışların mayalanmasına, bir sonraki gelişmelerin de zeminini oluşturmasına olanak sağladı.

17 Aralık 2010’da Tunus’ta tek geçim kaynağının elinden alınmasıyla kendini ateşe veren seyyar satıcı Muhammed Boazizi 2011 isyanlarının kıvılcımı olmuştu. Kitlesel direnişler önce Tunus’ta başladı. Mısır bu isyan bayrağını hemen devralarak Ortadoğu’ya yaydı. Bahreyn, Yemen derken isyan kıtalar aşarak ABD’de işgal eylemlerine ve hemen ardından İspanya’ya sıçramış oldu. Ortadoğu’da baskıcı rejimler hedefken Batıda ise yolsuzluk, işsizlik, demokrasi ve adaletsizlik hedefteydi. Yunanistan’ın devasa borcu altında ezilen kitleler bayrağı Puerta Del Sol meydanından alarak Atina’ya Sintagma meydanına taşıdı. New York’tan İngiltere’ye işgalciler tüm dünyayı sardı.

Türkiye ise Gezi Parkı’yla simgeleşen 2013 Haziran Ayaklanmasıyla tüm dünya işgalcilerine selam vermiş, baskıcı AKP rejimine karşı tek vücut ayağa kalkmıştı. Kürdistanlı işgalciler kuzeyde 6-8 Ekim 2014 ayaklanmasıyla bulundukları tüm alanlarda sokakları işgal etmiş egemenlerin uykularını kaçırmıştı. Kürt halkı güneyde ise  Suriye iç savaşı sebebiyle Rojava olarak adlandırdıkları bölgede çok farklı bir işgal  deneyimiyle Kantonlarını ilan etmiş ve özgün bir devrimsel inşa sürecinin startını vermişlerdi.

İsyan ve ayaklanmalar mevcut sermaye düzenine karşı yıkıcı bir güç olarak ortaya çıktığı kadar kurucu bir çok pratik de geliştirdi ve bunları alınacak dersler olarak bizlere miras bıraktı. Korku duvarları kırıldı, gücümüzün gerçek dayanaklarını bizlere tekrar hatırlattı. Şimdilerde kapitalist iktidarların şiddetli saldırıları karşısında geçici bir geri çekilme yaşıyor olsak da artık öngörülemez isyan ve ayaklanmalara daha hazırlıklıyız. Kapitalizmi vurup devirecek bir gücü oluşturabileceğimiz durumda yeni bir toplumun nasıl yaratılacağına dair fikir ve deneyimlerimiz var artık.

Dünya ekonomisi yönetilemez bir duruma ulaştı. Neo-liberal düzenin politikaları bir bir çöktü. Şimdi sıranın kurumlara ve devletlere geldiğini gören sermaye, rıza üretememeye başladığından beri isyan ve ayaklanmaları bastırmanın yolunun gerici hareketleri destekleyerek onları bir bir iktidara taşımada olduğunu düşünüyor. Gerici hareketler, ekonominin yönetilememe krizini de yapay ve daha tehlikeli gündemler yaratarak görünmez hale getirebiliyor.

İngiltere’de Theresa May ve Brexit kararları, Almanya’da Merkel, Fransa’da Marine Le Pen’in ve Ulusal Cephe’nin yükselişi, İtalya’da Renzi reformlarının reddedilmesi, Rusya’da Putin, Hindistan’da kitlesel katliamla suçlanan Narendra Modi’nin ilahlaştırılması, Polonya’da Andrzej Duda, Türkiye’de RTE ve sonunda Trump’ın ABD başkanlık seçimlerindeki zaferiyle gerici hareketler dünya çapında gücüne güç katmış oldu. 

Gerici hareketler ve liderleri olan otoriter demagogların yükselişi tüm dünyada giderek yaygınlaşıyor. Bu gerici hareketler ırkçılıktan, göçmen karşıtlığına, işkencecilikten, kadın ve çocuklara yönelik şiddete, cinsel istismarlardan, azınlıklara yapılan saldırılara kadar toplumdaki tüm kiri arkasına alarak ilerliyor; neredeyse tümü bu kirli mesajları içeren sözleri dilinden düşürmüyor. Ve hepsi de kendi ülkelerini yeniden büyük bir ülke yapma isteğini bu gerici ölçütlerle vurguluyor.

Bu otoriter popülist gericilerin ortak noktası; dünya ekonomisinin kontrol edilemez biçimde bir kriz geçirdiğinin farkında olmaları. Ekonomiye müdahale ederek ülke sorunları çözemeyeceklerini bildiklerinden ülkelerinin kültürel arınma yoluyla siyasi bir güce dönüşeceğini vaat ediyorlar. Bu yüzden hiçbiri azınlıklar ve muhalifler üzerinde baskı kurmaktan, ifade özgürlüğünü sınırlamaktan ve hukuku siyasi rakiplerine zulmetmek için kullanmaktan çekinmiyor.

Faşist hareketlerin yükselişi de aslında bilinçli bir manipülasyon. Onlara iktidar teslim etmek için değil, solun güç kazanmasını engelleyebilmek amacıyla politikayı mümkün olduğu kadar sağa çekebilmek için egemenler faşist hareketlerin önünü açıyor. Faşist hareketin yükselişi karşısında “müesses nizam”ın tavrının en iyi örneğini Fransa’da gördük: Tüm partiler Le Pen karşısında Macron’u desteklemek zorunda bırakıldı. Solcu Melenchon’un kazanma şansı yüksekti. Komünist parti desteklese muhtemelen Le Pen ile Melenchon ikinci turda yarışacaklardı. İşte bu oligarşinin hiç hesaplamadığı bir şey olurdu ama zaten tedbirini de böyle bir ihtimale karşı geliştirmişlerdi.

Sağ partilerin art arda gelen zaferlerinin gölgesinde kalsa da sol hareketler çeşitli ülkelerde hala diri ve yaşıyor halde. İsyan ve ayaklanmalardan bize miras kalan çoğulculuk geniş kesimlerin politikleşmiş olmasının yanı sıra parti sistemlerinde de ciddi değişikliklere yol açtı.

İspanya’da Podemos, Portekiz’de Bloco de Esquerda, İtalya’da Movimento 5 Stelle, Yunanistan’da Syriza, Türkiye’de HDP ve Haziran Hareketi buna örnek gösterilebilir. Gerici hareketlerin en şiddetli hissedildiği ABD ve İngiltere’de bile parti siyasetleri etkileniyor. İngiltere’de Jeremy Corbyn’nin önce İşçi Partisi başkanı seçilmesi ve ardından gelen seçim başarısı bunun bir örneği olurken ABD’de Bernie Sanders’in Demokrat Parti ön seçimlerinde aldığı oy oranıyla son derece başarılı olması umut veren gelişmelerden sayılabilir.

Sol hareketlerin isyanlardan çıkan derslerin bir kısmını kavradığından söz edilse de başarısız yanları oldukça fazla. Bir çoğu seçim siyasetine sıkışmış durumda ve işgal edilen meydanlarda ürettiğimiz en önemli değer olan doğrudan demokratik katılımın sürdürülmesine yönelik fazla bir beceri gösteremediler. Popülizm kolaycığına kaçarak poülizmi sağ siyasetten daha iyi becerebilecekleri yanılgısına düştüler. Oysa ihtiyacımız olan şey sokakta olmak ve radikal bir siyaset yürütmek olmalı. Muhalefet hareketleri sistemin içinden çözüm aramaya devam ettikleri müddetçe Syriza gibi “esir düşmekten” kurtulamıyorlar.

Neo-liberalizm, hüküm sürdüğü süre içinde yarattığı dehşet, korku, savaş ve yıkım ortamını normalleştirmeyi başarmıştı. Bir düzenin hüküm sürmesindeki normallik olarak görülebiliyordu. Fakat eski düzenin ölüp yenisinin henüz belirmediği geçiş süreçlerinde bu yıkım en çıplak haliyle karşımızda durabiliyor. Bu çıplaklık sayesinde normal görünmekten kurtulup bir anormali durumu yaratabiliyor. Türkiye’de yaşadığımız durum biraz da böyle görünüyor. Bu durum korku ve kaygı da yaratabilir aksine umut da aşılayabilir. Böyle geçiş süreçlerinde büyük eylemlerin mümkün olduğunu akıldan çıkarmamak ve her an büyük tarihsel kırılmalara hazır olmak gerekiyor. Tarihten ders alacaksak eğer, bu sürecin aynı zamanda bir aciliyeti gerektirdiğini bilmeliyiz. Dünyayı yorumlama ve onu değiştirme konusunda atak olmayı ve öğrenmeyle savaşmayı aynı anda yapabilecek becerilerimizi geliştirmeliyiz.

12/08/2017

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler