Kürt sorunu ve bir sanatçı olarak Tarık Akan

Erdal Kara yazdı: Bir ölü iki yandan ateş altında. Bir yanın sözünü etmeye bile değmez. Emek, özgürlük ve insanlık düşmanı bir cephe o. Koyverin gitsin… Diğer yandaki ateş, bizim mahallenin, hem de en enternasyonalist olanının içinden geliyor. O yüzden sorunumuz olmalı, olması gerekiyor.

Kürt sorunu ve bir sanatçı olarak Tarık Akan

Bir ölü iki yandan ateş altında. Bir yanın sözünü etmeye bile değmez. Emek, özgürlük ve insanlık düşmanı bir cephe o. Koyverin gitsin… Diğer yandaki ateş,  bizim mahallenin, hem de en enternasyonalist olanının içinden geliyor. O yüzden sorunumuz olmalı, olması gerekiyor.

Ön yargı duvarına toslamayalım diye, yazının sonunda söyleyeceğimizi başında söyleyelim, sağlam bir paratoner dikelim şuraya.

2015 yılında bir grup sanatçının yayımladığı “Teröre Hayır! Kardeşliğe Evet!” bildirisi militarist, şoven bir içeriğe sahip. Bu bildiri en sert eleştiriyi hak etmekte. Bu bildiriyi imzalamış olan Tarık Akan da, aynı sertlikte eleştirilmeli. Bu bildiriye verilen destek, AKP-Genelkurmay ittifakının Kürtlere savaş politikasına verilen destekten başka bir şey değil.

Tarık Akan’a politik fikirleri açısından yapılacak eleştiri bu bildiri ile sınırlı kalmaz. Özellikle son yılları, Kürtlerin özgürlük davasını anlamakta yetersiz kaldığının, emek, özgürlük ve kardeşlik adına ulusalcı, şoven bir düşünsel yörüngeye savrulduğunun sayısız kanıtlarını sunar. Tarık Akan’ı bu nedenle eleştirmek, tarih karşısında hakkaniyetli olmanın da gereği.

Paratoner bundan ibaret… Şimdi bizim mahalleden gelen ateşin eleştirisine girişebiliriz. Bunu yapmalıyız zira, bu eleştirinin içeriğinde ciddi sorunlar var. Hele bir de pertavsızla bakmaya girişirseniz, bu eleştirinin içeriğinde bağlı olduğunu iddia ettiği değerlerin yadsınmasını görürsünüz.

Sanat “çok katlı”dır

Althusser haklı. Pozitif bilim “tek katlı”, toplumbilim “çift katlı”, sanat “çok katlı”dır. Rengi, dili, dini, cinsiyeti, sınıfı ne olursa olsun, laboratuvara girdiğinde herkes için su 100 santigrat derecede kaynar. Bu nedenle pozitif bilim “tek katlı”. Tarih bir toplumbilim laboratuvarıysa eğer, giydiğiniz gömlek, laboratuvardan elde edeceğiniz sonuçları da belirler. Ezilenlerin, sömürülenlerin gömleğini giyen ile ezenlerin, sömürenlerin gömleğini giyen bu laboratuvardan aynı sonuçları elde etmez/edemez. Bunun için iki tür tarih, iki tür felsefe var diyordu Althusser. Ezenlerin, sömürenlerin tarihi ve felsefesi. Ezilenlerin, sömürülenlerin tarihi ve felsefesi. Ya sanat? O çok katlıdır işte! Yaratıcısının elinden bir kere çıkmaya görsün, o an toplumsallaşır sanat. Ve her özne onu kendi imgeleminde yeniden kurma, yeniden yaratma özgürlüğüne kavuşur. Sen tuvalde kızılı devrim sanırsın, öbürü vahşet, bir diğeri aşk; maviyi sen özgürlük sanırsın, öbürü kuşku, bir diğeri belki tutku. Bu yüzden insanın gerçek özgürlük alanıdır sanat.

İlk iki bilimden yasa çıkarmak sadece mümkün değil gereklidir de. Çıkarılmasaydı eğer, yönünü bulabilir miydi insanlık? “Yazılı tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” demeseydi Marx, bu kadar fazla inanır mıydık eşit, adil ve özgür bir dünya özlemine? Peki ya sanat? Ondan da yasa çıkarın bakalım? Sanatı da yasalar koyup icra ettirmeye kalkışın bakalım? Sonra görün, insanın gerçek özgürlük alanından geriye ne kalır?

İlk iki bilimden yasa çıkarmaya girişmek insan eyleminin zorunluluğuysa eğer, üçüncüden, sanattan yasa çıkarmaya yeltenmek özgürlüğün reddidir. Demek ki burada da bir yasaya ihtiyacımız var: Sanatın icra edilişini yasalara bağlamamak yasa olmalı.

Aktüaliteye tercüme edersek ne demek bu? Sanata, sanatçıya, onun ürünlerine politikanın hoyrat diliyle yaklaşılamaz, onu her hizaya sokma, çemkirme çabası, insanın gerçek özgürlük alanına müdahaleden başka bir anlama gelmez.

Sanatı yasalar çıkarıp icra ettirmeye çalışanlar olmadı mı? Olmaz olur mu! Goebbels mesela. Sanatı politikanın hizmetine koşmanın üstadıydı. Ya bizim mahallede? En popüler olanı Stalin’in Kültür Bakanı Andrey Jdanov’dur.

Jdanovculuk

Sosyalist hareketin sanatla, sanatçıyla ilişki tarihi bir dizi trajik hakikati de içinde barındırır.

Yesenin… Baş eğmez, sınır tanımaz Rus şairi. Ekim Devrimi’ni yüreğinde hissetti. Onun düşlediği kadar pürüzsüz değildi devrimin ilerleyişi. Ölesiye sevdiği köyü hızlı Sovyet sanayileşmesiyle alt üst edildiğinde yaşadı en büyük hayal kırıklığını. Mesafe koydu devrime. Yükselen Sovyet bürokrasisi onu değersizleştirme işine girişti. 1925 yılında, bir otel odasında, kendi kanından Mayakovski’ye yazdığı bir şiirin ertesi günü intihar etti.

Mayakovski… “Lenin Destanı”nın yaratıcısı… Dizeleriyle kanımızı çoşturan şair. İntiharından dolayı sitem etti dostuna, “Sergey Yesenin’e” adlı şiirinde. O şiir ki, özgür kalmaya kararlı bir şairin, yükselen bürokrasiye amansız eleştirisidir. İşte bu şiirden bir kesit:

“ (…)

Niçin?

    Nedeni ne?

                    Donup kalıyorum şaşkınlıktan.

Homurdanıyor eleştirmenler:

                                    -Bizce, bunun asıl nedeni

Şu...

    ya da bu...

                ama daha çok,

                            kopmak toplumdan,

Çok fazla bira

                ya da şarapla kafayı çekmesi.

Başka deyişle

            satsaydın

                    bohemleri

                            işçi sınıfına, diyorlar.

Sınıf bilincin olsaydı,

                bak, bu gelmezdi başına.

Oysa işçiler de

                kvastan sert içkilerle

                        kafayı çekiyorlar.

O sınıf da içerek

                güzelce sıçıyor kendi ağzına.

Başka deyişle

            Parti'den biri

                    denetleseydi seni

Sağlansaydı böylece

                asıl önemi

                            içeriğe vermenin.

Yazardın o zaman

                    hergün

                            o dizelerin

                                        yüzlercesini

Uzun uzun

            ve sıkıcı

                    Doronin’de gördüğümüz türden

Ama bence

            böylesi bir deliliğin içine düşseydin

Sen çok daha önce

                           son verirdin

                                        yaşamına.

Votkadan gitmek daha iyidir

                            inan bana

Böylesi sıkıntıdan boğulmaktansa. (…)”

İntiharından dolayı sitem ettiği dostunun seçtiği yolu tercih etti kendisi de. Mayakovski 1930 yılında kafasına bir kurşun sıkarak yaşamına son verdi. O da, beş yıl aradan sonra, dostu gibi hayal kırıklığına sürüklenmişti ne yazık ki.

Muhtemelen “Sergey Yesenin’e” adlı şiirinde eleştirdiği bürokrasiyle yüzyüze gelmişti kendisi de:

 

“Parti'den biri

                    denetleseydi seni

Sağlansaydı böylece

                asıl önemi

                            içeriğe vermenin.”

 

Mayakovski on iki yaşında Bolşevik oldu. 15 yaşında Çarlığın zindanlarına düştü. Hem şair hem de ressamdı.

Rus Fütürizminin kurucusu olduğu söylenebilecek olan Mayakovski, Lenin’in “şiirlerinden bir şey anlamıyorum” eleştirisi üzerine şiirine “çeki düzen” verdi. “Yüz Elli milyon”, “Lenin Destanı” bu eleştirinin ardından kaleme alındı. Lenin’e sevgisinden asla kuşku duyamayacak olsak da, Lenin’in ölümünün ardından hızla yükselen Sovyet bürokrasisinin “asıl önemi içeriğe vermenin” gerekliliği konusunda onu sık boğaz ettiğinden şüphe duyulamaz. Mayakovski’yi intihara sürükleyen bu bürokratik tahakkümdü. İntihar etmeden önce yazdığı son şiirinde vasiyeti şuydu Mayakovski’nin:

“Hükümet Yoldaş! Ailem: Lili Brik, anam, kız kardeşlerim ve Veronika Vitoldovna Polonkaya’dan ibarettir. Yaşamlarını sağlarsan, ne mutlu bana…”

İntihara sürüklenmiş iki dev şair. Bu hikaye, sanatı politikanın hizmetine koşmaya yeltenenlere bir şey anlatmıyorsa eğer, başka ne anlatabilir ki?

Sanatı patronize etmeye yeltenen bu anlayış Sovyetler Birliği’nin sonraki yıllarından resmi sanat anlayışı oldu, “sosyalist gerçekçilik” adını aldı. Dar kafalı, sığ bir parti komiseri olan Andrey Jdanov, Stalin tarafından Kültür Bakanı yapıldı. Yesenin’in şiirleri yasaklandı. Mayakovski’nin politikanın hizmetinde olmadığı düşünülen fütürist şiir ve resimlerine ambargo kondu. Yüzlerce, binlerce sanatçı baskı altına alındı, aşağılandı. O gün bugün, “bizim mahallede” bu pespaye sanat politikası Jdanovculuk olarak adlandırılıyor.

İnsanın yaratıcı inisiyatifine alan bırakmayan bütün totaliter düşünce biçimlerinin ilk kafasını vurduğu edim, insanın gerçek özgürlük alanı olan sanat edimidir. Burada başarılı olunduğunda toplum tüm düzeyleriyle totaliter bir kalıba dökülebilir. Çünkü sanatçı, yaşayan Spartakustur. Resmi sosyalizm tarihi de böyle bir seyir izlemiş, Yesenin’in, Mayakovski’nin ve daha nicelerinin cesetleri üzerinde totaliter bir dünya dizayn edilmiştir. Bu nedenle sanata, sanatsal edime hoyrat politik saldırı, kara günlerin habercisidir. Tarih böyle olduğunu defalarca kanıtlamıştır.  

Post-modern Jdanovculuk

Reel sosyalizm demokrasiye alan bırakmadı. Önce yaratıcı sanatsal edimi doğradı. Burjuva diktatörlüğünden bin kere daha fazla demokratik olacak olan proletarya diktatörlüğü, burjuva diktatörlüklerine rahmet okuttu. Bu nedenle sosyalizm dünya çapında ideolojik yenilgiye mahkum oldu.

İdeolojik yenilgiyle çöküşe sürüklenen reel sosyalizmin ardından içinde yaşadığımız “post-modern çağ”, hakikatin iğdiş edildiği görüngüler dünyasıdır. Tanıl Bora’nın deyişiyle “imaj dünyası”.

Bu çöküşle birlikte, burjuvazinin sosyalizmle savaşımında kullanışlı bir aparat olarak görülen “demokrasi”; “özgürlük çağının açıldığı” palavraları eşliğinde bordodan atılmıştır. Aydına “özerk bir alan” sağlayarak sosyalizme karşı savaşım yürüten burjuvazi, post modern çağda bu “özerk alanı” zapt etmek istiyor/ediyor. Bu yüzden burjuvazi artık aydından, onun özel bir biçimi olan sanatçıdan tam “bağlanma” bekliyor.

Tam “bağlanma” “meta anlatılar” gözden düşürülmeden gerçekleştirilemez. Burjuvazinin baş ağrısı olan en “büyük meta anlatı”, temel çelişkinin emek sermaye çelişkisi olduğu, toplumu devindiren bu çelişkinin dışındaki çelişkilerin, bu çelişkinin görüngüleri olduğu “anlatısıdır”. Bu “anlatı” yerinden edildiğinde, gözden düşürüldüğünde, dili, dini, cinsiyeti ne olursa olsun, ezilenleri, sömürülenleri, egemenlerin karşısında birleştirme yeteneğine sahip olan tutkal da çürütülmüş olur.

Bu “meta anlatı” alaşağı edilirken yeni bir meta anlatı kurulur. Bu yeni meta anlatının sancağında “kimlik siyaseti” yazar.

Bu yeni meta anlatı, kimlik siyaseti, güncel ile tarihsel olan arasındaki bağı, lokal, yerel, “kendi’yle sınırlı” bir çerçevede kurar. Sancağının alt metni “ötekileştirmeye karşı savaştır” ama, “büyük meta anlatıyı” reddettiği için başka türlüsünü yapmaya muktedir olamaz.

Güncel ile tarihsel olan arasındaki bağlantıyı lokalleştirerek, yerelleştirerek, “kendi’yle sınırlı” hale getirerek yeni bir “meta anlatı” kurmaya başladığınızda, tarihsel hakikati algılayış biçiminiz güncele hapsolmakla kalmaz, kimlik siyasetinizin dışındaki tarihsel hakikati de algılama yeteneğinizi kaybedersiniz.

Bu algılayış biçimi, kendi acısı üzerinde odaklanma, bütün iddialarının tersine “öteki”nin acısına körleşme biçiminde de kendisini gösterir.  

Bu yeni meta anlatı aydından, onun özel bir biçimi olan sanatçıdan tam “bağlanma” bekler. Ama kimlik siyasetinin izinde bir tam “bağlanma”. Bu post-modern Jdanovculuk’dan başka bir şey değildir.

Bu “bağlanma”, Ankara’nın ortasında patlayan bombanın 32 sivil yurttaşı öldürmesine; saldırı yapılan konvoyda Kılıçdaroğlu’nun olduğunun bilinememesine anlayış bekler. Bekler ama aydın olmak, aynı zamanda bu hataları da eleştirme cesaretine sahip olmak değil midir?

Günceli tarihselden koparmak, dipsiz bir kuyuya düşmekten başka nedir ki? Bizim mahalleden, hem de onun en enternasyonalist kesiminden Tarık Akan’ın ölümü ardından yapılan hoyrat eleştiri, güncelden ötesini görme yeteneğini büsbütün yitirmiş, tarihsel hakikatlere gözlerini kapatmış post-modern kimlik siyasetinin nerelere savrulabileceğinin çarpıcı bir göstergesidir.

İki yüz bilmem kaç aydından biri olarak bir metnin altına imza atmak kuşkusuz eleştirilmesi gereken bir politik edimdir. Ama Tarık Akan’ı bu imza ile özdeşleştirmek, tarihi burada başlayıp burada bitirmek, vefasızlık değilse eğer, kimlik siyasetinin beyni iğdiş ettiği post-modern sapkınlıktan başka bir şey değildir. Hiç kimse bizden, ne günceli böyle algılamamızı, ne de tarihi böyle okumamızı beklememelidir. Biz, güncel ile tarihsel olan arasındaki bağlantıyı “büyük meta anlatı”nın yol göstericiliğinde kuran Marx’ın, Lenin’in soyundan geliyoruz. Bağlantıyı onların kurduğu gibi kurmaya da devam edeceğiz.

Post-modern proletkult

Ekim Devrimi sonrasında, 1905 devrimi esnasında Bolşevik fraksiyonu merkez komite üyeliği de yapmış, “Amprio-monizm” adlı eseriyle “Tanrı’yla flört edilmesine” de cevaz verdiği söylenebilecek olan Bogdanov’un yönlendiriciliğini yaptığı kimi aydın ve sanatçılar, “proletarya kültürü” adı altında saf bir kültür inşa edilmesini savunmaya başladılar. Bu anlayış “proletkult” olarak kısaltılarak bilinir oldu. Onlara göre, geçmiş kültür sömürenler tarafından şekillendirilmişti. Ondan geleceğe taşınabilecek hiçbir şey olamazdı. Yeni insanı şekillendirecek yeni bir kültür inşa etmenin yolu geçmiş burjuva kültürünü büsbütün reddetmekten geçiyordu.

Proletkültcüler Lenin’den sağlam bir şamar yediler. Lenin’in “kültür”, “sanat”, “sanatsal edim” söz konusu olduğunda güncel ile tarihsel olan arasında kurduğu bağlantı, diğer sorunlara yaklaşımından farklı değildi.

Özetle şunu söylüyordu Lenin: Biz komünistler insanlığın bütün tarihsel hazinesini sahipleniyoruz. Onun demokratik öğelerini benimsiyor, gerici öğelerini reddediyoruz.

Bizim güncel ile tarihsel olan arasında kurduğumuz bağlantı, Lenin’in yol göstericiliğinde şekillenmiştir. Daha akla yatkın bir bağlantı kuruluncaya kadar da böyle olmaya devam edecektir. Çünkü tarihi, kurbağanın düştüğü kuyudan gördüğü gökyüzü parçası kadar algılamasına neden olacak şekilde “büyük meta anlatı”yı beynimizin bordosundan atmış değiliz biz. Atmış olanlara layık gördüğümüz sıfat da, post-modern proletkültçülerden, onların kimlik siyasetiyle beyni yoldan çıkarılmış takipçilerinden başka bir şey olmadıklarıdır.

Bizce doğru olan, Tarık Akan’ı da bu kavrayışın yol göstericiliğinde anlamlandırmaktır. Onun demokratik öğelerini alacağız, bağrımıza basacağız, gerici öğelerini reddedeceğiz, lanetleyeceğiz. Çünkü biliyoruz ki, ancak ve ancak böylelikle güncel olan ile tarihsel olan arasındaki bağlantı sağlıklı bir biçimde kurulabilir.

“Sürü”den ayrılmak

Tarihini tam olarak hatırlamıyorum. Sanırım 1982 ya da ’83 yılıydı. Osmanbey’deki Şan Sineması’nda dinletiler, söyleşiler yapılır, zaman zaman muhalif filmler gösterilirdi. Tarık Akan’ın başrolünde oynadığı Sürü’nün Şan’da gösterileceğini öğrendiğimizde bir grup arkadaş izlemek için gitmeye karar verdik. Burada üç satırda yazdığıma bakmayın siz,  o günlerde Sürü’yü gösterime sokmak yürek işiydi. Sanırım münafıkların mekanı olarak görülmüş olacak ki, Şan Sineması 1985 yılında gizli bir el tarafından yakıldı.

Yaprak kımıldamayan dönemler… Sinema tıklım tıklım doluydu. Gösterim bitti. Tek bir kişi bile dışarı çıkmadı. Ne bir ıslık, ne bir işaret, ne de bir direktif… Bütün sinema ayağa kalktı ve alkışlamaya başladı. Dakikalarca…

Tarih aynı zamanda budur işte… Kör karanlıkta öfkeli alkıştır. Hiçbir hoyrat politik diskur, o gece, o sinema, “sürü”den ayrılarak alkış tutmuş olanlara, Tarık Akan’ın bir imzadan ibaret olduğunu anlatamaz.

Davanız davamızdır

Kürt’ün özgürlüğü için kavga yürütenlere selam olsun! Onların davası, davamızdır! Misyoner olduğumuz için, ezilenlere sempati duyduğumuz için değil, Kürt’ün özgürlük kavgasının bütün insanlığın kurtuluşunun basamaklarından biri olduğunu bildiğimiz, “ezilen bir halkı ezen hiçbir halk özgür olamaz!” şiarını kendi köleliğimizden kurtuluşumuzun da bir manivelası olarak gördüğümüz için, bu böyledir. Bundan ne yüksünürüz, ne de taviz veririz. Bu yolun kendi kurtuluşumuzu aydınlattığı bilerek yol arkadaşlığımıza devam ederiz.

Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

Ama ne zaman ki tarihi, post-modern kimlik siyasetinin prizmasıyla algılamaya yeltenir, “ötekileştirmeden” bu kadar dert yanıp da “ötekileştirmeye” soyunursanız, işte o zaman bizi karşınızda bulursunuz.

Bırakın, ölüler rahat uyusun!

Tarık Akan da!     

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler