Kürkçü: 'Tayyip Erdoğan’sız bir yeni düzen talebi her taraftan yükseliyor'

Ertuğrul Kürkçü: “Şu anki kompozisyonu ve politikaları itibariyle HDP Türkiye’nin ana muhalefet partisidir. Sadece buna denk gelecek bir kitle mobilizasyonu ve ağlar sistemi henüz oluşmadı. Yoksa esasen eski düzeni restore etmekten daha çoğunu talep eden büyük toplumsal muhalefetle HDP’nin perspektifleri neredeyse tamamen örtüşüyor.”

Kürkçü: 'Tayyip Erdoğan’sız bir yeni düzen talebi her taraftan yükseliyor'

Röportaj: Halit Elçi

HDK kuruculuğu ve Eş Sözcülüğü, HDP kuruculuğu ve Eş Genel Başkanlığı, iki dönemdir HDP İzmir Milletvekilliği yapan Ertuğrul Kürkçü ile 24 Haziran seçimlerinin farkı ve önemini, HDP’nin seçimlerdeki konumunu, siyasal-ekonomik gelişmeleri ve bir sosyalist olarak yaşadığı parlamento deneyimini konuştuk.

Bu seçimlerin önceki seçimlerden farkı ve önemi nedir?

Bu seçim, Türkiye’nin parlamento tarihinin en önemli seçimlerinden biri; en önemlisi değilse eğer… Bu, seçimin vaat ettiği imkanlardan çok, ortaya koyduğu ikilem dolayısıyla böyle. Türkiye parlamenter geleneği ihya etmek, ya da faşist diktatörlüğe açılan yolun başına gelmek arasında tercih yapacak. Bu, tartışma konuları, çatışma eksenleri itibariyle tamamen farklı iki siyasal rejim biçimi arasındaki rekabetin tezahürü.

Tabii ki, görünüşe göre seçim bunun için yapılmıyor, 16 Nisan 2017'de gerçekleşmiş olan Anayasa referandumunun ortaya çıkarttığı yeni siyasi rejim için yapılıyor. Ama 16 Nisan’da çalınan sonuçlardan sonra, Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi hile hurda, şiddet, zorbalık, savaş, iç savaş tehdidi vb pek çok unsuru kullanarak soktuğu yoldan geri çevirmek için Türkiye halklarına bir imkan olarak görünüyor. O yüzden herkes canını dişine takarak siyasi rejimi bu yoldan geri döndürme gayretinde. Elbette öbür taraf için de seçim can pahasına kendi beklediği sonuçları sağlamak için bir fırsattır, kaldıraçtır. O nedenle, bir seçim olmanın da ötesindedir… Ancak Türkiye’de meşruiyetin yolu hâlâ genel oydan geçmekte olduğu için, genel oyu 16 Nisan’ın rövanşı olarak değerlendirmek için bir kere daha girdiğimiz bir referandum gibi bir seçim… Bu sonuçlar itibariyle de, bu seçimi zaten hepimiz ciddiye alıyoruz.

Erdoğan, “HDP’yi sandığa gömeceğiz” diye bir laf etti. Ve zaten şimdiden de görüyoruz; sandık birleştirmeler olağanüstü boyutlarda olacak gibi görünüyor, onun dışında başka çeşitli yöntemler…

Önce şu tespiti yapalım: Halkların Demokratik Partisi (HDP) örneğin yüzde 5’ler, 7’ler civarında bir oy kitlesini temsil ediyor olsaydı hiç kimse HDP üzerine oynamaz veya HDP’yi yok etme gayreti içinde olmazdı. HDP çok gergin bir politik denklemde son derece stratejik bir mevkiye yerleşti. HDP’nin yanından dolaşarak ne demokrasiye, ne faşizme gidebilirsiniz. Çünkü demokrasi için onu içermeniz, faşizme gidebilmeniz için onu ortadan kaldırmanız lazım, eğer ortada genel oy diye bir meseleniz varsa… HDP yüzde 10 ile 15 arasında çok stratejik bir oy kitlesini temsil ediyor. Mevcut politik güç dengesi içinde HDP’nin Meclis’e girdiği, parlamentoda yer işgal ettiği bir seçimde bir parti asla kendi başına hükümet kuramaz. İkincisi, HDP kime oy verirse cumhurbaşkanı o olacaktır. Bütün bu nedenlerle HDP'ye ne olacağı Tayyip Erdoğan için birinci önceliktir. Tayyip Erdoğan artık HDP’nin temsil ettiği kitleyi kazanamayacağı sonucuna vardığı için birincisi, bu seçmen kitlesinin sandığa ulaşmamasını; ikincisi, sandığa ulaşırsa attığı oyun sandıktan çıkmamasını; üçüncüsü, sandıktan çıkan oyun diskalifiye edilmesini öngören üç aşamalı, kendine göre bir seçim stratejisiyle hareket ediyor. Sandığa gömmekten kastedilen şey budur.

Özetle, HDP’nin seçmen kitlesi parlamento seçimlerinde iradesini ortaya koymaktan uzak tutulabilir, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de ya uzak tutulur ya da Tayyip Erdoğan’a oy verdirilebilirse ancak, Erdoğan’ın amaçlarına ulaşması mümkün olur.

Oluşturdukları başkanlık rejimi ve parlamento ayrımına dayanan ikili yapının her iki kanadında da dinamikler, daha önce öngörmedikleri bir dizi gelişme dolayısıyla aslında artık AKP’ye çalışmıyor. Bu nedenle bugünden seçimlerin sonuçlanmasına, hatta 2. turun sonuçlanmasına kadar politik kampanya yürütmek, oy kullanmak ve sandıklara sahip çıkmak gerekir. Ben, Tayyip Erdoğan’ın istemediği şekilde oluşacak bir parlamento ve cumhurbaşkanlığı ihtimaline rıza göstermek, “iyi olan kazansın” demek gibi bir yaklaşım içinde olmayacağını düşünüyorum.

Seçim sonuçlarını değiştirmek için neler yapabilirler? Bunlara karşı ne yapmalı?

Bu sonuçları etkileyebilmek için bugüne kadar kullandığı enstrümanların yanı sıra, şimdiden gördüğümüz gibi, Kürdistan’da sandıkların birleştirilmesine, hatta önümüzdeki günlerde seçim çevrelerinin birleştirilmesine doğru gideceğini öngörebiliriz. Seçim bölgelerinde sokağa çıkma yasakları ve askeri yasak bölgeler ilanı gibi önlemler gündeme gelebilir. Şimdiden sözü edilmeye başlanan ama üç aydır, Afrin harekatı son bulduğundan beri belirtileri görülmekte olan Güney Kürdistan’a ve özellikle Kandil’e yönelik askeri hareket gerekçesiyle bütün bir bölge bir savaş bölgesi ilan edilebilir. Kürdistan’da Kürt halkının oyunun sandığa yönelmemesidir söz konusu olan. Yoksa HDP’nin sandığa gömülmeyeceği aşikar. Referandumda bunu gördük. Bütün bölgede yüzde 50’den fazla, stratejik merkezlerde yüzde 67 ile yüzde 80 arasında bir Hayır oyu var. Böyle bir yerde hiç kimse HDP’yi sandığa gömemez.

Buna karşılık sandık gözlemciliği, sandık kurullarında yer alma, müşahit görevlendirme gibi işlemleri eksiksiz yapsak bile, oy hırsızlığına engel olmak sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Askeri ve polisiye şiddetle ile silahsız sivil halk karşı karşıya bırakılırsa sandıkları korumak güçleşir. Velev ki diğer partiler de Kürdistan'da varlık göstersinler. Ama ben kuvvetlerini buralara aktaramayacaklarını düşünüyorum.

Fakat bunu Türkiye’nin batısında aşabilecek iki mekanizma var. Birincisi, HDP’nin oyunu maksimize etmesi ve daha çoğuna doğru yürümesi, yani 7 Haziran sonuçlarını hedeflemesi… Bu zor görünmüyor, olabilir. Bunu gözlüyoruz. Fakat bunun dahi bölgedeki oy hırsızlığını ve seçmenin sandığa yaklaştırılmamasından doğan sonuçları telafi etmeye yetmeyebileceğini düşünüyorum... O nedenle AKP seçmeninin bir kısmını daha HDP’ye çekmek, ikincisi de Cumhuriyet Halk Partisi’nden ya da diğer Millet İttifakı partilerinden stratejik oy almaya yönelik taktiklerin de Erdoğan'ın bölgede zorbalık ve hileyle sandığa girmesi ya da sandıktan çıkmasını önleyebileceği HDP oylarını telafi için önemli bir başka mekanizma olacağını düşünüyorum.

HDP’nin baraj sorunu var mı?

Ben şimdiden Millet İttifakının genç ve Alevi seçmenlerinde HDP’ye barajı aştırma stratejik kararlılığının oluştuğunu hissediyorum. HDP’nin bunu sarsmayacak bir taktik izlemesi çok önemli. Yani o cenahta oluşmuş sempatiyi ya da dayanışma zorunluluğunu çelecek bir söylem, taktik, hareket tarzından kaçınmak gerekir. İkincisi, bu cenahı özendirecek şekilde hareket edilmeli. Böyle olduğu takdirde aslında HDP’nin durumu muhafaza edebileceğini düşünüyorum. Bu nesnel gerçekler karşısında, muazzam bir oy patlaması olmasa bile, HDP’nin 1 Kasım seçimlerinin gerisine düşmeyeceği söylenebilir.

Bütün bunları şu kayd-ı ihtiyatla, hile yapılması, şiddet uygulanması, savaş haline kadar varan zorlayıcı tedbirlerin devreye girmesi olasılıkları bağlamında iş görecek telafi imkanları olarak söylüyorum. Yoksa, adil ve güvenli bir seçim ortamında HDP’nin çok daha büyük bir başarı sağlaması mümkün. Çünkü aslında CHP olsun, İyi Parti olsun, CHP’nin geleneksel hitap alanındaki seçmeni tatmin etmekten çok uzaklar. O nedenle Erdoğan'a oy vermeyecek seçmende çok büyük bir protesto havası var, başka bir mecra arayışı var. Fakat Tayyip Erdoğan’ı devirme mecburiyeti dolayısıyla insanlar bu arzularını ve eğilimlerini özgürce ifade edemiyorlar. Şu anki kompozisyonu ve politikaları itibariyle HDP Türkiye’nin ana muhalefet partisidir. Şu anda sadece buna denk gelecek bir kitle mobilizasyonu ve ağlar sistemi henüz oluşmadı. Yoksa esasen eski düzeni restore etmekten daha çoğunu talep eden büyük toplumsal muhalefetle HDP’nin perspektifleri neredeyse tamamen örtüşüyor. Fakat bu zorunluluklar yüzünden bunlar pratiğe yansımayabilir.

O yüzden basitçe şöyle söyleyebilirim: HDP’nin kendi oyunu maksimize etmesi, stratejik oyu kendi yanına çekmesi batıda ve büyük merkezlerde; Kürdistan’da zorbalıkla kaybettirilebilecek oyları telafi edebilir. Bence en önemli seçim güvenliği taktiği budur.

Bunun dışında standart seçim güvenliği önlemlerini biliyoruz zaten.

HDP’nin aday listeleri ve seçim bildirgesiyle Türkiye’nin geleceğine dair verdiği mesajlar neler? Bu seçimde verilen mesajları nasıl değerlendiriyorsunuz?

HDP, program hedeflerini ve bugüne kadar ortaya koyduğu genel perspektiflerini savunmaya devam ediyor. Fakat iki konunun genel tartışma gündeminde olmadığı için çok da öne çıkmadığını söyleyebilirim. Birincisi, memlekette acil barış gündemi oluşmadığı için HDP an itibariyle buraya stratejik yatırım yapmıyor. İkincisi, demokratik özerklik bahsi: Bu alan ve kavram çok bulanıklaşmış olduğu için - belki yerel seçimlerde buraya yeniden dönmek üzere- bu seçimin gündemine girmedi. Esas mesele, toplumun odaklandığı mesele: Tayyip Erdoğan’ın diktatoryal rejimini sonlandırmak. HDP bu hedef için kendisine güvenilebileceğine dair bir perspektif oluşturuyor. İkincisi, belki bütün bunlardan da önemli olan, HDP’nin fiilen oluşturmakta olduğu toplumsal ittifak: En başta, kadınların kurtuluş özlemleriyle bir mutabakat tesis etmek… Ben bunun en başarılı olduğu yan olduğunu düşünüyorum. İkincisi, HDP Kürtlerin tamamının, hangi eğilimden olursa olsun, ayrım gözetmeksizin temsiline yönelik çaba gösteriyor, “ulusal birliği” yansıtmaya çalışıyor. Üçüncüsü, içine girdiği ittifak rejimi dolayısıyla CHP’nin baskın bir biçimde ifade etmekten uzaklaştığı Alevi kitlelerinin özlem ve taleplerini çok büyük bir kuvvetle ifade edebilme gücüne göreli olarak sahip oldu HDP. Nihayet HDP’nin vurgulayarak, acil toplumsal ekonomik talepleri karşılamak üzere sayılarla konuşmaya başladığından, yurttaşlık gelirinden, enflasyonun nasıl indirileceğinden, dış borcun nasıl karşılanacağından, tasarrufun ne şekilde yapılacağından, daha açık ve anlaşılabilir bir ekonomik ve mali çerçeve içinde ilk kez söz etmekte olduğundan bahsedebilir. Aslında 2018 bütçesi tartışmalarıyla birlikte HDP bu yönde çok kuvvetli bir doğrultu kazanmıştı. Savaş hazırlıkları o kadar bariz ve aşikardı ki bunun bütçeye yarattığı yük; ikincisi, başkanlık rejiminin kendisinin bütçeye için başlıbaşına bir yük haline gelmiş olması dolayısıyla ekonomiyle siyaset arasında çok yakın bir bağ kurulduğu için, HDP burada daha kolay top çevirebiliyor. Açıklardan değil de orta sahada dolaşarak top oynama kabiliyetini gösterebileceği bir alan buldu, bunu da değerlendiriyor.

Ben genel olarak programın aklın yolundan gittiğini söyleyebilirim.

Erdoğan’ın seçim kampanyasının sönük geçtiğini düşünüyor musunuz? Benim kanaatim, ne heyecanı var, ne ikna ediciliği var, artık kendine güvenini kaybetmiş görünüyor…

Evet, doğru. Çünkü bu seçimin ötekilerin seçim platformlarıyla rekabet ederek kazanılmayacağını, kendisinin tükenmiş olduğunu Erdoğan hepimizden daha iyi biliyor. Fakat o elindeki cesedi canlı gösterebilmek için artık mitinglerin bir işe yaramayacağını bildiği için, rakiplerinin kampanyalarına fesat karıştırarak ve daha önemlisi seçim sahnesini değiştirmekle bu işin altından kalkmayı öngörüyor bence. Çünkü bu şekilde devam ederse yüzde otuzları bile zor göreceğini ben de görüyorum, o da görüyor.

Dolayısıyla bu seçimin heybedeki turpu henüz ortaya çıkmadı. Bunun esasen seçimlere bir kaç hafta kala hareketlenecek olan askerî saha olabileceği ve Tayyip Erdoğan’ın kendi varlık şartı, sebeb-i hikmeti ve hükümdarlık mecburiyetine bunları gerekçe göstermeye hazırlandığına dair bir kanaatim var.

Şu ana kadar Türkiye nüfusunun yarısından fazlası Tayyip Erdoğan’ın başkanlık projesini satın almadı. Fakat hatırlayalım ilk günlerinde Afrin istilasını satın almışlardı, Bunu Erdoğan’ın aklında tuttuğunu düşünüyorum. Bu açıdan bence muhalefetin bu ihtimali akılda tutarak buraya giden yolları kapatmak ve Erdoğan'ın çatışmacı-müdahaleci dış politikasının Türkiye’ye yıkımdan başka hiçbir fayda sağlamadığını, özellikle Afrin savaşının sonuçları üzerinden giderek anlatmak ısrarında olması gerekiyor. Özellikle HDP'nin “Millet İttifakı”nı bu yönden sürekli olarak uyarması çok yerinde olur. Bu caydırıcı bir etki yaratabilir. Fakat dediğim gibi şu an süren Erdoğan’ın asıl kampanyası değil, bu henüz AKP kampanyası bile değil. Tayyip Erdoğan’ın kampanyası devlet kampanyası olmak zorunda. Devlet kampanyasını henüz görmüyoruz.

Kurulmakta olan siyasal rejimin toplumsal temeli ve ittifakları bakımından bir zayıflama görüyor musunuz?

Şüphesiz. THKP/C’nin, bizim, eski mottomuzu hatırlayalım: “Emperyalizm bir içsel olgudur.” Tayyip Erdoğan’ın uluslararası sistem ile girmiş olduğu çatışmalar zaten bu zayıflığının en önemli işareti. Bu desteği sürdürebilmek için ABD’den savaş uçağı, Fransa’dan Airbus, Almanya’dan tank satın almak için yaptığınız son derece bonkör siparişler ile ancak ilişkilerin kopmamasını sağlayabilirsiniz. Evet dere akıyor; fakat gürül gürül değil. Baktığımız zaman tabloya, Tayyip Erdoğan’sız bir yeni düzen talebinin her taraftan yükseltilmekte olduğunu görürüz. Bu bağlamda Türkiye’deki iç destek, dış destektir aslında. O bundan yoksun, ya da en azından zayıflamış durumda.

İçeride de iki şey oldu. Birincisi, Erdoğan kendi yaratmış olduğu bir sermaye grubunu tasfiye etti, onların mülklerine el koydu ve onu gözdelerine dağıttı. Cemaat ekonomisine yapılan saldırı, en az 20 milyar dolar, bir rivayete göre 80 milyar... Bu miktarda sermayenin oradan alınıp buraya aktarılması, o güne kadar oluşmuş organik desteğin budanması veya kopması demek. Öte yandan TÜSİAD sermayesine yönelik tehditler, el koymalar, Doğan grubu örneğindeki gibi saldırıların sonuçları itibariyle baktığımızda o cenahta da “gitse de kurtulsak” havası var. Sonuçta Erdoğan'ın arkasında bütünleşik bir sermaye gücü yok.

Fakat gene de aklımızdan çıkartmamamız gereken mesele, Türkiye’deki en önemli sermaye grubunun hâlâ devlet olduğudur. Devletin ekonomiye müdahale mekanizmaları sayesinde Tayyip Erdoğan'la zihniyet ortaklığına sahip yeni bir sermaye grubunun yükselmekte olduğunu ve bu grubun esasen küresel piyasalarla entegrasyondan ziyade, “bakir” Ortadoğu ve Afrika piyasalarına sermaye ve işgücü ihracına yönelik bir perspektifle hareket ettiğini anlıyoruz. Bunun altyapısını oluşturmak için de Arap Yarımadasına, ve Müslüman Afrika’ya askerî yatırımlarını sürdürdüğünü görüyoruz.

Aslında tüm bu yerlilik-millilik vurgusu, “Şangay Beşlisine katılalım” laflarının terennüm edilmesi, hayal gibi görünse de bir yön gösteriyor. Şu anda konuştuğumuz seçim niye yapılıyor tartışması da bununla ilgili. Türkiye’nin bugüne kadarki tarihsel yönelişi, büyük Batı kapitalist uygarlığı içerisinde kendisine “saygıdeğer” bir yer edinmekti. Parlamenter rejim, seküler reformlar, eğitim reformları, sanayileşme arzuları ve hedefleri, hayat tarzı yönelişleri, NATO ve Avrupa Konseyi üyeliği, Avrupa Birliği adaylığı daha çok bu ufukla ilgiliydi. Şimdi bu yönelişten kopmak her gündeme geldiğinde, buna denk düşen bir başka siyasî rejim tasavvuru da kendiliğinden ortaya çıkıyor. O yüzden yaşamakta olduğumuz gerilim basit bir gerilim değil. Aşağı yukarı Tanzimat’tan bu yana Türkiye’yi, hatta Osmanlı hinterlandını yaran tüm gerilimlerin şimdi bir kez daha ortaya çıkmış hali, Bu çerçevede yüz yıllık kavga, kendi saflarını da yaratmış durumda.

Dolardaki hızlı yükselişi nasıl açıklamak lazım? Bu dış mihrakların işi midir, Erdoğan’ın işi midir, nedir sizce?

Bu “dış mihrak” lafı hiçbir şey izah etmez. Döviz dediğiniz “dış mihraklar” ile sizin ekonominiz arasındaki ilişkinin krndisi zaten. 15 Temmuz nasıl kimsenin oyunu değilse, Erdoğan gerçekten varolan bir çatışmayı yönlendirdiyse; dövizin yükselişinde de Tayyip Erdoğan ne yapmış olursa olsun, “uluslararası güçler” ne yapmış olursa olsun Türkiye’nin iktisadî tablosu kaçınılmaz olarak bu durumu davet ediyor. Hiç yüksek katma değerli üretim yok, sürekli dış borçlanma var, bu ilişkileri güvence altında tutabilecek hiçbir hukukî ve siyasî  çerçeve, yani adalet yoksa para kaçar, bundan daha normal bir şey yok. Bilenlerin -meseleye tersten bakılmasını sağlamak için- dediği gibi, “aslında dolar yükselmiyor, Türkiye ekonomisi düşüyor.” Ve biz bunu son üç yıldır Meclis’te, her iktisat tartışması olduğunda, her bütçe tartışması olduğunda o kadar sıklıkla ifade ettik ki, bizim camiamızda bile bir kulaktan girip öbüründen çıkmış olmasına şaşıyorum.

Tayyip Erdoğan diyor ya “Bizim yükselmemizi hazmedemiyorlar, oyun bunlar.” Hâlbuki tersi doğru; düşüşünü hazmedemiyorlar. Burada yaptıkları yatırımların çöküşüne, piyasanın daralmasına rıza göstermiyorlar. O yüzden uyarı gönderiyorlar. Sonuçta sürekli zarar eden bir ekonomiyi kim finanse edebilir? Ya da bu ekonomi nasıl kendini döndürebilir? Tayyip Erdoğan, şu an bu açıkları Rusya ile ikili ilişkileri hızlandırarak kapatabileceğini umabilir; ama Rusya bu açığı kapatamaz, çünkü Türkiye’nin ticaret, kredi ve sermaye ilişkilerinin yüzde 50’den fazlası Avrupa ile bağlantılı, silah alımları ve askeri yardımlar da katılırsa yüzde 25’i ABD, diğerleri ancak yüzde 25’i. Türkiye böyle bir yapı içinde, burada bir oyun yok.

Yurttaşlar ise Özal’dan beri dövizle düşünmeye, işlem yapmaya alıştılar. Şimdi Tayyip Erdoğan diyor ya, “beni seviyorsanız Türk Lirasında kalın.” Bu şuna benziyor, “benimle beraber boğulun.” İnsanlar buna razı olmadıkları için de bunu bir dış müdahale, vatan sevmezlik olarak açıklamak çok saçma. Ortada oyun yok. Ortada tükenmiş bir ekonomi ile idare etme çabalarının kaçınılmaz sonucu duruyor. Buna savaş harcamaları tuz biber oldu. Bu şartlar altında Türkiye ekonomisi düşüyor.

İki dönem milletvekilliği yaptınız. Nöbeti devrediyorsunuz. Bir sosyalist olarak siyasal yaşamınızdaki parlamento deneyimini nasıl değerlendirirsiniz? Olanakları nelerdir, kısıtları nelerdir?

Sanırım mazbatanın süresi dolduktan sonra bunu daha iyi görebileceğiz. O ilişkiler ağına dışarıdan bakmaya başlayınca ne olmuş olduğu daha iyi anlaşılabilir. Şunu söyleyebilirim. Bir sosyalist, devrimci ya da her türden muhalif partinin bir milletvekilinin bile orada bulunmasının bence en önemli yararı, genel olarak memlekette konuşulan her şeyin somut bir sorun; çözülmesi gereken ve yanıt bulunması gereken somut bir sorun olarak sizi her gün sınavdan geçirmesidir. Bu aslında zihni açık tutmak, algıları açık tutmak, dışarıdan baktığınızda sizin devrimci programınız açısından bir ayrıntı değeri bile olmayan şeylerin esasen bir devrimci imkân, bir muhalefet üretme imkânı olarak ne kadar önemli bir rolü olduğunu idrak etmenizi sağlamasıdır.

Samimiyetle konuşmam gerekirse, ne yazık ki biz Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’ne (SYKP) bu deneyimi taşıyabilmek ve buradan SYKP siyasetini zenginleştirebilmek bakımından etkili bir mekanizma kuramadık. Buna dair kazanımlar kolektifleştirilemedi. Ben bunun için hakikaten kalpten üzgünüm. Umarım Tülay (Hatimoğulları) Başkan’la beraber bu tutum değişebilir.* Fakat öte yandan parlamento, o parlamento olmayacak. Burası bir çeşit Çarlık Duması haline geldi. Bu onu yine de önemsiz kılmıyor. Lenin’in zamanında bu konudaki ısrarı ve çabasının ne kadar önemli olduğu belki şimdi daha iyi anlaşılıyordur. Şimdiki “Duma”da da görev yapılacak, ne kadar kahredici olsa da.

Bu meselenin en önemli yanı, Türkiye toplumunun Tanzimat’tan bu yana merkezî hükümetle ilişkilerini tanzim etmek bakımından parlamentonun bir araç olduğunu devrimcilerden çok daha iyi fark etmiş olmasıdır. Bölüşüm ilişkilerini, gündelik yaşamı ve yerel talepleri çekip çevirmek bakımından parlamento onlar için mühimdir. Evlerine, köylerine okul gelmesi, su gelmesi, çocuklarının eğitiminin daha ucuzlaması ve kalitesinin artması, sosyal yardım ve güvenlik, imar veya hayatta önemli saydıkları başka bazı şeylerin devlet tarafından da önemli sayılıp sayılmaması bakımından parlamento en önemli kaldıraç olageldi. Hatta bir zamanlar hürriyet simgesi haline de gelmişti.

O nedenle ben halk için bu kadar önemli olduğundan parlamentoda bir şey yapmanın bizim için daha önemli olduğunu söylemek isterim. Bunun için sosyalistler aslında yüz yıldır parlamento dışında tutulmaya çalışıldılar; “siz oraya girmeyin, tapınağın sırlarından mahrum kalın, işlerin nasıl döndüğünü öğrenmeyin, o kanallardan yürümeyin, nüfuz etmeyin” diye… Düşünsenize bir komünistin dokunulmazlık sahibi olması, onları her gördüğü an ezme tutkusuyla tutuşan alelade bir gerici polis memuru veya polis müdürü karşısında ne kadar büyük bir meydan okuma. Bunun bile niye kıskançlıkla sizin elinizden alınmaya çalışıldığını daha iyi anlayabilirsiniz.

Fakat sonunda teori doğru söylüyor. Parlamento aslında hiçbir düzeyde iktidarı temsil etmiyor. Büyük ölçüde yürütme ve daha çok da Emniyet ve Ordu ve Maliye tarafından bütün güçleri elinden alınmış bir organdır. Ama buna rağmen hala oradaki eleştiri imkanı size toplumla bir alış-veriş, bir mesajlaşma, sesinizi işitilir kılma bakımından o kadar büyük bir imkandır ki, yaygın medya HDP’ye kapatıldıktan sonra, Kürt halkı ve demokratlar için en önemli kanalın TRT3 olmuş olması boşuna değil. Kahvelerde, berber dükkanında, ciğercide, lokantada “şu TRT3’ü aç” niye deniyor, işte bundan ötürü, sesiniz bu kanaldan duyulduğu için. Ben bu yüzden parlamentonun hala çok önemli olduğunu, mutlaka değerlendirmemiz gerektiğini söylemek isterim.

Fakat, işte hepsi bu kadar. Bundan daha çoğu zarar! Çünkü, birincisi, popüler temsilciler eliyle parlamentoda temsil edilmek veya temsilcilerimizin popülerleşmesi, parlamentodan geçmeyen ya da orada görünmeyen hiçbir şeyin ve hiç kimsenin önemi olmadığına dair bir ters akıntı da yaratmaya başladı. Dolayısıyla herhangi bir kitle etkinliğinin gerçekleşebilir olması için başına bir veya birden çok buralarda boy gösterip, fotoğraf çektirip sonra ortadan kaybolan vekil koyma arzusu, kitle hareketinin kendi potansiyelleri, kendi gücü, kendi kapasitesi ile değil, daima bir vekalet dolayımıyla yürütülmesi icabettiğine dair bir sapma eğilimi, bir tür edilgenlik yarattı. İkincisi, sözün önemi bakımından, orada parlamentoda, hazırcevaplıkla söylenmiş bir sözün medyada yankılanışı, bir politik hareketin en önemli metinlerinin, manifestosunun, tarihsel yönelişinin de önüne geçti. Bu, ister istemez fikrin, paradigmanın yassılmasına yol açıyor. Herşey yamyassı, yüzeysel hale geliyor ve bunun yanı sıra kendini tekrar, klişelerle konuşma... Artık bir kez klişelerle konuşma değer kazanmaya başlayınca hiç düşünmeden konuşma... Araştırma, öğrenme ihtiyacının son bulması… Oysa kelimelerle yapılan bir sınıf mücadelesi olduğu bu. Rakibinin peşini acımasızca takip etmek, hak ve özgürlük kavgasına bağlam kazandırmak yerine iki kelime edip yan gelip yatma eğilimleri de parlamenter bir tembelliğe yol açıyor sonunda.

Ben o yüzden derim ki, bizim mutlaka orada, parlamentoda sözümüz olmaya devam etmeli. Bu bizi toplumun bütün öteki güçleriyle bakıştıran ve onlardan daha az itibarlı ve daha az meşru olma hissinden kurtaran bir şey. Bize cesaret ve güç kazandırıyor. Ama öte yandan hepimiz gördük, dokunulmazlıklar kaldırılıp milletvekilleri hapse atılıp medya yasakları uygulanmaya başladığında halka ulaşmak için bildiğimiz eski usullere kaldık. Ve “Meğerse eski usuller ne kadar önemliymiş; insanın insana dokunduğu, yaşadığın, çalıştığın, eğlendiğin, mavra yaptığın yerde dönüyormuş hayat!” fikrine geri döndük. Ve HDP kendisini orada geri kazandı.

Ben o yüzden halkımızın, şimdi adı “seçmen” olan halkımızın, işçi sınıfımızın, gençlerimizin, yoksulların, kadınların yeniden HDP momentumunu hep birlikte ne kadar büyük bir güçle yeniden ürettiklerine tanık olduktan sonra çok daha büyük bir güvenle diyebilirim ki,  parlamento dışındaki yaşamdır aslolan, vekalet değil.

Tabii bu arada Halkların Demokratik Kongresi’ni (HDK) kaybettik. HDK aslında HDP’yi parlamentoya iterken, onu kendi içinden doğururken, parlamento dışı bir gerçeklik, otantik temsil mekanizması ve hareket zemini, bir hareket üssü olarak sahip olmuş olduğu güçlerin hemen hemen hepsinden yoksun kaldı ve bir kabuğa dönüştü. Tabii bu HDK için çok acı oldu. Geçen dönem de bunu sık sık söyledim, hem parlamento faaliyetimizin hem de HDP faaliyetimizin en önemli işlerinden biri elde edilmiş imkanların HDK’yi yeniden kurmak için toplumsal mücadeleye dönüştürülmesi olmalı. Bunu da yapabilirsek, aslında eğer parlamentoda gerçek hayatın orası olmadığını bilerek çalışır ve orada elde ettiklerinizi gerçek hayata iade etmek için çaba gösterirseniz, evet, parlamento bize lazım. Daha doğrusu, genel siyaset alanında meşru bir var oluş lazım bize ve parlamento da bunun en önemli araçlarından birisi idi Türkiye’de.

Fakat önümüzdeki dönem, her şey barışçıl biçimde sonuçlanırsa bu seçimde, parlamentoya gönderdiğimiz vekiller ve partinin parlamentonun üstünlüğünü geri kazanmak için bir mücadele vermeleri gerekecek. Unutmayalım, bütçe hakkı parlamentonun elinden alınmış durumdadır. Evet, sonunda şeklen “parlamento onaylasın” denmektedir ama parlamento değildir bütçenin yapıldığı yer, cumhurbaşkanlığıdır. İkincisi, parlamento hükümet kurma, hükümeti denetleme ve hükümeti alaşağı etme hakkını elden çıkarmıştır. Yürütme iplerini tamamen koparmıştır. Üçüncüsü, meclis kanun yapma hakkını paylaşmaktadır cumhurbaşkanı ile.  “Temel haklar konusunda cumhurbaşkanı kanun yapamaz” denilse bile, Tayyip Erdoğan, ya da hangi cumhurbaşkanı olursa olsun bu imkanı kullanmak isteyebilir. Bu şartlar altında milletvekilliği, temsilden çok parlamentoyu dönüştürmek için çok önemlidir. Dolayısıyla Meclis İçtüzüğü ile milletvekilleri arasında sürekli bir çatışmanın yaşanacağı bir yeni parlamento dönemi olacak. O yüzden eskiyi tekrar etmeyecek yeni bir deneyim alanı var önümüzde.

Bundan sonrası için siyasal mücadelenizi nasıl tasarlıyorsunuz? Tabii her şey olağan biçimde gerçekleşirse…

Erol Katırcıoğlu işin bu tarafını beğenmiyor ama bizim hem HDP’miz var, hem de HDP’yi var eden politik hareketlerimiz var. Benim her ikisinde de görevlerim devam ediyor. HDP Onursal Başkanlığı, hem Parti Meclisi’nde hem Merkez Yürütme Kurulu’nda bana daimi bir rol tanıyor. Bunu tabii ki sürdürmeliyim. Ben özellikle HDP’nin kuruluş paradigmasının, ona can veren temel ilkelerin yeniden üretilmesi bakımından o başlangıçla bugünkü kadrolar arasında daha az deneyim bağı kaldığını görüyorum. Bu açıdan sürekli olarak oranın beslenmesi ve yönetime katılması ihtiyacı var bu bilginin.

SYKP Merkez Yürütme Kurulu’nda da bana ayrılmış bir yer var. Bunu tam olarak seçimli mekanizma sonucunda yeniden doldurmak ister miyim, istemez miyim bilemiyorum ama geçtiğimiz dönemde buna yönelik olarak çok az mesai yapabildik. Şimdi Tülay’ın (Hatimoğulları) varlığı nedeniyle daha etkin bir biçimde yapabiliriz.

Bu, çok fazla iş demek aslında.

Onun dışında Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ni bir wiki ansiklopedi olarak internete taşıma konusunda içimde bir ukde var. Onun için imkan yaratmaya çalışacağım.

İki dönemin deneyimlerini yazıya dökmek, hiç olmazsa hülasasını çıkarmak lazım. Bu olmazsa olmaz. Hem bizi oraya gönderen politik güçlere, ortaklığa, hem de bizi seçen insanlara bu hesabın verilmesi ve deneyimin paylaşılması ihtiyacı var. Onun dışında da başka bir şeye zaman kalmıyor.

Gene de milletvekili olmadan da bütün mücadele alanlarını dönüştürmekle uğraşacağız. Her zaman temsil etmemiz gerekmiyor. Toplumun parlamentoyu, HDP seçmenlerinin HDP’yi kuşatması, sürekli ileri itmesi için herkesle birlikte çalışacağız, ömrümüz vefa ettiği kadar…

-------------------

* SYKP Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları 24 Haziran seçimlerinde HDP listesinden Adana 1. sıra milletvekili adayıdır.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler