Kemalbay: 10 Ekim’de hayatını kaybedenler tek kelimeyle anılmadı

HDP Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 10 Ekim Ankara Katliamının ikinci yıldönümüne ilişkin o günlerde iktidarın “400’ü vermezseniz kaos gelir” dediğini anımsatan Kemalbay, “102 barış mücadelecisini neden bir kelimeyle olsun anmaz?” diye sordu.

Kemalbay: 10 Ekim’de hayatını kaybedenler tek kelimeyle anılmadı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Serpil Kemalbay, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında konuştu. 10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı’nda gerçekleşen katliama ilişkin konuşan Kemalbay, iktidarın katliamda yaşamını yitirenleri bir kez bile anmadığını söyledi. Kemalbay, “O günlerde şöyle değmişlerdi; eğer 400’ü vermezseniz kaos gelir. Hatta 7 Haziran’dan sonra bir AKP’li bakan, “Halk kaosu seçti” demişti” dedi.

Kemalbay’ın gündeminde ABD ile yaşanan vize krizi ve TSK’nin İdlib operasyonu da vardı.

Kemalbay şöyle konuştu: 

Bugün 10 Ekim. 2 yıl önce yaşamını yitiren 102 yoldaşımız emek ve barış için mücadele yürütüyorlardı. Barış mitingine Türkiye halklarına barışı armağan etmek için katılmışlardı. Onları IŞİD saldırısında kaybettik. 2 yıldır, bu katliamı anma etkinliğimiz kolluk güçlerinin saldırısına maruz kalıyor. Hayatını kaybeden yoldaşlarımızın yakınları anma etkinliğinden bile mahrum bırakılıyor. AKP bir tek adam rejimini kurmaya çalışıyor ve bu tek adam rejimini oluştururken de demokrasi güçlerine saldırmaya devam ediyor. Tıpkı 2 yıl önce yaralıların üzerine nasıl gaz atıldıysa 2 yıldır anma etkinliklerine de aynı muamele yapılıyor. Bu neyin korkusudur, neyin telaşıdır? 

Suçlu olmanın korkusu 

Aslında bu korku suçlu olmanın, suç üstü yakalanmanın korkusu. Çünkü AKP-Saray iktidarının 5 Haziran Diyarbakır mitingimizden, 10 Ekim Ankara Katliamı’ndan bu yana gerçekleşen bütün saldırılarda sorumluluğu bulunmaktadır.

10 Ekim’de hayatını kaybedenler tek kelimeyle anılmadı 

Bugün AKP’nin grup toplantısında bir kelime dahi ifade edilmedi. Oysa tam da bu Meclis’e 1 km yakınlıktaki anma etkinliğine sıkılan gazların kokusu neredeyse burada. 15 Temmuz darbe girişiminde yaşamını yitirenleri her vesileyle anan Hükümet, 102 barış mücadelecisini neden bir kelimeyle olsun anmaz?

Tarihimizdeki bu en büyük katliamlardan biri olan bu katliamı neden bir kere olsun kınamaz. Gelin 10 Ekim 2015’e gidelim. Neler olduğunu hatırlayalım. O gün Kürdistan’da ablukalar vardı, ablukaların tek sebebi de 7 Haziran’da kaybettikleri iktidardı. O günlerde şöyle değmişlerdi; eğer 400’ü vermezseniz kaos gelir. Hatta 7 Haziran’dan sonra bir AKP’li bakan, “Halk kaosu seçti” demişti.

Kaosla yönetme stratejisi 

Bu kaosun nasıl yaratıldığına baktığımızda 5 Haziran 2015’teki patlamadan başlıyor, 20 Temmuz Suruç Katliamı’yla devam ediyor, ardından 10 Ekim, Antep ve ardı arkası gelemeyen katliamlarla karşılaşıyoruz. İşte bu yaşadıklarımız aslında Türkiye’deki siyasi iklimi dönüştürmek, kaosla korkuyla yönetme stratejisinden başka bir şey değildi. Türkiye halkları çok yakından biliyor. Türkiye’de ne zaman bir siyasi kırılma yaşatılmak istense, siyasi bir mühendislik yapılmak istense o zaman böyle karanlık güçler devreye sokuluyor. 

5 Haziran’da mitingimize yapılan saldırının görüntüleri ortaya çıktı. Arkasından 10 Ekim Katliamı’nın da. Bu görüntülere baktığımızda şunu görüyoruz; aslında her iki katliamın yaşanacağı da biliniyormuş, fakat hükümet katliamın hedefi olan halkı değil katliamı gerçekleştirecek olan IŞİD katillerini korumaya kollamaya almış. 

Katliamcılar pamuklara sarıldı

Sırt çantalarıyla, bombalarla bütün gün Ankara’nın en güvenlikli yerlerini gezen canlı görüntüleri o görüntülerde görebiliyoruz. Yine Amed’de de aynı şekilde. 2 bombayı yerleştiren katliamcı kişinin rahat bir şekilde, polislerin gözü önünde bu işi yaptığını, eğitilmiş polis köpeklerinin bombalara yöneldiğini fakat polislerin köpekleri bu alandan uzaklaştırdığını görüyoruz. 

Ne Suruç Katliamı’nda ne Ankara Katlimı’nda ne 5 Haziran Katliamı’nda, hiçbirinde gerçek bir soruşturma, kovuşturma yapılmadı. Hiçbirinde olaya karışan kişiler katliamları gerçekleştirenler, bu katliamları önlemek için sorumluluklarını yerine getirmeyenler doğru düzgün soruşturulmamış. Hatta IŞİD katilleri pamuklara sarılarak korundular. 

İhmal değil suç 

Bunun yanı sıra, yaşanan faciaları protesto etmek isteyen halklarımız ise işte böyle saldırılara maruz kalıyor. Bugüne kadar bir tane bile kamu görevlisinin yargılanmamış olmasını aslında bizler şöyle okumalıyız: AKP-Saray iktidarı sorumluluklarının ortaya çıkmasından ürküyorlar. Bugün en ufak bir anma yapmamalarını da aynı şeye yormak gerekir. Dolayısıyla, buralarda yaşananlar aslında ihmal değil tam da AKP-Saray iktidarının suçudur ve suçunu gizlemek istemektedir.

10 Ekim Katliamı barışın kurulmasını engellemek için yapılmıştı. Bugün biz o günlerde barışı inşa edemediğimiz için faşizmin kurumsallaşma sürecine tanıklık ediyoruz. O gün mücadele yürüten ve 10 Ekim’de şarkılarla halaylarla nasıl bir yaşam istediklerini anlatmak isteyen yoldaşlarımız, tam da bizle bugünleri yaşamayalım diye oradaydılar.

6-8 Ekim üzerinden algı oluşturuyorlar 

Bu hafta olağanüstü, böylesine önemli günlerin yaşandığı haftalardan biri. 6-8 Ekim eylemlerinin gerçekleştirildiği tarihin 3. yıl dönümü. 6-8 Ekim olayları da Hükümet tarafından her zaman çarpıtılarak, yalanlarla kendi kamuoylarına bir algı oluşturmak için kullanılıyor.

2011 yılında hatırlayalım: Suriye’de iç savaş patlak vermişti ve burada yükselen IŞİD çetelerinin saldırıları 2014 yılının Ağustos ayında Êzidî katliamlarıyla sonuçlanan bütün dünyada gündem olmuştu. Bugün Birleşmiş Milletler’in de kabul ettiği bu soykırım saldırılarına karşı Türkiye’de tepki oluştu. 

Suruç’un hemen karşısındaki Kobanî, aynı zamanda Türkiye halklarının akrabalarının yaşadığı bir coğrafya. Türkiye halklarının, burada yaşananlara kayıtsız kalmasını beklemek abes olur.

Bu saldırılar gerçekleştirilirken Kobanî’nin neredeyse yüzde 80’i IŞİD çeteleri tarafından işgal edilmişken demokrasi güçleri Kobanî’ye bir koridor açılmasını talep ediyordu. Dünyadaki IŞİD karşıtı tüm demokrasi güçleri, Kobanî’ye bir koridor açılmasını, insani yardım sağlanmasını, IŞİD’e karşı Kobanî’nin korunmasını istiyorlardı. Biz de tam bu sırada halklarımıza bir çağrı yaptık, halkın demokratik protesto etkinlikleri yapmasını, MYK’den alınan bir kararla duyurmuştuk.

Bu esnada IŞİD vahşetinden kaçan yüz binlerce insan da Türkiye sınırına gelmişlerdi ve başta partimiz olmak üzere tüm demokrasi ve barıştan yana olan güçler bu zorunlu göçle coğrafyamıza gelen Kürt kardeşlerimizle dayanışma içinde olmaya çalışıyorlardı. 

Ekim aynıda protesto gösterileri barışçıl bir şekilde yaşanmıştı. Fakat 6 Ekim’de yapılan bu protestolara Hükümetin kolluk kolluk kuvvetlerini infaz ettiği bir arkadaşımızdan sonra olaylar şiddetlendi.

Yaşamını yitirenlerin çoğu HDP’liydi 

Biliyorsunuz Anayasanın maddesidir; hükümetten izin almadan protesto, gösteri, yürüyüşü yapılabilir. Sınırımızın yanı başındaki bu trajediye karşı protestolara polisin saldırması sonucu Muş’ta bir kardeşimiz öldürüldü. 

Sonrasında ölümler devam etti ve toplamda 54 insan yaşamını yitirdi. Yaşamını yitirenlerin neredeyse tamamı protestocular. 44 insan partimizin üyesi.

 

6-8 Ekim’in araştırılmasını reddettiler 

Defalarca bu protestolarda yaşanan katliamları araştırmak için önergeler verdik, fakat hiçbiri hükümet tarafından kabul edilmedi. Buna karşılık AKP Genel Başkanı Erdoğan her fırsatta 6-8 Ekim olaylarını partimize karşı gündeme getirdi. Sürekli bir yalanı tekrar etti. 

Sürekli olarak bir yalanı tekrarlıyor. Hitler’in bakanı Goebbels, “Eğer bir yalanı sürekli tekrar ederseniz artık o yalan gerçeğe dönüşür” demişti. AKP-Saray iktidarı tam da bunu uyguluyor.

Erdoğan’a ithamlarını iade ediyoruz

Her fırsatta partimizi ve Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş’ı sorumlu tuttu. Hiçbir akılla açıklanamayacak bu iddialar, eş genel başkanımızı terörist olmakla suçlayan AKP Genel Başkanı’na hep beraber şahit olduk. Bu kirli politikaya bir kez daha itiraz ediyor ve aynen ithamlarını kendisine iade ediyoruz. 

Erdoğan’a şunu söylemek isteriz eğer gerçekten 6-8 Ekim ile ilgili en ufak bir üzüntünüz, kaygınız varsa, gerçekten Yasin Börü’nün öldürülmesi sizi üzüyorsa o zaman gerçeklerin açığa çıkması için parmağınızı kıpırdatırsınız.

Katliamları kullanıyorsunuz

Fakat siz katliamları her zaman kendi iktidarınızı muhafaza etmek, kendi iktidarınızın vasıtası kılmak için kullanıyorsunuz. Siz bu ölümlerden besleniyorsunuz. Ölümlerden nemalanıyor, ölümleri ranta çevirmek istiyorsunuz. Tıpkı Suruç Katliamı, tıpkı 10 Ekim Katliamı gibi, 6-8 Ekim’de yaşanan katliamda da Hükümetin büyük sorumluluğu vardır.

Hatırlayın, 15 Temmuz’un sorumlusu askerler, işte buralarda cinayetler işliyordu.

Bu cinayetleri birlikte işliyordunuz. Eğer siz bu cinayetleri, 6-8 Ekim’i soruştursaydınız, biz bunları söyleyemezdik. Bu yalanlarınıza devam etme çabanız katliamlardaki suç ortaklığınızın ne kadar doğru olduğunu gösterdi. 

Bizler bugüne kadar nasıl mücadele ettiysek, darbelere karşı nasıl mücadele ettiysek, bundan sonra da gözümüzü kırpmadan mücadele edeceğiz. Bu katliamları gerçekleştirenler şunu bilsinler ki bu katliamlar er yada geç hesapları sorulacak cinayetleridir. Bu katliamların siyasi sorumluluları iktidardadır. Tetiği çekenler de siyasi sorumlular da er yada geç hesap vereceklerdir. Güneş balçıkla sıvanmayacak, gerçekler mutlaka ortaya çıkacak. 

Senin Kobani ile alıp veremediğin ne? 

Bugün yeni Kobanîlere müsaade etmeyeceğiz diyorlar. Bunu İdlib’e asker sokarken söylüyorlar. 

Şu anda AKP-Saray iktidarı, Türkiye’yi 1 yıldan fazla süredir OHAL ile yönetiyor. Hani OHAL kısa sürede kaldırılacaktı? OHAL neden kaldırılmıyor? Neden ülke KHK’lerle yönetiliyor?

İşte bu sorunun cevabı tek adam rejiminin iktidarı gasp ettiği, halkın iradesini gasp ettiği ve Türkiye’yi maceralara sürüklemek için 15 Temmuz darbe girişiminin Allah’ın bir lütfu olarak tadını çıkarta çıkarta değerlendirdiği yönündedir. 

Siz yeni Kobanîlere izin vermemekle ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Kobanî Kürt halkının, Êzidîlerin, Arap halkının ve başka halkların birlikte yaşadığı bir coğrafya. Bu insanlar Kobanî’de Efrîn’de ve diğer yerlerde IŞİD çetelerine karşı ortak bir dayanışma sergilediler birlik oluşturdular. Bu halklar kendi öz savunmalarını yapıyorlar. Kendi topraklarında yaşıyorlar ve insana yakışır bir yaşamı kendi elleriyle inşa etmek istiyorlar. Senin Kobanî ile alıp veremediğin ne?

 

Bunlar Osmanlıcı hayalleri peşinden başka halkların iradesini de gasp etmek için sınırları aşıyorlar ve başka bir halkın topraklarına asker götürüyorlar. Ve bunu, işte bu OHAL faşizmine dayandırarak yapıyorlar. Sahte bir olağanüstü hal ortamı yaratarak, korku iklimini yayarak, demokratik muhalefeti yargı sopasıyla, hapishanelerle tehdit ederek kendi bildikleri yolda gidiyorlar.

Siz gölge etmeyin başka ihsan istemiyor halklar

Hiçbir Türkiye insanı Türkiye halklarından hiçbir insan, bunların şu anda yaptıkları işgal operasyonuna olur demedi. Bunlar kendi başlarına Kobanî’de olanların tekrar olmasını istemiyorlarmış. Neymiş, Efrîn’e izin vermeyeceklermiş. Efrîn neresi diye baktığımızda Efrîn de, Suriye Kürdistanında bir kent. Senin Efrîn’le ne alıp veremediğin var?  Efrîn’de Kobanî’de halkların bir arada barış içinde yaşamasına olan tahammülsüzlüğü var. 

Grup toplantısında Başbakan diyor ki Kürt, Arap, Êzidî işte halkları sayıyor herhalde bizden öğrendiler, halklar merak etmesin diyor. Siz gölge etmeyin başka ihsan istemiyor bu halklar. 

İdlib’den askerin çekilmesi lazım. Şu anda Türkiye askeri İdlib’de ve ona IŞİD türevi olan çeteler eskortluk yapıyor. Bu aslında girilen kirli ilişkilerin, savaşta Türkiye’nin aldığı rolün ve nasıl bir tehlike içinde olduğumuzun, savaş riski altında olduğumuzun da bir göstergesi.  

O nedenle biz hemen bu savaşçı politikaların durdurulması gerektiğini, askerlerin başka halkların coğrafyasında işi olmadığını, halkın bütçesinin savaşa aktarılmasının karşısında olduğumuzu belirtiyoruz ve hem içeride hem dışarıda barışçıl politikaların yürütülmesi gerektiğini söylüyoruz.

Irak Kürdistanı’nda da Suriye Kürdistanı’nda da Türkiye’de de İran Kürdistanı’nda da her yerde Kürt halkının barış içinde, halkların iradesinin hayata geçmesiyle gerçekleşmesi gerektiğini düşünüyoruz. 

Türkiye egemenlerinin hiçbir halkı tehdit etmeye hiçbir halkın üzerine asker, tank top göndermeye hakkı yoktur. İçeride de dışarıda da barış diyoruz, özgürlük diyoruz.

Erdoğan’ın her kabadayılığının faturası halka kesiliyor

Bu kadar saldırgan politikalar elbette ki büyük bir bütçeyle gerçekleştirilebilir. Yine şeffaf olmayan, hesap vermeden yürütülen bu saldırgan politikalar, sarayın örtülü ödeneklerinden yapılan harcamaları da bize gösteriyor. Erdoğan’ın yaptığı her kabadayılığın faturası halka kesiliyor. 

Milletin parasıyla itibar olmaz

Milletin parasıyla itibar üretme peşindeler halbuki bu ülkede insan hakları endeksi yerlerde, işkence sistematik bir halde devam ediyor, cezaevleri tıklım tıklım. Böyle bir ülkenin itibarından söz edilebilir mi? 

Türkiye’de üretim can pazarı olmuş. Fabrikalarda, iş yerlerinde iş cinayetlerinde en ön sıralarda. Böyle bir çalışma rejiminin, böyle bir ülkenin itibarı olabilir mi? Siz itibar istiyorsanız bu endeksleri değiştirmeniz lazım. Kadın cinayetleri yine Türkiye’de dünyada ilk sırada. Her geçen gün de kadın cinayetleri yaşanıyor. Siz bunlara göz yumdukça, haksız tahrik indirimler vererek yürüttüğünüz kadın düşmanı politikalarla itibar sahibi olamazsınız. 

10 Ekim’den bugüne yaşadıklarımızın maliyeti de her zaman olduğu gibi halklardan çıkıyor. Diyorlar ki “biz tasarruf ettikçe zenginleşen, zenginleştikçe de tasarrufu arttıran bir millet olmalıyız”. Bunu kim söylüyor? Daha bir kaç gün önce, Saray harcamalarını savunmak için itibardan tasarruf olmaz diyen iktidar söylüyor.

İşçiler, çiftçiler tasarruf edecek durumda değil

Daha iyi çalışma koşullarında insana yakışır bir ücret almak istiyorlar. İşsizlik tehdidiyle, açlıkla hizaya getirilmek istiyorlar. Ama cam işçileri diyorlar ki aç da kalsak direneceğiz. Neden? Çünkü tasarruf edemiyorlar. Zaten aldıkları ücretler, en temel giderlerini bile karşılayamıyor. Cam işçisi açlık sınırında, koşullar çok ağır. Fındık üreticileri Giresun’da, kayısı üreticileri Malatya’da, tütün üreticileri Adıyaman’da sokaktalar. Tasarruf edecek durumda değiller. 

Bugünlerde, AKP-Saray iktidarının politikaları ve harcamaları öyle bir boyuta geldi ki, iyi işleyen ekonomi yalanları da çöktü. Kriz kapıda, kriz erteleniyor, borçlarla şişirilen tüketimi körükleyerek kriz geleceğe erteleniyor. 

İşte getirilen vergi artışları, emekçilerin, orta gelirlilerin cebine el uzatılması bundan kaynaklı. Bunun karşılığında ise zenginler daha zengin yapılmaya devam ediliyor. İşverenler her şekilde destekleniyor. İşsizlik fonu AKP-Saray iktidarı tarafından çarçur ediliyor. 

Kendini cumhurbaşkanı olarak tanıtan biri sizi ararsa altınlarınızı vermeyin 

Diyorlar ki “ekonomimiz çok iyi, ekonomimiz 2023 vizyonunda devam ediyor.” Herhalde MTV’yi yüzde 40 yaparak 2023’ü bulacaklar. Bir yandan da çağrıda bulunuyorlar. Altınlarınızı getirin diyorlar. Altınlarınızı isteyen Cumhurbaşkanı adlı bir şahıs sizi ararsa sakın ha sakın onlara altın maltın vermeyin. Altından sonra da gelip sizin ekmeğinizi isteyecekler. Vatandaşın kötü günler için ayırdığı altınlara göz dikerek mi gelecek planlarınız uygulayacaksınız?

Siz böyle planlarla mı büyük ekonomi olacaksınız? Yalanlarınız işte böyle satır aralarında ortaya çıkıyor. Eğer paraya ihtiyacınız varsa biraz kendi harcamalarınızı kısın, lüks araçlara binmeyin, yurt dışı gezilerine araçlarınızı taşımayın. Mütevazı olun hatta trene binin, otobüse binin. Biraz halkı anlamak için bunu yapmaya ihtiyacınız var.

Bir gece ansızın gidebilirler 

Sonuç olarak, onlar aslına kendi kuyularını kazıyorlar. Öyle bir kriz yarattılar ki, bir gece ansızın gelebiliriz diyorlar ya, bir gece ansızın gidebilirler. Hani bunun için de hazırlık yaptıklarını zaten biliyoruz. Bir taraftan da uçaklar, jetler satın alıyorlar. 

Beyefendi kafa tutuyor emekçi ücretleri düşüyor

Son günlerde, daha önce hiç olmadığı kadar ABD ile yakın olduklarını söylemişlerdi Trump’la pozlar vermişlerdi. O havuz medyası manşetler atmıştı, fotoğraflarını basmıştı. Tiyatrolar sergilemişlerdi. Onun da kokusu çıktı. 

ABD ile bir vize krizi adı altında kriz yaşanıyor. Vizeler askıya alındı. Erdoğan da güya onlara karşı misilleme yaptı. Kıbrıs’tan beri en ciddi krizini yaşıyor ABD ile. Bu, ekonomik krizi derinleştiren bir durum oldu. Yani beyefendi bir yerde birisine kafa tutuyor ertesi gün Türkiye emekçilerinin ücretleri aşağı doğru iniyor. Peki bu ücretleri arttırmak için sonra siz bir şey yapıyor musunuz, hayır.

Şuursuz dış politika 

Her türlü şuursuz iç ve dış politikayla Türkiye emekçilerini soyup soğana çeviriyorlar. Amerikan parası bu krizle değer kazanırken Türk lirası yerlerde. 

Putin satrançta Erdoğan’ı yendi 

 

Bu krizin arkasında yatan birçok neden var. İdlib’den Reza Zarrab’a kadar pek çok karanlık ilişki söz konusu. Bir Rusya uçağı düşürüldü, o uçak düşürüldükten sonra bakın Türkiye ordusunu Rusya’ya kaptırdı. Putin satrançta Erdoğan’ı yendi. Putin satrançta bir kez daha Erdoğan’ı yendi. 

Hak ihlallerini takip etmekte zorlanıyoruz

Büyük insan halkları ihlalleri yaşanıyor. Bunları takip etmek bile zor. Çünkü bu ihlaller çok yaygınlaştı. Özellikle basındaki ambargodan dolayı haber alma hakkının da gasp edilmiş olmasından dolayı yaşanan şiddeti, linci, infazları, insanlık dışı olayları takip etmekte zorlanıyoruz. 

Türkiye bir polis devleti olmuş durumda. Şiddetin haddi hesabı yok. Peki bu güç nereden alınıyor diye baktığımızda, tabi ki Hükümetin ta tepesinden cesaretlendirilen bir durum. Bunu ta Hatun Tuğluk’un cenazesine saldırıda gördük. Saldırganlar yalandan gözaltına alındı, arkasından serbest bırakıldı. 

Bakın son dönemde yapılanlardan bir tanesi bir gerillanın infaz edilmesi. Bir diğeri Alanya’da bir kadına yönelik polis saldırısı. Yanındaki polis de izliyor. Bu nasıl bir inanlık krizi yaşadığımızın da göstergesi. İşkencenin sokağa taştığının görüntüsü bu.

Çakmak gazından öldü denilerek ört bas edilmeye çalışılan bir başka cinayet, 14 yaşındaki Yiğit Can Camgöz. Polis tarafından darp edilerek yaşamını yitirdi. Bunu bir gazeteci, Sedat Sur ortaya çıkardı. Demek ki neymiş? Gazeteciler halkın haber hakkını üretiyor. Bunu da engellemek istiyorlar.

İşkence yapanlar hesap verecek 

Muğla’da bir grup yurttaş çıplak bir şekilde yere yatırılmış. Fotoğrafları sızdırılarak halkta korku yaratılmaya çalışıldığı, halkı sindirmek için bu tür uygulamaların yapıldığını biliyoruz. Yine aynı yerde 5 kişinin infaz edildiği haberleri var. Türkiye’de idam cezası yoktur. Bu vahşi uygulamayı yapan, tıpkı Ebu Gureyb Cezaevi’ndeki gibi, tıpkı İsrail’in yaptığı gibi bu uygulamaları yapanlar, siz şimdi birileri sırtınızı sıvazladı diye bunları yapabilirsiniz, ama unutmayın, işkence yapanlar eninde sonunda hesap verecek. Çünkü işkence insanlık suçudur, insanlık suçunda zaman aşımı olmaz. Gün gelecek devran dönecek.

Zorla müdahale cinayettir

Nuriye ve Semih, işlerini geri alabilmek için direniyorlar. Zulme karşı direnmek haktır, onlar da bu haklarını kullanıyor. Nuriye tuvalet ihtiyacını bile gideremiyor. 216 gün oldu. Başına jandarma dikiliyor, ama refakatçi verilmiyor. Nuriye ile Semih zorla besleme tehdidiyle karşı karşıya. Bu işkencedir. Onları derhal serbest bırakın, işlerine iade edin. Kurduğun o komisyon ne iş yapıyor? Nuriye ile Semih’in durumu hemen incelenmeli. Eğer Nuriye ile Semih’e bir şey olursa, onları adım adım ölüme sürükleyen sizler olacaksınız.

Ayşe Öğretmen neden ceza aldı? 

Ayşe Öğretmen ceza aldı. Suçu neydi? İnsanlar ölmesin diyen Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Ayşe Öğretmen cezaevinde, daha fazla insan ölsün diyenler iktidarda. Fakat gün gelecek, insanlar ölmesin diyenler iktidara gelecek.

Demirtaş’tan Meclis gündemi dilekçesi 

Partimize hemen her gün operasyon gerçekleştiriliyor.Selahattin Demirtaş AYM’ye başvurmuştu. Bu başvuru üzerine, Adalet Bakanlığı AYM’ye bir açıklama gönderiyor. Deniliyor ki, milletvekillerini cezaevinde olması milletvekilliği yapmalarına engel değil. Her zamanki gibi yalan. Bunun üzerine Selahattin Demirtaş bir dilekçe yazdı, Meclis gündemine ilişkin kendilerine hiçbir evrak gönderilmediğine ilişkin. Dilekçe bugün ilgili makama verilecek.

 

6 milyon oy almış partinin eşbaşkanını, mahkeme masraflı olur diye duruşmaya getirmiyor. Meclis Başkanı, milletvekilleri hapishanedeyken tek kelime etmiyor. Lüks araçlara binerken mahkemeye masraf olur diyorlar.

Müftülüklere nikah yetkisi verilmesi, AKP-Saray iktidarının kendi sistemini kurmak istemesinin bir sonucu. Kadınların nasıl yaşayacağına, kaç çocuk doğuracağını planlayarak kurnazca planlar çıkarıyorlar. 

Kadınların medeni kanundan doğan haklarını gasp etmeye çalışıyorlar. İşte bu yasa, Türkiye’deki kadın hareketinin, demokrasi güçlerinin itiraz ettiği yasalar olmasına rağmen, kulaklarını tıkamışlar. 

Bu yasayı, kadınların hayatını 100 yıl geriye götürmek isteyen yasayı derhal geri çekmeleri gerekir.

Herkesi ilgilendiren evlilik konusunun, sadece bir dinin mensuplarına hitap eden müftüler tarafından yapılması zaten lailkliğe aykırı. Üstelik bu müftülerin her gün skandal açıklamalarına rastlıyoruz.

Kadınlar böyle bir yasaya iltiyaç duymuyor. Kadınları birbirinden uzaklaştıran ikiliği kabul etmiyor. Kadınlar, “bizim ihtiyacımız olan şiddete karşı iktidarların politikalar geliştirmesidir” diyor. 

Kadınlar için sığınma evleri açılması sağlanmalıdır. Güvencesiz çalışan kadınlar değil, geleceğe güvenle bakılan bir toplum yaratılmalıdır. Kadınlara bir iyilik yapmak istiyorsanız buyurun parasız kreşler açın. Kadınların yıllardır dillerinde olan talepleri var. Bunlara kulak verin. Cinsiyetçi politikaları bırakın. Sağlık hakkını, eğitim hakkını yaratın. Ceza indirimlerini ortadan kaldırın. 

Böyle gitmez kadınlar buna izin vermez!

AKP-Saray iktidarı faşizmi koyulaştırarak ayakta kalmaya çalışsa da takatleri tükendi. Bugün başbakan motorun takıldığını söyledi. Dili sürçünce. Aslında onun değil AKP’nin motoru tükendi. Bırakın da gidin artık. Gelirken söylediğiniz her şeyi tersine döndürdünüz. Geldiğiniz günlerdeki söylemlere dönüyorsunuz. Eğitim sisteminde tahtayı sildiler, oturdular düşünüyorlar. Acaba eğitim sistemini ne yapsak diye. OHAL’i kaldırmakla övünüyorlardı şimdi tüm memlekette sıkı yönetim var. Komşularla sıfır sorun dediler, şimdi sıfır komşu var. Sağlık hakkı dediler yaptıkları sadece bina idi. Şimdi sağlıkta da başa döndüler. 

Demokrasi diyorlardı şimdi tek adam diktatörlüğü inşa ediyorlar. Hizmet hareketini yere göğe sığdıramıyorlardı şimdi FETÖ terör örgütü oldu. Arada Rusya ile düşman oldular, şimdi Putin’le ahbap çavuş oldular. Kardeşim Esat, Esed oldu şimdi tekrar Esat oluyor. Vergileri düşürmekle övünüyorlardı, şimdi vergi artırmazsak borçlanmak zorunda kalırız diyorlar. Faizleri düşürmekle övünüyorlardı şimdi faizle enflasyonun sorumlusu ilan ediyorlar. Onların giderken ellerinde sadece duble yolları var. Biz onlar giderken yolları rulo yapalım koltuklarının altına koyup gönderelim. Ama öylece gitmelerine izin vermeyeceğiz. 

Tüm bu yaptıklarının hesabını verecekler!

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler