Levent Dölek: Muhalefete saldırırken hala Cemaat'le işbirliği halindeler

RÖPORTAJ - İhraç edilen araştırma görevlisi Levent Dölek: "Üniversitede bilim yapılmalı ve üniversiteler özgür olmalı. Akademi, sadece devletin değil sermayenin baskısından da arındırılmalı. Bizim mücadelemiz bu, biz dönüşümüzü hem üniversitenin hem de ülkenin özgürleştirilmesi mücadelesine bağlıyoruz."

Levent Dölek: Muhalefete saldırırken hala Cemaat'le işbirliği halindeler

Röportaj: Öğrenci İnisiyatifi

Levent  Dölek Kimdir?

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışan Levent Dölek, 29 Ekim tarihli 675 sayılı KHK ile memuriyetten ihraç edildi. Dölek, Eğitim-Sen İ.Ü. Baştemsilciliği, İ.Ü. Araştırma Görevlileri Temsilciler Kurulu üyeliği yaptı. Halen Devrimci İşçi Partisi (DİP) Genel Başkan Yardımcısı'dır. Gerçek Gazetesi ve Devrimci Marksizm dergilerinde yazmaktadır.

Öğrenci İnisiyatifi muhabirlerinin araştırma görevlisi Levent Dölek ile SiyasiHaber için yaptığı röportajı sunuyoruz:

7 Haziran’dan sonra başlayan kutuplaştırma politikasıyla beraber ilerleyen ve OHAL süreciyle giderek artan baskılar ve tutuklamalar ışığında genel siyasi atmosferi nasıl değerlendiriyorsunuz?

OHAL bir hukuki süreç olarak değerlendirilemez. Bu tamamen siyasi bir hamledir. Yapılanlar, Türkiye’de bir istibdat rejimi inşasının parçasıdır, bu şekilde değerlendirmek lazım. 15 Temmuz darbe girişiminin başarısız olmasının ardından ortaya çıkan durumun suistimal edildiğini görüyoruz. Çok kısa bir zaman zarfında, çok hızlı bir süreç içerisinde iktidarın Cemaat'le hesaplaşma görüntüsünden giderek; bir muhalefeti sindirme, özellikle de sola ve sosyalist harekete yönelik bir sindirme hareketine dönüştüğünü görüyoruz. Yapılanların bir parçası da tabii ki HDP’nin şahsında Kürt hareketine yönelik hamleler.

Buradan bakıldığında içinde bulunduğumuz dönemde elbette ki hukuki tartışmalar çok yoğun. Ama bu tartışmaların belli noktalarda bir sınırı var. Çünkü ne mahkemeler ciddi bir şekilde işleyebiliyor, ne bunların bağımsızlığından bahsedilebilir, ne de sürecin hukuki mülahazalar gözetilerek yürütüldüğü söylenebilir. Öyle ki şimdi artık ayyuka çıkmış bir şekilde, OHAL dolayısıyla çıkartılmış KHK’larla yapılan ihraçlarda, tasfiyelerde hatalar yapıldığı söyleniyor. En son Binali Yıldırım’ın da “Hatalar yapılabilir ama bunların sayısı azdır” gibi bir açıklaması oldu. Bu hatalar aslında birer hata değil, biz bunları bir hata olarak görmüyoruz. Bunların hepsi bir siyasi tasfiyenin parçasıdır. “Biz hata da yapabiliriz, bunu da düzeltiriz” diyerek gündeme getirdikleri OHAL Komisyonlarının kendisi bile Anayasa'ya ve hukuka açıkça aykırı organlar. Herhangi bir hukuki ve anayasal dayanağının olduğunu söylemek mümkün değil. En önemlisi de bu tasfiye sürecinde Cemaat'le mücadelenin, muhalefete saldırıya dönüşmesi beraberinde hep şunu da getirdi, muhalefete saldırırken hala Cemaat'in kadrolarıyla bir işbirliği halindeler, bunu da görmek mümkündür. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz süreci bu genelliğiyle ele aldığımızda iktidar tarafından söylenenlerle yapılanlar arasında büyük bir açık olduğunu görüyoruz.

“OHAL halka değil devlete getirilmiştir” denmesine rağmen toplumun her kesimine ve büyük ölçüde de akademiye yapılan sivil darbeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlk ihraçlar başladığında bir yazı yazdım ve dedim ki; “Şu an üniversitelerdeki tasfiyeleri yürütenler, geçmişte AKP ile birlikte Cemaat kadrolaşmasını yürütenlerle aynı insanlardır.” Bu tespitimde ısrar ediyorum. Şu anda bütün üniversitelerde bu tasfiyeleri yürüten kişiler, eskiden Cemaat'le birlikte bu operasyonlar içerisinde bulunan kişilerdir. Bugün tasfiye edilenler ise o yıllarda Cemaat'in operasyonlarına direnmiş olan insanlardır. Bizim 2008-2009 yıllarındaki asistan mücadelemiz çok tipik ve çok ciddi bir örnektir. Bütün Türkiye çapında Cemaat'in üniversitelerde AKP ile kadrolaşma çabasına vurulmuş en büyük darbelerden bir tanesidir. İstanbul Üniversitesi’nde bu mücadelenin öne çıkmış kişilerinin atıldığını görüyoruz. Bu kişilerden bazıları “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnine imza atmamış insanlar. Öte yandan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnine karşı yapılan saldırıların, akademiye yapılan baskıda genel bir çerçeve oluşturduğunu da belirtmek lazım. Bu saldırılar OHAL ile başlamadı. Bugün insanları ihraç eden mekanizma, daha önce engizisyon mahkemelerini andıran birtakım soruşturma komisyonları şeklinde üniversitenin karşısına çıktı. Orada insanlara hukuki sorular yöneltilmedi; orada insanların fikirleri sorgulandı. Üniversite hocaları, öğretim görevlileri bir engizisyon mahkemesine çıkarıldılar. Aforoz mekanizmasının işlemesi ise OHAL’den sonra yoğunlaştı.  

İhraç edilen akademisyen Dölek: Muhalefete saldırırken hala Cemaat'le işbirliği halindeler

Elbet geri döneceğinizi biliyoruz ancak bu kısa ayrılığınızda akademi yaşamınıza nasıl devam etmeyi düşünüyorsunuz?

Biz akademi yaşamımıza devam etmeyeceğiz. “Üniversite dört duvar arasındaki yer değildir, buraya sıkıştırılamaz” deniyor, bu hoş bir söylem. En azından bizim fikirlerimiz ve savunduğumuz mücadele açısından bunu söylemek mümkün. Ancak diğer bir tarafıyla da bu mesele bizim açımızdan kamu kaynaklarının bilime tahsis edilmesiyle ilgili bir konu. Bizlerin tasfiyesi aynı zamanda kamu kaynaklarının bilime harcanmasıyla ve toplumun yararına bilim üretilmesiyle ilgili bütünlüklü bir sorunu gündeme getiriyor. Şimdi biz dersek ki “Üniversite dışında da akademik hayata devam ederiz, bilim üretmeye, bilgi üretmeye devam ederiz”, bu büyük sorunu göz ardı etmiş oluruz. Bizim geriye dönüşümüz sadece işimizi almakla ilgili değil. Elbette ki ekmek parası son derece önemli ama bizim asıl geri dönüş mücadelemiz kamu kaynaklarının bilime ve toplum yararına sarf edilme mücadelesiyle ilgili. Dolayısıyla biz üniversite dışında bilim yapmayı reddediyoruz. Üniversitede bilim yapılmalı ve üniversiteler özgür olmalı. Akademi, sadece devletin değil sermayenin baskısından da arındırılmalı. Özgür bilimin koşulları ancak bu şekilde oluşturulabilir. Bizim mücadelemiz bu, biz dönüşümüzü hem üniversitenin hem de ülkenin özgürleştirilmesi mücadelesine bağlıyoruz.

“Hep Sonradan Gelmesin Aklın Başına” dememek için referanduma kadar “Hayır”ı nasıl büyütmeliyiz?

Gerçekten çok önemli bir süreç. Hayır’ın kazanması ülkenin önünün açılması açısından büyük bir fırsat yaratacaktır. İstibdat rejiminin inşasına büyük bir darbe vuracaktır. Tabii ki bunun gerçekleşmesi için yapılacak şey belli. Bu referandumun hangi çıkarları, hangi sosyal sınıfları karşı karşıya getirdiğini iyi analiz etmek lazım. Şu anda ülkenin yüzde 50 yüzde 50 gibi bölünmesinden bahsedilebiliyor. Ancak çıkarlar değerlendirildiğinde Türkiye’de çoğunluğu oluşturan emekçi sınıflarla bir azınlık sömürücü sınıfın, sermayenin çıkarlarının karşı karşıya geldiğini tespit etmek lazım. İstibdattan yani yasama, yürütme ve yargının giderek merkezde konsolide olmasından kim fayda sağlayacak? Bu sadece bir kişi ya da bir grup değil, bundan çıkar sağlayacak olan sermaye sınıfıdır. Bundan zarar görecek olan ise emekçilerdir. Dolayısıyla emekçilerin bu gerçekle buluşturulması gerekir. Yani sandıkta ona sorulacak rejimin ne bir başkanlık ne bir yarı başkanlık ne de partili cumhurbaşkanlığı rejimi olduğu, özünde bir “cumhurpatronluğu” olduğunu anlatabilmemiz lazım. Sonuçta başkan olmak için bu kadar çaba sarf eden insanın “Türkiye bir anonim şirket gibi yönetilmelidir” sözlerini hiçbir zaman unutmamak gerekiyor. Türkiye’yi bir anonim şirkete çevirmeye çalışan bir istibdat rejimiyle karşı karşıyayız. Eğer bu şekilde ortaya koyarsak toplumun büyük bir çoğunluğu siyasi tercihlerinden bağımsız olarak bu referandumda Hayır diyecektir diye düşünüyorum.

Teklif edilen Anayasa değişikliğinin bir rejim değişikliği olup olmadığı tartışması gündemde. Sandıktan çıkacak olası bir “Evet”i rejim değişikliği açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca sandıktan çıkacak olası bir “Hayır”ın siyasal ve toplumsal yansıması nasıl olur?

Şüphesiz ki sandıktan çıkacak “Evet” bir rejim değişikliğidir. Şunu söyleyebilirim, Türkiye’deki rejimin sınıfsal niteliği değişmeyecektir. Bir burjuva rejimi olmaya devam edecektir ama burada işçi sınıfının, emekçilerin yıllar boyunca vermiş oldukları mücadeleyle kazanmış olduğu haklar giderek daha fazla ortadan kaldırılacaktır, gasp edilecektir. Dolayısıyla çok daha baskıcı bir rejimle karşı karşıya geleceğiz. İnsanların hak ve özgürlüklerini kullanması için oldukça zorlu koşulların olduğu ülkede durum daha da vahimleşecektir. Burjuva demokrasisi sınırları içerisinde baktığımızda da yerleşmiş teamüller ortadan kalkacaktır. Mesela yargının, hiçbir zaman sermayeden, hakim sınıflardan bağımsız olduğunu söyleyemeyiz. Ancak doğrudan iktidarın ve iktidar partisinin hakimiyeti altına alınacak bir yargıdan bahsediyoruz. Bu basit bir değişim değildir, bu tamamen istibdada işaret eden bir durumdur.

Bunun yanında Meclis’in tamamen işlevsizleştirilmesi basite alınabilecek bir şey değil. Şunu unutmamak lazım biz 1 Mart tezkeresinde çok ciddi bir savaş karşıtı mücadelenin sonucunda Türkiye’nin ABD’nin yanında savaşa girmesini öngören tezkerenin reddedilmesini sağlamıştık. Bu Meclis'teki insanların iradesinin değil, halkın isyanının Meclis'e yansımasının bir sonucuydu. Şimdi bunun olanakları tamamen ortadan kaldırılıyor.

İşçiler bir yerde haksızlıkla karşı karşıya kaldıklarında, seslerini duyuramadıklarında, bazı milletvekilleri aracılığıyla Meclis'e soru önergeleri verebiliyor, bu haksızlıkları gündeme getirme fırsatı bulabiliyordu. Şimdi bakanlar ve Cumhurbaşkanı ne yaparlarsa yapsınlar soru önergelerini Meclis önünde sözlü şekilde cevaplandırmayacak. Daha başka bir dizi madde ile Meclis'in hesap sorma olanağı kaldırılıyor. Sandıktan “Evet” çıkması demek, bir istidat rejimi demektir. Dolayısıyla da apaçık bir rejim değişikliğidir ve bu değişiklik, bir tiranlığa doğru gitmektedir.

“Hayır”a kadar ciddi bir mücadele verilmesi gerektiği ortada. Çünkü “Hayır” demek basitçe bir sandık tercihinden öte anlam taşıyor. Gözaltılar, baskılar, işten çıkartmalar, basının baskı altına alınması var. Referanduma kadar ciddi bir mücadele eşliğinde bu “Hayır” kampanyası yürütülmek zorunda. Hayır çıkarsa ülkenin önü elbette açılacaktır ama hiçbir şey kolay olmayacaktır. Bundan dolayı referandum günü de dahil olmak üzere referandumun ardından, sonuç ne olursa olsun yine büyük bir mücadele dönemi bizi bekliyor. Bu mücadeleyi kazanabilmek için de referandum sürecinde işçi ve emekçilerin meselede kendi çıkarları temelinde taraf olmasını sağlayabilmek çok önemli olacaktır.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler