Hikmet Kıvılcımlı Kitabı

KORKUT AKIN yazdı: “Türkiye’nin özgül koşulları olduğunu, o koşulları esas alarak özgün tezler yazmak gerektiğini ortaya atanlardan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, geçmişten geleni geleceğe taşımak için olmazsa olmaz bu tezlerden teoriler üretmiş, o çizgiyi sürdürmüş, tarihi ve teorik gelişimi güçlendirmek için sürekli çalışmış.”

Hikmet Kıvılcımlı Kitabı

KORKUT AKIN

Bilgi birikimi belirleyicidir. Küçük küçük de olsa sonuçtaki birikim gerçekten görkemli ve doyurucu olabilir. Tabii, ondan da yararlanmak koşuluyla. Yeni bir dönemin başlangıcında -referandum öncesi apar topar hayata geçirilen Varlık Fonu uygulaması, referandumun sonuçları ne olursa olsun, hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağının da göstergesi- birikimler bize yol gösterecektir.

Çok acılar çekerim…”

Sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda değişime set çekenlere karşı var olanı değiştirmek için direnenler çok acılar çekmiştir. Zaten, yaşamın bir diğer tanımı “farklı hayaller kurarken karşınıza çıkan acılar”dır, kabul ederseniz. Tam da bu noktada, o acıları okuyup/bilip aynısını yeniden yaşamamak gerekir. Onun için de şair, “okumak gerek” diyor şiirinde.

Osmanlı İmparatorluğunun dağılışından neredeyse günümüze kadar uzanan uzun ve bir o kadar da meşakkatli bir yaşam sürmüş Dr. Hikmet Kıvılcımlı. Kimi zaman sevilmiş sayılmış, kimi zaman hor görülmüş ötelenmiş, kimi zaman dışlanan görüşleri yeri gelmiş baş tacı edilmiş, kimi zaman çizdiği yolda yürümüş insanlar. Diyalektiğin o sarsılmaz gücüyle somut şartların somut tahlili gerçekleşmiş, tartışılmış, tartışıldıkça da güç kazanılmış.

Özgül koşullar…

Türkiye’nin özgül koşulları olduğunu, o koşulları esas alarak özgün tezler yazmak gerektiğini ortaya atanlardan Dr. Hikmet Kıvılcımlı, geçmişten geleni geleceğe taşımak için olmazsa olmaz bu tezlerden teoriler üretmiş, o çizgiyi sürdürmüş, tarihi ve teorik gelişimi güçlendirmek için sürekli çalışmış. Kuşkusuz değişen çok şey oldu, olmuştur da… Liderlik önceden görmekse, Kıvılcımlı da onlardan biri: “Gözümüzü açalım, ihtilal var” başlıklı yazısında (s. 387), bilgisayara dikkat çekiyor, daha sadece birkaç uzman kişinin haberdar olduğu dönemde. Türkiye’nin içinde bulunulan atom çağında yayadan da beter geç kaldığını, bilgisayar teknolojisinin bir ihtilal olduğunu, çok iyi öğrenip değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Doktor’un sözünü dinlememiş olmamız hayal kırıcı; aradan geçen bunca yılda açıkça gözüküyor.

Ahmet Kale’nin hazırladığı (derlediği de diyebiliriz, çünkü gerçekten sıkı bir çalışma ile ancak bu kadar güncel, bu kadar belirleyici yazıları toplanabilir Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın) 1925-38 yılları, YOL serisinden seçmeler, 1950-1971 yılları, 71 sonrasından seçmeler, kısa azılar ile Vedat Türkali, Ergun Aydınoğlu, Selahattin Okur, Yalçın Yusufoğlu, Mehmet Yılmazer, Necmi Erdoğan ve Metin Kayaoğlu’nun Kıvılcımlı üzerine yazılarından oluşan bu kitap, yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi bir dönüm noktasında bulunan Türkiye için önemli bir başvuru kaynağı.

“Çığlıkta ahenk aranmaz”

“Düşünen bir adamdı Kıvılcımlı. Hızlı düşünen bir adamdı. Otopsi yeni bilgilerle zenginleştirilebilir. O zaman için pek tabii olan aşırılıklar düzeltilebilir. Çığlıkta ahenk aranmaz. Bu bir polemiktir. Kıvılcımlı ülkemizin yetiştirdiği en büyük polemikçilerden biri olmak vasfını uzun zaman sürdürecektir” diyor Cemil Meriç, Hikmet Kıvılcımlı için ve ekliyor: “Daha sonraki Marksçılardan hiçbiri onun vardığı yüksekliğe çıkamadılar.” 69 yıllık yaşamının 50 yılını teorik ve pratik mücadeleye veren Kıvılcımlı, gerçekten de 100’ü aşkın kitabıyla öncülüğünü kanıtlamış biridir.

İnanmış olmakla inançlı olmak arasında bir fark varsa bu, Kıvılcımlı’da kendini gösteriyor. Ancak benim için belirleyici olan, günümüz Türkiye’si ve önümüzdeki günlerde yapılması planlanan (hâlâ bir çekincem var, siyasi iktidar, referandumu iptal edebilmenin -daha doğru deyişle provokasyonun- bir yolunu bulabilir, olası sonuçlar üzerinden giderek) “Yeni Türkiye” değişimi. Hikmet Kıvılcımlı’nın muhakkak ki sübjektifliği tartışılmaz “seçme yazıları”nı bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Ağız dalaşı…

Hikmet Kıvılcımlı’nın, “Tarihsel gelenekler, ülkenin genel kültür düzeyinin düşüklüğü ve ülkede küçük burjuvazi öğesinin üstünlüğü” olarak tanımladığı genel düzeyin bu gün pek de farklı olmadığını söyleyebiliriz. Şöyle söylüyor: “Türkiye’de gerek basın, gerek diğer kürsüler, öznel, yani bireysel olmayan, tersine nesnel, yani yalnız sosyal sınıfsal olan bir ağız ya da kalem tartışmasına gelemez (…) Her kalemşor ince Sulukule edebiyatına sıvanır.” Bu tarzın mahalle aralarında duyulagelen çekişmelerin ezeli üslubu olduğunu da belirtmeden geçmiyor.

Yazılı basına, televizyonların sözüm ona tartışma programlarına bir bakın… 1930’ların başında yazılan Yol serisinin sunuşunda yer alan bu cümlelerin anlattığı ile hemen hiçbir fark yok. Bir arpa boyu bile yol al(a)mamışız. Yazık.

Bilimsel sosyalizmin bütün dünya sosyalist hareketi için yürünecek yolu formüle ettiğini, onların da kaneva (iskeleti) oluşturduğunu, ama bunların da somut şartların somut tahliliyle kurulması gerektiğini belirtiyor Kıvılcımlı. Sahi, ne kadar da doğru değil mi, tam da bugün bunları konuşmuyor muyuz, tartışmıyor muyuz? O altyapı (kaneva) olmadan sosyalizm adına bir şey yapılamaz. Sadece o kanevayla da bir ülkede sosyalizm gerçekleşmez.

Ne yapılmalı?

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 1940’lı yıllarda Kırşehir Cezaevi’ndeyken kaleme aldığı, ancak 1973’te Berlin’de yayımlanabilen “Devrim Nedir”’in, kitapta yer alan “İsyan” başlıklı bölümünde “Niçin, ne zaman ve nasıl” soru(n)larına yanıt arıyor. Sadece konuşmak değil, harekete geçmek, işi bilinçle, yiğitçe ve zekice ele almanın gerekliliğini vurguluyor.

Benim amacım kitabı ve/veya yazılanları eleştirmek değil, okunmasını sağlayıp onlardan süzüleceklerle güneşin ışıklarının görülmesini sağlamaktır. Okudukça daha bir yoğun tartışacaksınız, en başta kendinizle…

Sonucu biliyor ve bekliyor…

1971 yılında, ölümünden hemen önce kendisinin üç ölüm cezasına mahkum edildiğini belirtiyor. Bunların birincisini kanser illeti olarak açıklıyor. İkincisinin sıkıyönetim mahkemesinin idam istemiyle tutuklanma talebi olduğunu ve her ikisinden de kaçamayacağını söylüyor. “Sosyal ve politik bakımdan ‘tabii’ bulamadığı üçüncüsünü ise “nerede ve hangisi olduğunu bilemediğim bir Türkiye Komünist Partisi, beni bu sıra partiden atmış” sözleriyle ifade ediyor. İlk iki ölüm cezasının olacağına varacağına, üçüncü ölüm cezasına karşı -“hiç değilse burjuva mahkemelerindeki kadar savunma hakkını kullanamazsam”- bu savaş dünyasından giderayak, son görevini yapmamış olacağını söylüyor.

Kitabın diğer bölümlerinde anıları ile üzerine yazılar yer alıyor. Anılarında önemli detaylar veriyor, özellikle bilinmeyen o ünlü “konsiperasyon” dönemine ilişkin. Dimitrof’un “Kuğu Çığlığı”nın (1948 raporu) ibret verici ve ayıktırıcı olduğunu söylemesi önemli. Sanatın önemini vurgulaması yanında Nazım Hikmet ile Laz İsmail’i “muhbir”likle nitelemesi de es geçilecek gibi değil.

Hikmet Kıvılcımlı Kitabı, Seçme Metinler ve Üzerine Yazılar, Hazırlayan: Ahmet Kale, Dipnot Yayınları, Ocak 2017, 528 s.

 

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler