Halkevleri’nin ve Ödp’nin seçim politikası üzerine masum bir polemik – Sinan Gorgan

Halkevleri’nin ve Ödp’nin seçim politikası üzerine masum bir polemik – Sinan Gorgan

Halkevleri’nin ve Ödp’nin seçim politikası üzerine masum bir polemik:

Medler’in de geçitten geçeceğini önceden bilmek

Ne onurludur, o insanlar ki ömürlerini
Termopilleri’ni savunmaya adarlar.
Doğru bildikleri yoldan hiç şaşmadan,
yaptıkları her işte dürüst ve tutarlı
sevecenliği ve acımayı da elden bırakmadan,
zenginken cömert, yoksulken de
ellerinden geldiğince cömert davranırlar;
ama yalancılara da kin beslemezler.
Ama onurların en büyüğü sonunda Efialtis’in
ortaya çıkacağını ve Medler’in de
geçitten geçeceğini önceden bilenlerdir,
(çoğu da önceden bilir bunu)

Konstantinos Kavafis

 

1. Bölüm:

İsa’nın güldüğüne dair hiçbir kanıt yoktur, Umberto Eco / Gülün Adı

Yazıma daha kolay görünen konudan başlayayım.

Konu, malum “gülümseme “vakası”.

Hani Demirtaş, basın toplantısında soru sormak isteyen “Birgün” muhabiri arkadaşımıza müstehzi bir gülümseme ile “Birgün mü?” diye sorarak bir “skandal”a imza atmıştı ya, işte o “olay”.

… “Demirtaş, Birgün muhabirinin kendisine yönelttiği sorudan pek hazzetmemiş ve her ne kadar sonradan niyetinin öyle olmadığını belirtmiş olsa da, oldukça nahoş bir durumun yaşanmasına ve muhabirin tüm salonun yakışıksız kahkahalarına maruz kalmasına sebep olmuştu” …

Ve “vaka”nın ikinci perdesi:

… “HDP‘nin Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki adayı Selahattin Demirtaş, vizyon toplantısındaki soru cevap bölümünde BirGün gazetesi muhabiri Ömür Şahin Keyif ile yaşadığı diyalog nedeniyle bir açıklama yaptı.

BirGün gazetesi muhabiri Ömür Şahin Keyif’in Selahattin Demirtaş’ın seçim belgesini açıkladığı toplantıda söz alarak Demirtaş’a ortak adaylık görüşmelerinin devam ettiği süreçte bir televizyon kanalında aday olduğunu açıklaması ve içinde Gezi, Roboski ve Soma’nın olduğu bir karneye sahip olan Başbakan Erdoğan ile Ekmeleddin İhsanoğlu arasında kategorik bir fark yok mu sorularına Demirtaş’ın imalı bir şekilde “BirGün gazetesi, peki” demesi ve salonda alkış ve gülüşmelere neden olmuştu.

Selahattin Demirtaş BirGün gazetesini arayarak yaşanan olayla ilgili üzüntüsünü dile getirdiği ve salondaki alkış ve gülüşmelerin nedenini anlayamadığını söylediği öğrenildi. Demirtaş ayrıca kendisine ait sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak “Medya ortamının bu çürümüşlüğü içinde BirGün gibi hala düzgün işler yapan bir gazeteyi ve muhabirini incitmek değildi kastım” dedi.“ ….

Vay canına.

Böylesi bir konu (sıradan?) bile, solcuların kendi aralarında 2 paragraf metin, bir dizi başka açıklama ve alıntıya neden oluyor.

Duyarlılıklar üst üste yığılmış.

Duyarlılıklar üst düzeyde.

Kulaklar karşılıklı dikilmiş.

Karşılıklı “irrite” olmuşuz.

Vay babam vay.

Sen aşağıda” yağmur yağdı” diyorsun, üst mahallede ben: “vay, sen bana nasıl ördek dersin?” diye feveran ediyorum.

Durumumuz karşılıklı bu yani.

Konuyu Mehmet Erman Erol, sendika.org‘taki yazısında (“Demirtaş’tı, değil mi?” ya da Özgür Müftüoğlu’na cevap) işlemişti.

… “O nedenle, yukarıda belirttiğim arka plan ve yakın zamanda yürüttüğü siyaset bağlamında, koşulsuz bir şekilde destekleyip sınıfsal anlamdaki çelişkilerini görmezden gelmek yerine, ‘Demirtaş’tı, değil mi?’ diye sormak da sosyalistlerin hakkı olsa gerek.” … ..diyerek bağlamış yazısını Mehmet Erman Erol.

Hakkımız var mı bunu sormaya?

E, var elbette, yalnız bunu değil, birçok başka şeyi de birbirimize sorabiliriz, sormalıyız.

Birbirimize yalnız eleştiri yapmak değil, sitem de edebiliriz.

Birbirimize biraz bağırıp çağırabiliriz de.

Biz, dostuz.

***

Soru: Ama gerek var mı?

Ana sorunları / sorunları, daha doğrudan, daha açık konuşmak, daha hayırlı değil mi?

Ki, bunu, sınırlı da olsa, zaman zaman yapabiliyoruz.

Ve bu iyidir.

Haşin tarz bizlere yaramaz.

Haşin tarz, bahçemizde “yüz çiçek açmasını, yüz fikrin tartışılmasını” geciktirir.

Ama hayat bu arada durmuyor, akıyor.

Polemikler de öyle.

Kanlı polemikler tam hız sürüyor.

(Bakınız: Halkevleri’nin “rezil” seçim tavrı – Ural Köroğlu, 26 Temmuz 2014)

Ruh halimiz, Galatasaray’ın eski Teknik Direktörü Graeme Souness’in, Kadıköy’de alınan “yeni” bir galibiyet sonrası sahanın ortasına “yeni” bir bayrak dikmesi ile oluşan “euphoria” gibi.

***

Biraz geriye dönelim:

Mehmet Erman Erol’un yazısında, temel değerde sorular yer alıyor. KÖH’ün TÜSİAD’a değgin yaklaşımı, KÖH’ün hedefleri ve sınıfsal anlamdaki çelişkiler, Demirtaş’ın ve Kürt hareketinin Gezi’deki mütereddit tutumu, gibi.

Bu türden bir dizi soruyu, kendi bakış açımdan “TKP 1920 de topu taca attı” başlıklı seçim politikası üzerine yazımda ele aldım.

Bu sorular ve bir çok diğer benzer soruları ise, (Bir Alevi’den Demirtaş’a Açık Mektup, Emre Kazan / Taha Haber, 19 temmuz 2014), başlıklı yazı üzerine yapacağım bir başka polemikte ele almaya çalışacağım.

Bu nedenle, burada da sorulan, sorulacak bazı “temel konular” üzerine belirlemeleri değerlendirmeyi, mümkünse cevaplandırmayı “o” yazıya erteliyorum.

 

2. Bölüm:

Tam kapının önüne kadar gelip, beklemek?

Devrimci hareketimizin çalışkan karıncaları “Halkevciler” neden “Haklar ve Halklar evi”nin kapısından içeri girmezler?

Ve ÖDP’li dostlarımız, “günün gerçeğinin” tam bir adım önünde neden durdular ve o son adımı neden sakındılar?

Bu yazının ana konusu “Sandıkta adayları olmayan ama sokakları olanlar”ın, cumhurbaşkanlığı seçimi politikası olmak üzere genel olarak, KÖH, “diğer” sosyalist hareketler, CHP vb. konulardaki ilişki / pozisyon / mesafe / yakınlık ve güncel duruşlarıdır.

Bu yazıda ele alınan, ÖDP’nin ve Halkevleri’nin cumhurbaşkanlığı seçim politikalarına ilişkin tavırları birbirlerine kısmen “yakın”dır.

Ya da, en azından bence bu böyledir.

Her ikisi de, Tayyip ve Ekmeleddin’e dair açık bir karşı duruş sunmaktadırlar ve ancak 3. aday Demirtaş’a ilişkin mesafeli bir duruş sergilemektedirler.

İkisi arasında, ayrıntıda farklılıklar, duruş ve üslup farklılıkları olsa gerek.

Ama bu yazıda bu noktaları atlayarak gideceğiz.

***

Neden Halkevleri ve ÖDP, ta “haklar ve halklar evinin” kapısına kadar gelmiş, ancak tam kapının önünde durakalmışlardır, içeri girmemişlerdir.

Halkevleri ve ÖDP, Demirtaş’ı bu “ev”in adayı olarak açıkça desteklemekten geri durmaktadırlar.

Evet, geri durmaktadırlar, çünkü bu teşkilatlar, söz konusu “ev”i kendi evleri olarak görmemekte ve benimsememektedirler.

O evde misafir olmak istememişlerdir.

Bu anlaşılır bir şeydir.

ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sosyal demokratların, Kürt hareketinin, sosyalistlerin ve tüm emek-demokrasi güçlerinin birleşik bir seçeneğinin yaratılması gerekliliğini savunmuştur.” ….

(ÖDP Parti Meclisi kararları, 4 Temmuz 2014)

 

ÖDP’nin bu arzusunu, pozisyonununu paylaşmamak mümkün değil.

Sözü edilen seçeneğin oluşması halinde, salt anılan, adı geçen kitlelere değil, Türkiye’nin aydınlanmacı tüm diğer güçlerine, hatta CHP tarafından etki altında bulunan çevrelere ve bireylere doğru daha güçlü, daha gür konuşabilirdik.

Yalnızca bizlerin “haresi” etrafında toparlananlara değil, “yitip giden cumhuriyetin” değerlerini önemseyen, belki, giderek soyut ve ilahi bir görünüm kazanan günümüzün kemalizm algısının lafzi çekim alanına hapsolmuş, ancak gerçekte, diğer yandan, eşitlik ve özgürlük temalarına “sıcak bakan” insanlarımıza doğru, daha geniş, daha gür, daha etkili konuşabilirdik.

Bu insanlarımızı kazanmadan, bir dönüştürücü güç kurmak, “büyük devinim yaratmak” çok zordur.

Bu arayış HDP kanadında da kısmen gözlemlenmektedir.

HDP, en azından, böylesi bir açılımı elinin tersi ile itmemektedir.

HDP’nin CHP’yi diplomatik ziyareti, ardından en önemlisi, CHP milletvekili Rıza Türmen’e ortak adaylık teklifi, bu alan içerisindeki, bu alanın içine doğru, sınırlı, yüzeysel arayışlar olarak değerlendirmelidir.

***

Halkevleri ve ÖDP, ta “haklar ve halklar evinin” kapısına kadar gelmiş, ancak tam kapının önünde durakalmışlardır, içeri girmemişlerdir” demiştim.

HDP ve “diğer” bizim sosyalist örgütlerimizin ve demokratik kuruluşların temaslarının ardından, bir ortaklık tam olarak ortaya çıkmadığı için, sonuçta ortak “ev” veya “baraka” inşaa edilemediği için, Halkevleri ve ÖDP, başkasının evinde / yerinde misafir olmak istememektedir.

Bir “orta vadeli ortaklığın” kurulması, bu anlama gelmek üzere 3. Blokun kurulması, bunun alt unsuru olarak, bir seçim bloku kurulması ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortak bir aday çıkarılmasından daha kapsamlı ve derin bir “hal”dir.

Seçim blokunun kurulması, buna bağlı olarak bir ortak mücadele programının oluşturulması, bir 3. cephe kuruluşunu önceler, muştulayabilir ama elbette aynı “şey” değildi(r).

Bunun hangisi öncedir? sorusu da doğru ve yerinde değildi(r).

Tavuk mu yumurtadan çıkar?

Yumurta mı tavuktan? sorusu gibi bir sorudur.

Birbirlerinden çıkarlar.

Hiçbirinin diğerine önceliği yoktu(r).

Bunun bir sıralaması yoktu(r).

Bu bloklardan hiç birinin, bir seçim blokunun veya orta vadeli ihtiyaçlara karşılık gelen bir 3. Blokun kurulmasının “eşref saati” yoktu(r).

Her ikisi de, her an çıkabilirler, her an oluşturulabilirler.

Zaman olgundur.

Zaman gelmiştir.

Zaman uygundur.

 

3. Bölüm:

“Birbirinizle çekişmeyin ve ayrılığa düşmeyin; gücünüz gider” (Enfal suresi, 46. ayet)

Seçim bloku veya nispeten kalıcı bir 3. Blokun oluşturulması için toplumsal, siyasi, konjonktürel, bölgesel, dönemsel, beklentisel tüm koşullar uygundur ve olgundur.

Hazır olmayan, henüz var olmayan, ilgili sosyalist güçlerin ve aynı anlama gelmek üzere “tarafların” “ruhi” hazırlığıdır.

KESK ve DİSK resmen Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığını desteklemek kararlılığında iseler / bu kararlılığa gelmişlerse, bunların solunda yer alan, daha rafine oluşumlar olan, sosyalist takımlarımızın, örneğin Halkevleri’nin ve ÖDP’nin, TKP’lerin, benzer bir siyasi zemine oturmaları, benzer bir siyasi zeminde iş görmeleri “hasebiyle”, bu adımı atmaları doğallıkla beklenmelidir / bekleniyor.

Bunu, böyle varsayabiliriz.

***

ÖDP, HDK’da salt gözlemcidir.

Ama diğer yandan, her derdimiz olduğunda ÖDP, Halkevleri gözlemci kalmaz, gözleyerek / izleyerek kalmaz, yanı başımızdadır, barikat başındadır, barikat içindedir, mücadelenin önündedir.

Kürt milliyetçilerinin söylemleri ile “’Türk sosyalistleri’ zor günümüzde yanımızda hiç yoklar” değerlendirmesi bu anlamda haksızdır, en azından, çok haklı bir değerlendirme değildir.

Bu dil ve belirleme, biraz abartılıdır.

Kürt milliyetçileri (KÖH değil), çoğu olguları “es” geçiyor, “Türk solu”, “Türkiye solu” (bu adlandırmaların, kavramların ne denli yerinde olduğunu ayrıca düşünün) üzerine değerlendirmeleri kısmen negatif bir subjektif bu algılama üzerinde yükselmektedir.

Kürt dar milliyetçiliğinin, batıdaki solu değerlendirmesi, bazen, evet bazen, tüm olarak doğru sayılamaz.

Bardağın yarısı “dolu” hayır, bardağın yarısı “boş” gibi bir “bakış açısı” ve değerlendirmedir.

Bu, nerede durulduğu ile, nereden, hangi ihtiyaçtan, hangi köşeden bakıldığı ile ilgili “durum tespiti” söylemidir.

Gerçeğin bir parçasıdır, tamamı değildir.

Evet,

Ve ÖDP’nin, Halkevleri’nin, TKP’lerin “kürt özgürlük hareketi”ne (KÖH) bakışı genelde ikili, bazende ikirciklidir.

Ve tersi.

 

Bu, “ilgili özneler” salt böyle gördükleri, böyle baktıkları için değil, aynı zamanda KÖH, biraz da öyle olduğu içindir.

Ama,

… “Bizim” Kürt dostlarımızı anlamalıyız,

Onlar herşey olabilirler, her türlü iniş-çıkışı, sağa ve sola savruluşu bize yaşatabilirler, ama bir tür “Barzanici”, dolasıyla bir tür “BOP elementi” olamazlar, böyle algılanamazlar, böyle adlandırılamazlar, böyle varsayılamazlar.

Ülkemizin Kürt Ulusal Hareketi, TKP 1920 ve diğerlerinin zaman zaman tarif etmeye çalıştıkları ve gösterdikleri gibi, BOP’un bir öznesi olmak bir kenara, “BOP”un reddiyesi ve karşıtıdır.

Örneğin, Rojava’da yaşananlar da bunun noter tastikli belgesidir.

Selahattin Demirtaş’ın “cumhurbaşkanlığı seçim bildirgesi” durumundaki “Yeni Yaşam Belgesi” de bunun bir diğer ispatıdır, beş yıldızlı diğer bir kanıtıdır.

On yılların özgürlük, eşitlik, hak mücadelesi, bir diğer belge ve ispattır.

 

TKP 1920’nin temelsiz iddiası olan, ülkemiz Kürt Hareketi’nin “emperyalizm ve uzantılarıyla işbirliğini “gerçekçi politikanın gereği” saydığı iddiası tüm yaşanan doğrulara ve yakın tarihe teğet geçmektedir.

TKP 1920’nin bir diğer iddiası olan: “AKP’nin Ortadoğu’da Suriye ve Irak’ı parçalayarak kuracağını hayal ettiği büyük Sünni İslam devleti içinde özerk Kürdistan’a kavuşacaklarını umuyorlar” varsayımı en hafifinden gözü bağlanmış, efsunlanmış bir aklın üretimidir.

Olan biten, bizim Kürtlerimiz açısından, bunun tam tersidir.

Bu konularda, “Barzanicilik” gibi gönüllü bir işbirliği yoktur, “batı” ile temas, diplomasinin sınırlarını aşmamıştır.

Bizim Kürtlerimiz, BOP’un kırmızı hatlarının öte yakasında durmaktadırlar.

TKP 1920 ve tüm “bizim diğerlerimiz”, ve de bugün Kürtlerle omuz omuza olanlar, “onların” ellerini bırakmadığımız sürece, korkulan noktaya da gelinmeyecektir.

TKP 1920’in işaret ettiği tehlike, ancak, bizler, Kürtlerimizin mücadelede ellerini bırakırsak, onlarla beraber yürüyen dalga kırılır veya yön değiştirirse, onlar da teslim olmak zorunda kalırlarsa, işlemeye başlayacak bir durumdur.

Bu gidişatın yönü, bir anlamda bizlere de bağlıdır.” ….

(Sinan Gorgan, siyasihaber.org, 25 temmuz 2014, TKP 1920 de topu taca attı)

***

Devamen söylenmelidir ki:

… “Barış ‘düşman’la yapılır.

Bunu da anlamalıyız. Ülkemizin Kürt Ulusal Hareketi de öyle yapmaya çalışıyor.

Hatta “Barış süreci” çoğu kez, kanlıdır.

Bir taraftan diplomatik / siyasi adımlar atılırken, alttan ise, “karşıt”ının alanını daraltmaya yönelik bir dizi manevralarla / girişimlerle / tuzaklarla dolu olabilir.

Bunu da anlamalıyız.” …

… “Bu nedenle iniş ve çıkışlar, savruluşlar, yalpalamalar, bu işin ‘mütemmim cüz’ü’dür.

 

Kürt Ulusal Hareketi’nin, KÖH’ün ana gövdesi ve çekirdeği ”sol” bir gelenekten gelse ve „sol” bir tarza sahip olsa da içinde bulunduğu “cephe” geniş, çeşitli ve azımsanmayacak güçte “diğerleri”nden oluşmaktadır. KÖH’ün ana gövdesinin ciddi “alan rakipleri” vardır ve KÖH bunları “hesaplarına” dahil eder, “göz zaviyesinde” tutar.

Genel Kürt kitlesinin yarıya yakını siyasi islamcı adımlara / çevrelere / tarikatlara maalesef teslim olmuştur.

AKP, bu anlama gelmek üzere: Kürtler içindeki en büyük diğer siyasal güçtür.

Bunu Antep, Urfa, Adıyaman gibi iller başta olmak üzere, önemli Kürt merkezlerinde sıkı örgütlenmiş sivil devlet “tarikatlar”ı izler. IŞİD’e parmak ısırtacak kadar vahşi, “Kürt Hizbullahı”ndan yeniden devşirilen HÜDAPAR’ın adı, onların yanında hemen, ama ayrıca anılmalıdır.

Kemal Burkay’cılık ve yeni moda olan, Barzani-AKP yeniden üretimi: T-KDP’de bu “hat”ta anılmalıdır.AKP ve Türk devleti ile “işi pişiren” (bkz: Irak / IŞİD / Güney Kürdistan’ın bağımsızlığı / Rojava’ya karşı pozisyon) ülkemizdeki Barzanicilik, yelkenleri arkadan doldurularak, öne itilmektedir.

Bu nedenle, bir dönem, Kürt, Kürdistan demenin büyük suç olduğu ülkemizde, “Türkiye Kürdistanı Demokrat partisi” kuruluşunu, bu tarihsel anda, Yargıtay tarafından “çöpsüz üzüm” misali onaylanmaktadır.

İsmi geçen bu güçler, KÖH’ün çekirdeğini oluşturan ve KÖH’ün liderliğini yapan “sol” damarı etkiler, iter, boğar, sınırlar, yönlendirir, zaman zaman belirler. İsmi üstünde, söz konusu olan: bir ulusal harekettir. KÖH’ün kapısı, bu çevrelerden gelen etkilere / rüzgarlar açıktır. (karakteri gereği)

BDP’nin HDP’ye taşınmasının sebeblerinden bir tanesi de, bu anılan gerilimlerden kaynak bulmaktadır. Bu “taşınma”nın ipuçlarından en büyüğü, muhtemelen, bu ilişkiler yumağında gizlidir.

Diğer bütün diğer HDP bileşenlerinden gelen homurtulara rağmen, BDP, HDP’ye akmıştır.Bu olmuştur: çünkü, KÖH’ün “sol”cularının sürekli olarak Türkiye solu ile iş tutması KÖH’teki “diğerlerini” huzursuz ve mutsuz etmiştir.

Unutulmamalıdır ki, bu nedenle bugün de HDP MYK üyesi olan mülletvekili Altan Tan, “huzursuzlanmış” ve Meclis’te art arda “basın toplantıları” yapmıştır.

Kısmen kırgın HDP’li sosyalistlere yönelik ve tüm sosyalistleri çağıran HDP Kongresi’ndeki “İmralı Mektubu” ise bir “gönül alma” işi değildir tek başına. KÖH’ün ve bilhassa KÖH’ün sol cenahının, bir yandan kendi içindeki ve çeperindeki İslamcı Kürtlere, bazen / kısmen taviz(ler) sunarken, diğer yandan da, “sol”dan başka yaslanacağı bir güç yoktur günümüzde.

Bu arada, Duran Kalkan’a atfedilen gazete yazısına ve ÖDP’nin ”tehdidi” konusuna da değinelim: Sözkonusu yazı ve benzeri değerlendirmelerde niyet, üslübu ne olursa olsun, HDP dışındaki diğer “sol” çevreleri, içeriye / birliğe çağıran türdedir. Niyet bence “gerçekten“ budur, ama “niyet aşılmış”, en basit deyimle bir tür “patavatsızlık” yapılmıştır.

Bu tatsız üslup, amacının tam tersine sonuç üretmiş, yeni bir kırgınlık ve gerilim yaratmıştır. Bu durumdan “fayda ve kavga” üretmek isteyenler, örneğin ODA TV’de “buldumcuk olmuş” ve haberi aktarırken, tüfeği ÖDP logosuna yönelten bir resim kullanmayı tercih etmiştir.

Bu durum, ÖDP (ve hatta, sözü biraz geniş tutarsak “Devrimci Yol” geleneği çevrelerinde) büyük alıcı bulmuştur. Sevgili ÖDP başkanı Alper Taş’ın soğukkanlı / mesafeli değerlendirmesi ve eleştirileri, konuyu cevaplarken kullandığı seviyeli üslup, bu tepkileri yatıştırmamıştır ama dengelemiştir.

ÖDP, tam da bu dönemde, tıpkı (parçalanmadan önce) TKP’nin “Sol Cephe”si için yaptığı gibi, “Birleşik Muhalefet” örgütleyerek, kendi çeperini genişletmeye ve pekiştirmeye karar vermiştir.

Ama diğer taraftan, her şeye rağmen ve bir çoklarımıza rağmen bir Ortak Cephe, 3. Blok, 3. Hat, 3. Kanal kuruluşunun ihtiyacı yakıcılığını devam ettirmektedir.

Kendi geçmişlerimizin üzerlerine elbette sünger çekmeden, yapılan hataları elbette unutmadan, ancak değişimi gözeterek, olgunlaşan süreci ve kuvvetlenen Birlik zorunluluğunu, isteğini gözeterek daha fazla bir şey yapma ihtiyacı, zorunluluğu vardır.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi, ortak geleceğe kapı açan bir yeni blok ve program olmalı- oluşturulmalı idi.

Bu olmadı: naz, niyaz, basiretsizlik, iyi niyetin yeterince olgunlaşmaması, her blokun kendi çeperine selam çakması. Ne dersek diyelim, beceremedik.

Bu derinleştirilemeyen süreçte, bir üst eşiğe yükseltilemeyen süreçte, ÖDP Eşbaşkanı Bilge Seçkin’in nezih bir biçimde belirlediği gibi, Kürt hareketinin, HDP içinde kendi güçlerini konsolide etme istemi de etkili olmuştur.

Şimdi elimizde de facto bir Selahattin Demirtaş seçeneği var.

Bu seçenek (her şeye rağmen) hepimizin.

Ve es geçilmemelidir ki: çünkü (bizim) hepimizin midesi, asla bir “Ekmeleddin’i” kaldırmaz / kaldıramaz.

O halde güçlü bir biçimde Selahattin Demirtaş kampanyası sürecinde kendi, ortak devrimci programlarımızı kampanya’ya paralel açıklayalım, sürdürelim.

(“Olmayana ergi” yerine, de facto ile uyumlaşma-realite ile barışma.)

Ama, bu süreci bir “Büyük Birlik” kurabilmek için, 3. Blok, 3. Kanal çerçevesinde: ruhları, cepheleri ve programları yakınlaştırmak, hatta birleştirmek için değerlendirelim.” …

(Sinan Gorgan, siyasihaber.org, 25 temmuz 2014, TKP 1920’de topu taca attı)

 

4. Bölüm

Fırsat kaçtı.

Hayali çok güzel yaşamasam da
Engel dağdan yüce aşamasam da
Menzile varmayı başarmasam da
…Ceyhan’a fırsatlar kaçtı mı dersin?

H.Paşa/1982

Ozan Nuri Ceyhan

***

Bu bölümde, orta vadeli ve nispeten kalıcı bir 3. Blok girişiminden çok cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortak bir aday çıkarmakla sonuçlanacak bir “seçim bloku” değerlendirilmiştir / ele alınmıştır.

***

Bilindiği, ama ne yazık ki, tarafların sınırlı ve kötü sayılabilecek komünikasyonu nedeni ile “tam” bilinmediği üzere, HDP, tüm mümkün olan ”diğerlerimizi” çağırmış ve ortak aday, ortak program, ortak kampanya üzerine görüşmüştür.

Görüşmelerin belirli bir aşamasında da, HDP, Selahattin Demirtaş’ın adaylığını açıklamıştır.

Örneğin, ÖDP çevreleri, tamamına / nihayetine erdirilememiş bu görüşmelerin bir aşamasında hiçte “şık olmayan” bir tarzda, acele ile Demirtaş’ın adaylığının açıklandığı kanaatindedir.

Doğru olabilir.

Telaşçı bir davranış, hakim ve yukarıdan bir davranış sergilenmiş olabilir.

Bunun muhtemel birinci nedeni: sonuçta aday açıklaması için teknik zorunluluk olarak Meclis’te 20 imza gereği düzenlemesi olması ve HDP’nin kendini bu nedenle “öncelikli” sayması olabilir.

İkinci ama en önemli neden ise, yine muhtemelen, ÖDP Eşbaşkanı Bilge Seçkin’in nezih bir biçimde belirlediği gibi, Kürt hareketinin, HDP içinde kendi güçlerini “konsolide etme” istemi olmalıdır.

Bu “ortak” girişim tutmadı, olmadı: naz, niyaz, basiretsizlik, iyi niyetin yeterince olgunlaşmaması, her çevrenin kendi “çeper”ine selam çakması…

Ne dersek diyelim, beceremedik.

… “Şimdi elimizde de facto bir Selahattin Demirtaş seçeneği var.

Bu seçenek (her şeye rağmen) hepimizin.

Ve es geçilmemelidir ki: çünkü (bizim) hepimizin midesi, asla bir “Ekmeleddin’i” kaldırmaz / kaldıramaz.

O halde güçlü bir biçimde Selahattin Demirtaş kampanyası sürecinde kendi, ortak devrimci programlarımızı kampanya’ya paralel açıklayalım, sürdürelim.

(“Olmayane ergi” yerine, de facto ile uyumlaşma-realite ile barışma.)

Ama, bu süreci bir “Büyük Birlik” kurabilmek için, 3. Blok, 3. Kanal çerçevesinde: ruhları, cepheleri ve programları yakınlaştırmak, hatta birleştirmek için değerlendirelim.” …

***

Bu öneri ve istek, bir doğallık içinde kısmen gerçekleşmektedir.

ÖDP Eş Genelbaşkanı Alper Taş’ın: “oyum Demirtaş’a” açıklaması bu çerçevede ele alınmalıdır.

Diğer yandan, Halkevleri ve ÖDP, Tayyip’e ve Ekmeleddin’e oy vermeyecekleri temelinde bir faaliyeti, pek canlı olmasa da, sürdürmektedirler.

Kime oy verecekleri net değildir, taban serbest bırakılmış sayılabilir.

Bir kısım Halkevci’nin ve ÖDP taraftarının da Demirtaş’a oy verecekleri varsayılabilir.

Bu politika hattan kimse tatmin olmamıştır.

İlan edilmiş bu çizgiler bir tür “belirsizlik” olarak algılanmaktadır.

Halkevler’nin ve ÖDP’nin, seçim politikaları “belirsiz” gibi algılanmaya / nitelenmeye gerçekten müsaittir.

Ama belirsiz olmayan bir şey var.

Halkevleri de, ÖDP’de Kürt sorununa ve barış sorununa kendilerince sahip çıkmaktadırlar.

Ama bunu takip eden hatta önüne geçen, bunun kadar belirgin bir başka iki (kırmızı) çizgiyi de asla terk etmek istemiyorlar:

a) “Kürt sorununu” tanıyıp (ve gerekeni kendince yapıp) ama Kürt hareketine, Kürt temsilcilerine ve onun yakın dostlarına organik olarak ve siyaseten mesafeli durmak,

b) CHP’ye angaje olan kitle ile ve daha geniş (rahat) anlamda söylenirse, sosyal demokrat eğilimli, aydınlanmacı insanlarımızla yakın durmak, onlardan (kendilerince) hiçbir vesile ile uzak ve ayrı düşmemek.

Ayrıca, bu duruşun tercih edilmesi için yeterince iç (özel) ve dış sebep / gerekçe var.

KÖH de buna zeval vermektedir.

Örneğin en son dönem yaşanan gerilim de, Duran Kalkan yazısı da, bu açıklanmak istenen “gerekçelendirme” için uygun bir araç olmuştur. (Yukarıda, bu makale içinde değinildi)

 

5. Bölüm

Ölümüne gecikmemek için…

 

Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.

Eğer yeniden başlayabilseydim,

İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.

Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.

Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,

Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.

Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…

ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES

 

Devam edelim.

(Halkevleri: HDK’ya katılmadık çünkü sosyalistler önce program sorununu çözmeli. TurnuSol, 25 ekim 2011)

“Halkevleri’nin Genel Başkan Yardımcısı Samut Karabulut, Halkların Demokratik Kongresi ve Kürt sorununa ilişkin sorulara yanıt verdi:”

… „Tezimiz şöyle bir şey: Bugün emek hareketinin, Türkiye sosyalist hareketinin ciddi bir program sorunu var. Bir birlikle yola çıkarak program sorununu çözmek mümkün görünmüyor.

Birlik çağrısı Kürt hareketinden geldi. Kürt hareketi, çok haklı olarak, kendi mücadelesinin ihtiyaçlarının bir gereği olarak çeşitli girişimlerde bulunuyor. Bu kongre de o anlamda Kürt hareketinin ulusal demokratik mücadelesini güçlendirecek ve destekleyecek. ‘Neden böyle yapıyor?’ gibi bir eleştiri değil bu söylediğim ama sosyalistlerin programlarının merkezinde başkaca gündemlerin olması gerekiyor – ki Türkiye’de kitlesel bir halk hareketi oluşturulabilsin.” …

Şimdi, elimizde Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesi ile sunduğu bir program var.

Benzer tezler, programatik ögeler ve bütünlük, BDP ve sonrasında HDP programlarında aslen var.

Bu “Yeni Yaşam” programı ise sözü edilen programların ilerletilmiş, içeriği derinleştirilmiş, daha “Türkiyeleştirilmiş” biçimi.

Bu programın, emek ve eşitlik konusunda da bir eksiği, gediği kaldığını / olduğunu düşünmüyorum.

Ayrıca bir programdan her söz ettiğimizde, biraz da onun lafzi özellikleri yanı sıra, verdiği duygu, ilettiği dönüştürme ruhu, yarattığı etki bir anlam taşıyorsa, “yeni yaşam” programı, söz konusu tüm olanlardan daha fazla ete kemiğe büründü, derin algılandı, benimsendi.

Temel atılmıştır.

Temel kurulmuştur.

Şimdi, bu aşamada yapılacak şey bu programı, yeniden birlikte kaleme almak / ortak üsluba göre donatmaktır.

Selahattin Demirtaş’ın kampanyası, “yeni bir rüzgar” olmuştur, olmaktadır.

Arzulandığı gibi, hayal edildiği gibi, bütün toplumun içerisinde, yeni bir algının uyanmasına, “sol”un apayrı, bu güne değin çok az tanıdığı bir meşruiyet ortamını yakalamasına kapı açmıştır.

Bir “hip” sözü ben de kullanayım: hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, olmamalı.

Buradan devam edebiliriz.

Buradan şimdi “yeni ve ortak” olanı kurmaya başlayabiliriz.

Birlik, tek başına “Birleşik muhalefet” ile olmaz.

Birlik, tek başına “sol cephe” ile olmaz.

Birlik, tek başına “HDK/HDP” ile olmaz.

Bunlar yetmez.

Bunu, yani “daha geniş”, “daha büyük” olanı geciktiren, engelleyen, biraz da burunlarımızın “kaf dağının tepesinde” olması, “sath-ı savunma” kendi alan savunması güdüsünün yaygın ve gereğinden, kabul edilebilir olandan daha kuvvetli olmasıdır.

Bunu geciktiren, biraz da (kabahat senin, – demeğe de dilim varmıyor ama – kabahatın çoğu senin, canım kardeşim) “Kürtten uzak durma, Kürtle araya mesafe koyma” niyetidir.

Rüzgar uzun süredir bu denli “bizim” yelkenlerimizi bu denli doldurmamış, yel “bizi” bu denli halkın içine doğru taşıyarak, esmemişti.

Şimdi bir adım öne doğru “birlikte” adım atmamız gerekiyor.

Canım kardeşim.

 

ALINTI:

Halkevlerinin çizgisine yakın durduğunu düşündüğüm, saygın sosyalist yayın organı sendika.org‘ta ise konuya yaklaşım şöyle özetleniyor. (03 temmuz 2014)

Kürt hareketinin gündemi

Bu kuşatmayı kırma umudu taşıyan Kürt siyasi hareketinin tercihi, aynı zamanda farklı tercih yaratma konusundaki isteksizliği de göstermektedir ki Batı’nın kapsanması ikinci plandadır, talidir. Sözü edilen kesimlerin (başta sosyalistler olmak üzere kadınlar, gençler, emekçiler, LGBTİ bireyler, üniversiteliler, liseliler, Aleviler…) özgürlük mücadelesi Kürt siyasetinin önderliğiyle karşılanamaz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde, ilk ikiye kalamayacak olan Selahattin Demirtaş’ın desteklenmesi de bu kesimler için bir siyasi tercih değil olsa olsa bir gönül bağı ilişkisi olarak kurulabilir!

Sandıkta adayı olmayanların sokağı var.

Sonuç olarak, kabul etmek gerekir ki sosyalistlerin, devrimcilerin cumhurbaşkanlığı seçim sandığında bir adayları yoktur. Ancak cumhurbaşkanı olmasına karşı çıktıkları Tayyip Erdoğan ve Ekmeleddin İhsanoğlu vardır. Bu dönem bu iki isme de bu iki ismin karşılığı olan siyasal, sosyal programlara da söyleyecek sözleri, alternatifini gösterecek programları vardır. Koruma orduları ve bindirilmiş kıtaları olmadan çıkamadıkları sokakların hala sahipleri onlar. Sandıkta adayları yoktur ama sokakları vardır.“

(Adayımız olmasa da sokağımız var – Aktüel Gündem 03 temmuz 2014)

 

 

ALINTI:

Halkevlerinin konuya ilişkin yaptığı ek açıklamasına dair söylenenler ise şöyleydi:

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair soldan ilk açıklamayı Halkevleri yaptı. 23 Haziran 2014 tarihli açıklama, “CHP’ye ve Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na çağrımızdır” başlığını taşıyordu. Halkevleri Kılıçdaroğlu’ndan, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını geri çekmesini istiyordu. Çünkü Halkevleri’ne göre İhsanoğlu özgürlükleri, demokrasiyi ve sol değerleri temsil etmiyordu.

(Aktaran: İnönü Alpat – Sosyalistler kimsenin garnitürü* değildir, 10 Temmuz 2014, Sendika.org)

 

ALINTI:

Boykot ve seçimlerde tavır konusunda, Demir Küçükaydın’ı da yardıma çağırma ihtiyacı duyuyorum:

Tam da büyük bir önem atfetmediğimiz için, seçimleri, bizlere daha fazla hareket alanı sağlayacak; karşı tarafı zayıflatacak veya hareket alanını küçük de olsa daraltacak taktik hamleler için iyi bir imkân olarak görürüz.

Bizler adaylara onlar iyi veya doğru olduğu için; ya da bir şeyler değiştirebileceği için oy istemeyiz. Aksine bunun mümkün olmadığını söylemek için seçimlere katılırız ve yine tam da bu nedenle, vereceğimiz oyların bizim hareket alanımızı genişletip genişletmeyeceğine bakarız.

Erdoğan’ın ilk turda seçilmesi, başkanlık sistemine dayanan kişi diktatörlüğüne gidiş yönünde çok önemli bir zafer anlamına gelir ve bu zaferi ardına alan Erdoğan’ın en küçük bir uzlaşma görüntüsüne bile ihtiyacı kalmaz. Ezilenler birbirine yakın güçlerin çatışmalarında kendileri için daha elverişli; kendilerine daha geniş bir hareket alanı sağlayan koşullarda olurlar.

Böyle bir yaklaşımla baktığımızda, seçimlerde boykot çağrısı yapmak, sadece seçimlere fiilen büyük bir değer atfedilmesi anlamına gelmez; aynı zamanda nesnel olarak Erdoğan’ın ilk turda kazanmasına hizmet etmek anlamına gelir. Çünkü verilmeyen her oy, seçimlere katılım oranının düşmesine, ama katılım oranı düşünce de, o düşük katılım içinde de Erdoğan’ın aldığı oy oranının yükselmesine ve dolayısıyla ilk turda seçilme olasılığının artmasına yol açar.

Dün yolda Halkevleri’nin bir afişi görülüyordu: “Hiç birine mecbur değiliz”.

Hiç birine mecbur olmamak ve bunu seçim bağlamında kullanmak tam da seçimlere büyük bir değer atfetmektir.

Hiç birine mecbur olmamak, bir propaganda sloganı olarak anlamlı olabilir, stratejik bir hedefi ifade etmede yararlı olabilir; ama taktik bir slogan olarak, tamamen yanlıştır.”

 

ALINTI:

Halkevlerinin cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin politikası üzerine açıklaması şöyle:

 

Gericiliğin, ABD işbirlikçiliğinin, piyasacılığın, kadın düşmanlığının iki yüzüne de MECBUR DEĞİLİZ!”

Salı, 22/07/2014

Ülke cumhurbaşkanlığı seçimleri sathı mailine girdi. Halka “diktatör Erdoğan” ya da onun panzehiri olarak islamcılıkta/piyasacılıkta/kadın düşmanlığında temelde ondan ayrışmayan “ılımlı Ekmeleddin” seçenek olarak sunulmaktadır.

Öncelikle “cumhurbaşkanını halkın seçeceği” söylemi tamamen bir kandırmacadan ibarettir, aday olabilmenin (önce barajı aşmış parti, ardından 20 vekil) “20 milletvekili tarafından aday gösterilme” şartına bağlandığı, aday belirleme süreçlerinin parti “yönetim”leri tarafından kapalı kapılar ardından yürütüldüğü seçimler antidemokratiktir (Bu durum “veto etme” yönteminin başka bir biçimidir). Kendi belirledikleri adaylar arasından birini “seçme” tercihi halka “demokrasi” adına dayatılmaktadır.

Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı “tercih” olmanın dışında aynı zamanda kendisi için bir zorunluluk. 12 yıldır sürdürdüğü yalan, talan, yolsuzluk ve zorbalık düzenini sürdürebilmek ve kendi iktidarını korumak için Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmayı ve diktatoryal yöntemlerle faşizan, baskıcı bir sisteme geçmeyi hedefliyor. Bir yandan eteğinde hırsızlık, yolsuzluk suçlarıyla; diğer yandan cihatçı çetelere yapılan yardımlar ve uluslararası savaş suçlarıyla, hakkını arayan halka polisini, jandarmasını saldırtan, “Emri ben verdim” diyen, Gezi’de, Roboski’de, Lice’de insanlarımızın katledilmesinden sorumlu Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı gayrimeşrudur.

CHP yönetiminin “Tayyip gitsin” anlayışı ile MHP ile birlikte aday gösterdiği Ekmeleddin İhsanoğlu tercihi ise açıktır ki emperyalizmin ülkede “ılımlı islam modeli”nin yukarıdan aşağıya örgütlenmesi projesinin bir parçasıdır. CHP yönetimi, başında bir Alevi olan Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında bundan sonra siyasi alanda mezhep özelliğini bir siyasi referans haline getiren projeye imza atmıştır. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı, AKP’nin kurduğu gerici-neoliberal düzeni “ılımlı bir yüzle” devam ettirmeye adaylıktır. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kürtaj karşıtlığı da, kürtçe eğitime mesafesi de Yazıcıoğlu’nu kahraman ilan etmesi de şaşırtıcı değildir. Bu adayın da Erdoğan gibi ne geçmişi ne de bugünü özgürlük, laiklik ve barış mücadelesi ile ilişkili değildir.

Yaşam tarzına müdahaleye karşı saygı, özgürlük, eşitlik, adalet talebiyle meydanları dolduranlar; Kentine, doğaya, çevreye sahip çıkanlar; taşerona, güvencesizliğe karşı direnen işçiler; kadın düşmanlığına karşı “bedenimiz de yaşamımız da bizimdir” diyen kadınlar; mahallelerinde, sokaklarında, kentlerinde hakları için mücadele edenler, LGBTİ’ler, gençler, üniversiteliler, liseliler… Gerici-neoliberal sistemin bu iki yüzüne de mecbur değildir.

Sola, sosyalistlere düşen görev bugün; işçilerin, emekçilerin, üniversite gençliğinin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, LGBTİ’ler, Haziran İsyanı’nda hakları için sokaklara dökülenleri, sokağın gündemini belirlemek, halkın taleplerini örgütlemektir.

Halkevleri olarak “cumhurbaşkanlığı seçimleri”nde bir adayımız yok; ancak gericiliğin, ABD işbirlikçiliğinin, piyasacılığın, kadın düşmanlığının iki yüzüne; Tayyip’e ve Ekmeleddin’e karşı, savaşa ve mezhepçiliğe, gericiliğe ve faşizme, kadın düşmanlığına ve cinsiyetçiliğe, taşerona ve güvencesizliğe, doğanın ve kentlerin talanına karşı; başta eğitim, kent, sağlık, ulaşım, su, enerji, çevre olmak üzere halkın hakları için mücadele edeceğimiz sokaklarımız var!

Oya ERSOY

Halkevleri Genel Başkanı

Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy yaptığı bir açıklama ile Kılıçdaroğlu’na çağrı yaptı: ‘Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiğiniz Ekmeleddin İhsanoğlu’nu adaylıktan derhal geri çekin’

Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy yaptığı açıklamada CHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu’nu adaylıktan derhal geri çekmesini isterken ‘Halkın taleplerine, gelecek umutlarına gözünü kapatıp, kulağını tıkayarak halka sırtını, gerici neoliberal kapitalizme yüzünü dönen siyasetinizin, AKP’nin kurduğu düzeni devam ettirmekten başka ulaşabileceği bir yer yoktur.‘ dedi.

Ersoy açıklamasında ‘Bu yol ülkeyi ılımlı siyasal İslam modelinin yukarıdan aşağıya örgütlenmesine dönük emperyalist siyasetin desteklenmesinden veya sahiplenilmesinden başka anlama gelmemektedir. Sünni dinciliğin siyasetteki hegemonyasının CHP eliyle ileri bir meşruluk aşamasına taşınması demektir‘ diye ekledi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

CHP’ye ve Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na çağrımızdır

Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiğiniz Ekmeleddin İhsanoğlu’nu adaylıktan derhal geri çekin!

Gösterdiğiniz aday özgürlükleri, demokrasiyi ve sol değerleri temsil eden bir aday değildir.

AKP iktidarının “mezhep ve ırk” temelli ayrıştırma siyaseti ile yürüttüğü toplum mühendisliğine; Kürt-Türk, Alevi-Sunni, dinci-laik gibi etnik, dinsel, kültürel kimlikler üzerinden toplumu parçalayan siyaset yapma biçimine, halk yanıtını Haziran’da sokakta verdi.

Yapılması gereken halkın sokaktan yükselttiği özgürlük, saygı, adalet, eşitlik, demokrasi ve barış taleplerini dikkate alan bir siyaset izlemektir.

Bugün Türküyle, Kürdüyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, kadınıyla, işçisiyle, madencisiyle, öğrencisiyle Türkiye halklarının ihtiyacı, etnik,  inançsal ve cinsel kimliklere eşitlikçi yaklaşan, halkın haklarını tanıyan; eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye’nin inşasıdır. Kürtlerin, Alevilerin haklarının tanındığı, işçilerin-emekçilerin insanca çalışma ve yaşam koşullarının sağlandığı bir kamu düzeninin kurulmasıdır.

Halkın bu taleplerine, gelecek umutlarına gözünü kapatıp, kulağını tıkayarak halka sırtını, gerici neoliberal kapitalizme yüzünü dönen siyasetinizin, AKP’nin kurduğu düzeni devam ettirmekten başka ulaşabileceği bir yer yoktur.

Bu yol ülkeyi ılımlı siyasal İslam modelinin yukarıdan aşağıya örgütlenmesine dönük emperyalist siyasetin desteklenmesinden veya sahiplenilmesinden başka anlama gelmemektedir. Sünni dinciliğin siyasetteki hegemonyasının CHP eliyle ileri bir meşruluk aşamasına taşınması demektir.

Aday tercihiniz ve gerekçeleriniz, bu ülkede cumhurbaşkanı adaylarının temel referansının İslamcılık olmasını meşrulaştırmaktan başka anlam ve sonuç üretmeyecektir. Önümüzdeki dönemlerde halkın islamcı adaylar arasında “şahin” mi “ılımlı” mı tercihine itilmesi demektir.

Türkiye halklarının tercihi “kırk katır mı kırk satır mı” olmamalıdır ve olmayacaktır. Sol adına hareket edip antidemokratik yasaların sağladığı avantajları, siyasal yaşamı boyunca sol değerlerle ilgisi olmayan aday ve siyaset tercihlerinde bulunmanız ‘yasal’ olabilir fakat meşru değildir. AKP’nin siyaset dışına itmeye çalıştığı ancak başaramadığı; 2013 Haziranından başlayarak canları pahasına siyasete müdahil olan sol kitleleri, sol adına şimdi sizler siyaset dışı bırakmaya çalışıyorsunuz.

Söylenebilecek daha çok şey olmasına karşın sözü fazla uzatmadan tekrar ediyoruz: Cumhurbaşkanlığına aday gösterdiğiniz Ekmeleddin İhsanoğlu’nu adaylıktan derhal geri çekin! Gösterdiğiniz aday özgürlükleri, demokrasiyi ve sol değerleri temsil eden bir aday değildir. Emeği, özgürlükleri, demokrasiyi, halkın haklarını benimseyen Türkiye’nin büyük ilerici birikimini temsil edebilecek sol değerleri benimseyen bir siyaset izlemenizi acilen öneriyoruz.

Oya ERSOY

Halkevleri Genel Başkanı

ALINTI:

ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimindeki tavrını açıkladı

7 Temmuz 2014, sendika.org

KATİLE, HIRSIZA, DİKTATÖRE OY VERME

BİRLEŞİK BİR SEÇENEK YARATMAK İÇİN DİRENELİM

Ülkemizin geleceği açısından önemli bir eşik olan Cumhurbaşkanlığı seçimiyle karşı karşıyayız. Erdoğan ve AKP, seçimlerin halk oylaması olarak gerçekleşmesini yeni bir demokrasi yanılması olarak sunmaya çalışıyor. Oysa bilinir ki anayasaya referandumuna koydurduğu özel maddeye dayanarak dolaylı halk oylaması (!) ile ilk seçilen Cumhurbaşkanı faşist diktatör Kenan Evren’di.

Bugün ki göstermelik halk oylaması da 12 Eylül yasaları ile birlikte Erdoğan diktasının getirdiği yeni anti-demokratik sınırlamalar içerisinde gerçekleştiriliyor. Aday çıkarmak için 20 milletvekili ya da yüzde 10 oy alma zorunluluğu ile getirilen barajla toplumun pek çok kesiminin seçimlere katılma hakkı baştan elinden alınıyor.

Erdoğan sınırlarını kendi çizdiği bu seçimlerin tüm şartlarını önceden kendi lehine düzenleyerek gerçekleştirmektedir. Erdoğan’ın adaylığının bizzat kendisi seçimleri gayri meşru kılmaktadır.

Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluklarına imza atan, evindeki milyon dolarlarla adeta bir şeyhlik kuran, gençlerimizin polis tarafından öldürülmesinin ve yaralanmasının emrini veren Erdoğan’ın ne Başbakan olma ne de Cumhurbaşkanı olma hakkı yoktur.

Erdoğan’ın fiilen başkanlık sistemini Cumhurbaşkanı olarak pekiştirme arzusunun yön verdiği ve 12 Eylül yasalarının tanıdığı geniş yetkileri kullanarak geliştireceği diktatörlük çabaları karşısında yapılması gereken de açıktır. Şimdi Erdoğan ve AKP’nin köhnemiş, zorba düzenine teslim olmayan, biat etmeyen herkes bu düzenin Cumhurbaşkanlığı ile pekiştirilmesine karşı birlikte direnmelidir.

ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde katile, hırsıza, diktatöre, yalancıya oy vermeme çağrısı ile tüm gücüyle Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadele edecektir.

CHP, MHP ile ittifak içerisinde gösterdiği adayla AKP zihniyetine karşı mücadeleyi geliştirmek bir yana, Erdoğan eliyle kurulan yeni statükonun içerisinde kalmayı, onun hegemonyasını pekiştirmeyi tercih etmiştir. Ekmeleddin İhsanoğlu, AKP karşısında bir alternatifi işaret etmekten öte AKP’nin alternatifinin yine onun hakim kıldığı muhafazakar-liberal zihniyetin versiyonu olduğunu ortaya koyarak bu kuşatmayı büyütmüştür. E.İhsanoğlu bir yanıyla da emperyalizmin bölgesel müdahale politikaları içerisinde Erdoğan ve AKP’nin rayından çıkarttığı ılımlı İslamcılığı yeniden rayına oturtmaya aday bir seçenek olarak da gündeme gelmektedir. Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadele bu anlamda onun versiyonlarına karşı da bir mücadeleyi içermektedir.

HDP halkın seçeneksizliğe mahkum edilmeye çalıştığı bu ortam içerisinde adaylık sürecini gerçek anlamda bir ortak adaylık süreci olarak geliştirmeyi tercih etmemiştir. Yapılması gereken toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini, sosyal demokratlardan Alevilere uzanan tüm dinamiklerin ortak inisiyatifi ile AKP düzenine karşı yeni bir Türkiye programı etrafında bir ortak adaylık sürecinin geliştirilmesiydi. Ancak HDP, kendi sınırları içerisinde bir aday belirleyerek toplumun geniş kesimlerine güven verecek, onların taleplerini içerecek bir seçenek oluşturmamıştır.

ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sosyal demokratların, Kürt hareketinin, sosyalistlerin ve tüm emek-demokrasi güçlerinin birleşik bir seçeneğinin yaratılması gerekliliğini savunmuştur. Anti-emperyalist, emeğin haklarını savunan, kamucu gerçek laiklikten yana, Kürt sorununda demokratik çözümü savunan, Alevilere eşit yurttaşlıktan yana, ekolojist, cinsiyetçi olmayan temeller üzerine kurulan bir Türkiye programıyla ortak bir sürecin ve ortak adaylıkla AKP’ye karşı durmanın mümkün olduğu ifade etmiştir.

14 Nisan 2014’de Parti Meclisi Sonuç Bildirgesi olarak yayınladığımız bu politikamız çerçevesinde kimi çabalar geliştirilmeye çalışılmıştır. Hem CHP ile hem de HDP ve farklı kesimlerle yapılan bu görüşmelerde bu tür bir zeminin oluşturulmasının gerekliliği vurgulanmıştır.

CHP’nin tercihini MHP ile ittifak içerisinde belirlemesinin ardından da HDP ile bu doğrultuda görüşmeler gerçekleştirilmiş, farklı toplumsal muhalefet kesimlerinin katıldığı ortak toplantılar gerçekleştirilmiştir. Ancak bu tartışmalarda da ortak bir iradenin şekillenmesi gerçekleşmemiştir.

Sürecin yönünü değiştirecek birleşik bir güç merkezinin, muhalefet odağının henüz yaratılamamış olmaması bu seçeneksizliğin ortaya çıkmasının en önemli nedenidir. Bu tarihsel sorumluluğumuzu yerine getiremediğimiz sürece de bu durum böyle sürüp gidecektir.

Bu durumun değişmesi, Erdoğan ve AKP zihniyetiyle gerçek bir hesaplaşmanın yolunun açılabilmesi için bu gidişattan memnun olmayan herkese, hepimize düşen sorumluluk birleşik bir muhalefet gücünün yaratılması için daha büyük bir kararlılık göstermekten başka bir şey değildir. Bugünkü seçeneksizliği aşacak olan birleşik bir direniş mücadelesiyle yaratacağımız eşitlikçi, özgürlükçü seçenek olacaktır.

ÖDP, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Erdoğan ve AKP’ye karşı mücadelesini parçası olduğu birleşik muhalefet hareketini tüm toplumsal muhalefet kesimleri ile birlikte geliştirme doğrultusunda sürdürecektir.

Parti Meclisi

4 Temmuz 2014“

 

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler