Güvenlik-Sen Başkanı Arslan: ‘Biz Hayır’ı kendi sınıfsal dilimizden doğru kuruyoruz’

RÖPORTAJ - Güvenlik-Sen Genel Başkanı Serdar Arslan: “Genel kurulu örgütlerken biz referandum çalışması da yapıyoruz. Militarizme, savaşa, güvencesizliğe, kıdem tazminatının gaspına, demokrasinin, özgürlüğün yok edilmesine ‘Hayır’, memleketin geleceği için ‘Hayır’ diyerek genel kurula ve Referandum’a gidiyoruz.”

Güvenlik-Sen Başkanı Arslan: ‘Biz Hayır’ı kendi sınıfsal dilimizden doğru kuruyoruz’

9 Nisan’da 2. Olağan Genel Kurul’unu yapacak olan DİSK’e bağlı Güvenlik-Sen’in Kurucu Genel Başkanı Serdar Aslan ile kuruluş süreci, örgütlenmede yaşanan zorluklar, OHAL’de sınıfın durumu ve Referandum’a dair ‘Hayır’ tavrını konuştuk.

Röportaj: SiyasiHaber - Emek Kılınç

Öncelikle biraz sendikayı tanıyalım. 2013’te kuruldunuz, o zamandan bu yana ne kadar üye kazandınız?

Biz sendikayı 7 kişiyle kurduk. Buna ihtiyaç vardı, eski sendikalarda iş kolumuz vardı fakat o zamanlar yasalaşma durumu yürürlüğe konmamıştı, özellikle bizim iş kolunda. 2013’te başvurduk, Ocak’ta yasal iznimiz çıktı ve örgütlenmeye başladık. 7 kişiyle çıkılan bu yolda 4 yılda 5 bin üyeye ulaştık. Tabii örgütlenmek o kadar kolay olmadı, bir de üstüne işçiyiz; vardiyadan çıkıp gece gündüz demeden bu hayata bir biçimiyle başladık. Bir yandan işçilik yapıp bir yandan koşturduk, çünkü siz de bilirsiniz çalışan için izin problemdir, rapor almak gerek, belirli sayıda izin hakkı var, bu tür zorlukları aşarak bu güne geldik. Ben yaklaşık 4 aydır sendika çalışanıyım bu zamana kadar gerçekten meşakkatliydi. İşveren tutumu da öyle kibar değildi; sendika faaliyetine başladık, bir yıl boyunca beni dolaştırmadıkları yer kalmadı, hep sıkıntılı birimlerdi ama sıkıntılı yerde örgütlenmek daha kolaydı. Ne sıkıntı varsa çözümünü de beraber örgütlemenin yollarını aradık.

Diğer sendikalardan farkımız, bizim sendika tüzüğümüzü oluştururken belirli kırmızı çizgilerimizin olmasıydı. İşimiz emniyetin bir alt kolu olsa da, yardımcısı gibi görünse de hiçbir zaman kendimizi öyle değerlendirmedik.  Özellikle anti-militarist bir bilincin geliştirilmesini sağlamaya çalıştık. Emekçilerin de kendi sınıfından olanlara düşman gibi davranmamasını örgütlemeye çalıştık.

“Emekçilerin karşı karşıya gelmemesi bizim hassas noktamız”

Yanılmıyorsam 2013’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bir öğrenci bıçaklanmıştı, biz de bunu kınayan bir açıklama yapmıştık. Yine Hacettepe Üniversitesi Numune Hastanesi’nde çadır kuran sağlık emekçilerinin çadırlarına saldırı durumu vardı, yetkimiz yoktu ama üyelerimiz vardı, biz müdahale ettik, yani emekçilerin karşı karşıya gelmemesi durumu bizim için hassasiyet noktasıydı.

Bizim yetki sürecimiz gerçekten belirli sıkıntılar barındırdı, bağımsız bir sendika olmamız belirli sıkıntılar getirdi, bunun yanında ekonomik gücümüzün olmamasına karşın dayanışma da kuramamıştık. Birçoğumuzun sınıfsal bilinçleri henüz gelişmemişti, sanırım hizmet sektörünün genel durumu böyle, üretimden gelen bir gücü olmadığı için boşa geçen bir zamanmış gibi değerlendiriliyor. Fakat 8 saat, 12, 16 saat çok düşük ücretlerle çalışıyorlar, eşitsiz gelişim Türkiye’nin her iş kolunda gerçekleşiyor; bir alt barajın olması gerekir diye düşünüyoruz.

“Sermayenin maşası olmamak”

Memur güvenlik işçileriyle taşeron güvenlik işçileri arasında, aynı işi yapmalarına rağmen sendikasız, güvencesiz, düşük ücret koşulları gibi belirgin farklar var.

Biz yola çıkarken özel güvenlik sektöründeki bütün güvenlik emekçilerini örgütlemeyi hedef almıştık; bir sınıf karakterine büründürmekti asıl amacımız, taşeronu ortadan kaldıracak bir sınıfsal karakter kazandırmaktı derdimiz. Aynı zamanda da diğer sınıf kardeşleriyle de yanyana getirebilmekti. Sermayenin maşası olmama haliydi.

Biz Yırca köyünde bunun örneğini yaşadık bizzat. Bu tavrı da kınamıştık. Cengiz Holding “Yıkın bütün ağaçları” dedi, onbinlerce ağaç yok edildi. Köylüler sahip çıktılar ama ne oldu? Kolin A.Ş. kendi güvenliğine köylülere saldırmasını emretti, 1 hafta sonraysa 50 güvenlikçiyi işinden etti. Yani böyle bir kullan-at durumu oluşuyor.

Sınıf karakterinden yoksun olunca böyle oluyor, ‘ekmek’ herkesin ihtiyacı, herkesin kaygıları korkuları var ama örgütsüzlük patronun emrini verdiği şeyi yapmaya zorluyor.

Bu durumun yanlış olduğunu, emekçilerin birbirine karşı düşmanlığının olmaması gerektiğini söyledik.  Bunun için örgütlü mücadeleye ihtiyaç var.

Anti-militarist çizgi

DİSK’e geçeli 2 yıllık bir sürecimiz var. Bağımsız sendika olmak, baraj sıkıntımızın olması bize belirli sıkıntılar yarattı, aslında bütün barajların ortadan kaldırılmasıydı derdimiz. Daha güvenceli, sendikalı bir iş, insanca bir yaşam, en temel derdimiz bu.

Ama iki kırmızı çizgimiz vardı, biri anti-militarist bir bilincin geliştirilmesi, sermayenin maşası olmama, emekçilerle beraber yanyana, sınıf dayanışması içinde olma. Bizim serüvenimiz biraz da böyleydi, 7 kişiyi bir araya getirerek zorluklar içinde kurduk, o zaman buraya geleceğimizi bilmiyorduk, inanmıyorduk.

Sanırım sendikanın bukadar zorlanmasının temel sebeplerinden biri özelleştirme ve taşeronlaştırma. Ama bir yandan da sizin çalışmalarınızı, sendikayı bu kadar zorlayan, sınıfın sınıf bilincinden kopuk bir durumda olması...

Evet, sonuçta fabrika işçisi gibi değiliz, toplu değiliz, dağınığız, herbiri ayrı bir dağın arkasında. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde Aliağa’dan tutun, İzmir’in farklı ilçelerine kadar bir üye için gidiyorsun 2 saatlik yola. Uykusuz biçimde yine nöbete geliyorsun. Kolay bir süreç olmadı. Maddi ve manevi, gerçekten yıpratan bir süreçti.

Diğer sendikalar öyle değil, bizim bir muhalif kimliğimiz var. Ordan doğru her türlü engel çıkıyordu karşımıza, diğerleri tepeden örgütlüyor, biz tek tek dokunuyoruz.

Biraz daha yakın bir süreçte BES ortaya çıktı, ve siz BES’e karşı bir itiraz geliştirdiniz, sanırım bu AKP’nin emek sömürüsüne de bir itiraz olarak gelişti.

Biz zaten BES’e dair iş arkadaşlarımızla hem işyerlerinde hem sendikada toplantılar yaptık, bunun gerçekten bir emeklilik süreci ve sistemi olmadığı aslında sermayeyi bir besleme mekanizmasının olduğunu belirttik, örgütlü bir itiraz geliştirdik.

8 aydır bir OHAL yaşıyoruz, binlerce kamu emekçisi KHK’lerle ihraç edildi, çok büyük bir baskı ortamı oluştu,  emeğe, işçi sınıfına yönelik yoğun saldırılar söz konusu. Peki özelde işçi sınıfı, genelde güvenlik işçilerinin şu anki durumuyla ilgili neler söylemek istersiniz? OHAL sizleri nasıl etkiledi?

Şöyle ki, OHAL herkesi, sınıfın bütün parçalarını vurdu. Kamu emekçileriyle başlayan bir süreç, ama bütün taşerona sirayet etti. Bizler de nasibimizi aldık. Bu sürecin aynı zamanda tanığıyız, kendi işkolumuzda da mağdurlar var. Yani keyfekeder ByLock bahanesiyle 4 arkadaşımız operasyonla, evleri basılarak gözaltına alındı.

Şöyle hassas bir durum var; özel güvenliği diğer işkollarından ayıran en büyük özelliği, Valiliğin çalışma izni vermesidir. Örneğin başka bir işkolunda gözaltı sürecinden sonra işe devam edilebilir, ama özel güvenlik görevlisi gözaltına alındığı takdirde kimliği iptal edilir ve komisyonu bekler.

Bu süreç emekçiyi bir kıskaç altına aldı. Koşullar daha da güvencesizleştirildi, işten atmalar fazlasıyla arttı. Asılsız iddialarla onbinlerce ihraç ve işten atmalar yaşandı, ki atılanların çoğu KESK’e bağlı emekçilerdi. Birçoğu belki geri döndü ama ciddi mağduriyetler yaratıldı. İş imkanları kısıtlandı, bir ‘terör’ yaftası yapıştırıldı.

Örneğin özel güvenlikçi Dersimli Alevi demokrat bir arkadaşımız FETÖ ile bağlantılandırılarak 14 gün gözaltına alındı ve iş akdi sona erdirildi. Bu arkadaşımız yaklaşık 6 aydır işsiz. Takipsizlik kararı çıktı ama kartı hala gelmedi.

Özellilkle Kürt illerinde bizim sendikamıza üye 200’e yakın işçi arkadaşımız farklı farklı gerekçelerle işten çıkarıldı. Haklarında herhangi bir dava olmasa bile ‘ülke bütünlüğünü bozma’ vesaire diyerek atıldılar.

İş mahkemeleri devam ediyor ama hukuksuzluk öyle birşeydi ki kimi, nereye şikayet edeceksiniz. Karşımızda kayyum var, bu süreç kayyumlarla yürütülüyor. İşten atmadıklarına ise sendikal baskı uygulanıyor, bu sendikadan çıkıp şuna geçeceksiniz deniyor.

Hatta biz bu noktada Batman Belediyesi’ne atanan kayyuma suç duyurusunda bulunduk. Orada basın açıklaması yaptık. KESK’i ve bileşenlerini ziyaret edip yanlarında olduğumuzu ilettik.  Mağdur olan emekçilerle yanyana gelmeye çalıştık.

Yani OHAL süreci alabildiğine bir hukuksuzluğu barındırıyor.

Ne demişti seçimden önce, “BES zorunlu olmayacak, ilk girenler için başlayacak” sonra bir KHK çıkardı, herkese zorunlu... Yani ciddi anlamda sermayeye birikim sağlayabilmenin bir aracı. Bu dönemde birçok işçi aleyhinde yasalar bu dönemde çıkarıldı.

Peki işten atılan özel güvenlik işçileri için sendikanın özel bir çalışması var mı, yargı süreci başlatıldı mı, dönüşler mümkün mü?

Şu anda işe dönüş davalarımız devam ediyor. Henüz sonuçlanan birşey yok, ama ek olarak ByLock süreciyle alınan arkadaşlarımız hakkında takipsizlik kararı çıktı. Süreci takip ediyoruz. İşverenle görüşmeler yapıyoruz. Muhtemelen bu ayın 22’sinde özel güvenlik komisyonu tekrar toplanacak, bir karar verilecek, bunu bekliyoruz.  

“TİS yetkisi bizim için ortaoyunu”

Biraz da sendikalılaşma oranlarından bahsedelim, AKP iktidara geldiğinden beri büyük bir düşüş yaşanıyor, sizin için bu durum nasıl gerçekleşiyor, sendikal faaliyetlerinizin akıbeti nedir?

Özellikle bizim taşeron sistemde büyük bir sıkıntı mevcut. Zaten emekçinin üstünde güvencesiz çalıştığı an taşeron sistemi var. Şimdi burada bir toplu iş sözleşmesi yetkisi çıktı, ama bu bizler için bir ortaoyunu. Bir sendikaya ceza, bir işçilere ceza...

Özellikle bizim 5188 sayılı yasa gereği grev durumumuz yok. Yaptığımız toplu sözleşmeler yüksek hakemde sonuçlanıyor. Bir de ne kadar işçi lehine bir taslak sunsak da işçi arkadaşların oluşturduğu talepler konusunda yüksek hakem kararı bağlayıcı ve emsal oluşması istenmiyor bu noktada. Yani bunu Hak-İş ve Türk-İş’e de yaptı, bizlere de yaptı. Dediğim gibi bir ortaoyunu mevcut, sosyal haklar konusunda ciddi birşey yok. 25 lira bir çocuk parası veriyor, ikramiye dediğiniz şey, 2 ikramiye, 5+5 toplam 10 günlük bir ikramiye süreci yaşanıyor, bayram mesai farkı, başka birşey yok, 30 lira yakacak yardımı ama bunu da vergiyle kesiyor zaten. İşçinin alacağı birşey yok.

Burda bizim yeni bir sendikal paradigma oluşturma gayemiz var; ortalama bir işçi maaşı 2500 TL, bizim bütün sendikalardan farklı olarak sendikal aidatlar kesintisini %1’de tutuyoruz, sendika içinde ‘koltuk’ durumu olmaması için. Diğer sendikalarda 55-60 TL aidat kesintisi var, işçiye ne verdin ki, ne alıyorsun, işçinin emeğini çalıyorsun, işçiyi de borçlandıran bir durum aslında; bu kesintinin azaltılması durumunun diğer sendikalar için de zorunlu hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Belki birçok neden arasından bu sebeple de işçinin sendikaya bakışı geriledi, güvensizleşti. Fakat sendikal mücadeleyi toplumsal hareketten bağımsız düşünemeyiz. Biz şuna inanıyoruz, sendikada örgütlü bir işçi aslında toplum için örgütlü bir bireydir.

Biz yalnızca üye aidatı almaktan ötede işçiye eğitim de veriyoruz, kendi sınıf karakterini, sınıfın bir parçası olduğunu vurgulamak üzerine çalışmalar yürütüyoruz.

Sistem ise işçiyi 2 sendikaya üye olabileceği üzerinden örgütsüzleştirmeye uğraşıyor.

OHAL sürecindeyiz, önümüzde bir referandum var, siz tam bu yoğun süreçte genel kurul yapacaksınız, nasıl bir genel kurul havası bekliyorsunuz?

İşçi sınıfına ‘Hayırlı’ olabilecek bir genel kurul örgütlemeye çalışıyoruz. Sorunlar ortak, sınıfın bir parçası olarak yeni dönemde mücadelemize nasıl başladıysak, bir çoban ateşi yakarak, bir işaret fişeğiyle, öyle devam ediyoruz. “Bu alanda örgütlenilmez, taşeronda dağınıksınız, hiçbir şey olmaz” sözlerine aldırış etmedik, inanıyorduk başaracağımıza.

Evet, önümüzde bir Referandum var, biz ‘Hayır’ diyeceğimizi açıkladık. Genel kurulu da buradan doğru örgütlüyoruz, hem ‘Hayır’ı örgütleyerek, hem mücadelemizi kurarak örgütlüyoruz.

Referandumdan sonraki süreç de önemli bizler açısından, ‘Evet’ çıkarsa zaten hepimizin hali harap, belki son röportajımızdır...

Umarım öyle olmaz...

Umarız öyle olmayacak. Dediğim gibi, Referandum bizim mücadelemizin bir parçası oldu.

Aslında ilk genel kurulumuz diyebilirim, yeniden kendimizi varetme konumundayız, daha öncesine kadar yetkimiz yoktu, yetki aldık, genel kurul örgütlüyoruz. Önümüzde Referandum var, işçi arkadaşlara giderken aslında Referandum sürecini de anlatıyoruz. Zaten DİSK’in de ‘Hayır’ broşürlerinin çalışmalarını yapıyoruz; “Memleketin ve işçilerin geleceği için ‘Hayır’” bu bizim ortak sloganımız.

Evet ama ayrıca sizin Güvenlik-Sen olarak da ‘Hayır’ tavrının altını nasıl doldurduğunuzu merak ediyorum.

Biz ‘Hayır’ı tabii ki kendi sınıfsal dilimizden doğru kuruyoruz. Militarizme ‘Hayır’, savaşa ‘Hayır’,  güvencesizliğe ‘Hayır’, kıdem tazminatının gaspına ‘Hayır’ diyerek bu süreci örgütlüyoruz.

Sanırım bu Referandum işçi sınıfının AKP karşısında nasıl bir tutum alacağını gösterecek. Sizin Referandum için öngörünüz nedir, sizce Referandum’da sınıfın tavrı nasıl olacak?

Biz özellikle DİSK ailesi olarak ‘Hayır’ derken aslında ‘Evet’ çıkarsa demokrasinin tanımının ortadan kalkacağını görüyoruz, birçok işçi arkadaş da bunun farkında. Mevcut durumda özgürlüklerin kısıtlandığı bir süreci yaşarken ‘Evet’ çıkması durumunda sendikalar da bir gecede kapanabilir, kazanılan bütün haklar gasbedilebilir, hele ki muhalif bir sendikanın kapatılması ‘Evet’ iktidarı tarafından elzem görülür.

“Kim adına alacağız güvenliği?”

Zaten şunun da göstergeleri mevcut; AKP, sendikaları direkt kapatmak yerine kayyumlar aracılığıyla, KHK’larla işçi ve emekçileri sendikadan kopararak ve eriterek bitirmek yöntemini benimsemiş durumda. İki türlü de sendikayı bitirme isteği aşikar...

Evet, iki türlü de öyle...

Önümüzde yaklaşık 30 günlük bir süreç var Referandum’a kadar. Hiçbirimiz ne olacağını kestiremiyoruz, emarelerini göremiyoruz. Çünkü öyle bir sürece geldik ki 7 Haziran sonrası bir iç savaş süreç yaşandı, daha militarist bir atmosfer zorlandı, özel güvenliğe de bir takım yetkiler verildi ama güvence ortadan kaldırıldı. Özellikle 15 Temmuz sonrası dediler ki “özel güvenliğe arama yetkisi, şu yetkisi bu yetkisi veriyoruz”; ama güvence yine yok, kim adına, nasıl alacağız biz güvenliği? İşçiler arasında “herhangi bir eylemde bizi öne sürecek, en önce gidecek olan biziz” gibi haklı endişeler var. Bu bizim için sıkıntılı bir süreç, ‘yetkili, yetkisiz’ gibi bir durumumuz var, yetkimiz var ama karşısında bir itiraz geliştirdiğimiz takdirde cezai yaptırımı çok daha ağır olabiliyor. Çünkü ne kadar sendikalı olsak da bir güvence yok, yasal bağlayıcılık var.

“Vicdansal hesaplaşma meselesi”

Peki son olarak referanduma yönelik özel bir çalışmanız var mı?

Az önce de söylediğim gibi genel kurulu örgütlerken biz referandum çalışması da yapıyoruz. Militarizme, savaşa, güvencesizliğe, kıdem tazminatının gaspına, demokrasinin, özgürlüğün yok edilmesine ‘Hayır’, memleketin geleceği için ‘Hayır’ diyerek genel kurula ve Referandum’a gidiyoruz. Yani üyelerimizle sadece bir aidat alma ilişkisi kurmuyoruz, ailelerine de dokunuyoruz, vurgularımız toplumsal. Emek sömürüsüne, güvencesizliğe dair vurgularımız var, iş cinayetlerine dair vurgularımız var.

Şiarlarımızdan en önde geleni güvencesizlik. İş cinayetleriyle yoğun olarak karşılaşıyoruz maalesef. Örneğin bizim işimizde TOM devriyesine çıkmak diye bir terim var, kontrol yaparken çok fırtınalı, yağışlı bir havada bile “devriyeye çık” denir,  günlük yevmiyesi 56 liradır, çizmesi yoktur, verilen ayakkabı kalitesizdir, yıldırım çarpar ve yaşamını yitirir. Bu tamamen bir vicdansal hesaplaşma meselesi. İşverenle bunun kavgalarını çok fazla yaptık, güvenceli iş için mücadele veriyoruz.

“1 Mayıs’ın güvenliğini biz alacağız”

Bizim için şimdiki süreç, Referandum, yeniden kendini varetme, varolma savaşı içeriyor. Biz Gezi Direnişinde de vardık, demokratik kitle örgütleri bizi gördüğünde motive olmuşlardı. Biz alana kendimiz için, sınıf dayanışması adına gidiyoruz, 1 Mayıs’ı örgütleyeceğiz, 1 Mayıs’ın güvenliğini biz alacağız, çünkü hepimiz çok güvensiz bir ortamda yaşıyoruz, her an ne olacağını hiç bilemiyoruz maalesef...

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler