Güney Kürdistan’da eski ve yeni

LEYLA UYAR yazdı: “KDP’nin KYB’yi, KYB’nin KDP’yi suçlaması kamuoyu aldatmacasından ibarettir. ‘Tanımsız bölgelerin’ Haşd el Şabi yoluyla Bağdat’a sunulması ile başlayan teslimiyet, KDP ile KYB arasındaki tarihsel hesaplaşmaları yeniden gündeme getirdi. Bu da olası gelişmeler içerisinde bölgenin ikiye bölünme ihtimalini güçlendiriyor.”

Güney Kürdistan’da eski ve yeni

LEYLA UYAR

Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi: Kısa bir tarihçe

Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi, 2015 sayımı verileri ile 5 milyon 500 bin civarında bir nüfusa sahip, doğuda İran, batıda Suriye, kuzeyde Türkiye ile sınırı olan, başkenti Hewler (Erbil) olup Duhok, Halepçe, Süleymaniye şehirleri ile 40.000 km alanda, resmi olarak belirlenmiş sınırlar içinde Parlamenter Cumhuriyet adıyla bilinen bir bölgedir. Bu bölgenin nüfus yoğunluğu Kürt’tür. Kadim halklardan azınlık olarak kalan Ermeni, Asuri, Süryaniler özellikle Hewler, Süleymaniye ve Kerkük’te yaşarlar.

Fiili özerklik 1991 yılında başlamış, 2003 yılında resmiyet kazanarak IKBY (Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi) adını almıştır. 2005 yılında yapılan genel seçimlerde KDP (Kürdistan Demokratik Partisi) ve KYB’nin (Kürdistan Yurtseverler Birliği) ittifakı halkın yüzde 89 oyunu almıştır. Her iki partinin liderleri; Mesut Barzani ve Celal Talabani, Bölgesel Yönetim Başkanları olarak belirlenmiştir.

2014 yılında IŞİD’in saldırıları sırasında, statüsü tanımsız bırakılan Kerkük, Hurmatu, Dokan, Ninova vb. hattı peşmerge ve gerillanın savunması sonucu fiili olarak IKBY sınırlarına dâhil olmuştu. Referandum sonrası Bağdat ile yaşanan gerilimli sürecin ardından Kerkük ve tanımsız bölgelerin 2014 sınırlarına çekilmesi için yapılan anlaşma (15 Ekim 2017, Dukan) IKBY’i bölünme riski ile karşı karşıya bırakmıştır.

Referandum öncesi biriken ve çözüm bekleyen sorunlar

IKBY sınırları belirlenirken Kerkük, Ninova, Şeyhan, Hamdaniye, Tilkef, Zummar ve Şengal Kürdistan sınırlarında olmasına rağmen “tanımsız bölgeler” olarak bırakılıyor (Irak Anayasası 140. Madde).

IKBY’nin hâlâ kendi anayasası yoktur. Yeni yasanın düzenleneceğine dair karar alınmış olmasına rağmen.

IKBY’nin parlamentosu kapalıdır. Halkların iradesiyle seçilmiş olmasına rağmen.

IKBY’nin işleyiş esasına bakılacak olursa, başkanı yoktur. İki yılda bir seçilir maddesine rağmen. (IŞİD’in bölgeye tehdidi gerekçe gösterilerek fiili olarak sürdürülüyor.)

IKBY ekonomik, askeri ve siyasi olarak derin bir kriz içindedir. Halkın yoğun “sorunları çözün” talebine rağmen.

IKBY parlamento başkanı Erbil’e giremiyor. Yasal olmasına rağmen.

IKBY sınırları dâhilinde memur maaşları son iki yılda ödenmiyor. Petrol kaynaklarından gelen gelirlere rağmen.

IKBY’nin Peşmerge Bakanlığı’na bağlanmamış KYB ve KDP’nin peşmerge birlikleri mevcut. Savunma Bakanlığı’na tümünün bağlanacağı kararına rağmen.

Referandum süreci

Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin 26 yıllık tarihinde uygulanan yanlış politikalar son iki yıl içerisinde yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştı. Öğretmenlere, memurlara ve akademik alanda çalışanlara maaşları ödenmiyordu. Bu nedenle sokakta her gün “Maaşlarımızı ödeyin!” protestoları vardı. Bu alanı örgütlediği düşünülen Goran (Değişim) Hareketi protestolardan sorumlu tutuluyordu.

Bu nedenle (Goran üyesi olan) Güney Kürdistan Parlamentosu Başkanı’nın, bölgenin başkenti Hewler’e girmesine yasak konulmuştu.

Buradan çıkan krizle de parlamento faaliyetleri askıya alınmıştı. Goran Hareketi aslında iki yıllık yasal süreci bitmiş olan başkanlık seçimlerinin yapılması için baskı yapıyordu. Ayrıca Goran Hareketi parlamentonun işlevsiz hale getirilmesinin sebebini başkanlık seçimleri gündeminin engellenmesi olarak açıklıyordu. Yaşanan ekonomik krizden KDP ve bölge başkanı Mesut Barzani’yi sorumlu tutuyordu.

KDP ve Barzani’nin, Hükümet ortağı KYB’nin bile haberinin olmadığı ekonomik anlaşmalara imza attığı ve bunun bölgede yaşanan ikinci bir ekonomik krizi derinleştirdiği ifade ediliyordu. Hatta KDP ve Barzani’nin tek başına daha rahat hareket alanı oluştursun ve kimse de yapılan anlaşmaları sorgulamasın diye parlamentoyu kapattırdığı söyleniyordu.

Biriken bunca tepkinin nerede ve nasıl çözüleceği hem hükümet ortağı KYB’nin hem de muhalefet partilerinin sorusuydu. Bu sebepten dolayı partilerin içinde fikir ayrılıkları ve bölünmeler başlamıştı. Bunca deneyime ve birikime rağmen yasal sürecin neden işletilmediğini yetkililere sorduğumuzda da “aşiret örgütlenme şeklinin” engel oluşturduğunu belirtiyorlardı. Bölgede yaşanan kardeş katliamlarının asıl nedeninin “aşiretçilik” olduğunu, bu nedenle dikkatli davranmak gerektiğini ifade ediyorlardı. Bu geleneği sürdüren KDP ve Barzani’nin bölge siyasetini çok daralttığını söylüyorlar ve bunun çözümü çıkmaza sokacağı tehlikesinden bahsediyorlardı. Yasal süreci işletene kadar demokratik zeminde mücadeleyi sürdüreceklerini belirtiyorlardı. “Artık kardeş kanı dökülsün istemiyoruz. Kardeş kanı dökmek yerine aşiretçiliği yıkabilseydik, şimdi devlet kurup, kurumsallaştırmıştık bile” diyorlardı.

“Fakat ne ulusal birlik kurabiliyoruz ne de kurulması için öncülük yapanlara katkıda bulunabiliyoruz. Güneyde yaşadığımız ihanetlerle baş edemiyoruz. Binlerce can bedeliyle kurmuş olduğumuz özerk bölgeyi yönetemiyoruz, hem içerden hem dışardan giren kirli elleri engelleyemiyoruz. Ortadoğu’da ve petrol bölgesinde olmamız sürekli uluslararası emperyalist güçlerin odağında olduğumuz anlamına geliyor. Güçlü bir ekonomik, siyasi ve askeri programımız yok, dolayısıyla rüzgâr her estiğinde dağılma ya da sarsılma tehlikesi yaşıyoruz” diye belirtiyorlardı.

Bu konuşmaları geçtiğimiz Mart ayında Kerkük’e, Kerkük İl Meclisi’nin almış olduğu “bölge bayrağının asılma kararı” sürecinde yaptığımız görüşmeler sırasında yapıyorduk. Yaşanan ekonomik krizle beraber, Kerkük ve tanımsız bırakılan bölgeler meselesi de gündemdeydi. Halk artık bu sorunun Irak Anayasası’nın 140. Maddesine göre çözülmesini istiyordu. Kerkük tam da yasal süreç işletilerek karara bağlanmıştı. Fakat hem Bağdat hem de diğer komşu ülkeler gerilimli siyaset ortamında alınan bu kararı, yasal olmasına rağmen tanımayacaklarını söylüyorlardı. Buna karşılık muhalefet güçleri bütünlüklü bir çözüm için artık devreye parlamentonun girmesini ve sorunların ortak çözümü için KDP ve Barzani’nin inadından vazgeçmesi gerektiğini belirtiyorlardı.

Geçtiğimiz Şubat ayında Mesut Barzani, Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung’a yaptığı açıklamada; “Referandum bizim doğal hakkımızdır. Bu konu Bağdat ile aramızda bir iç meseledir. Bir ulusun kendi kaderine karar vermek istemesinin demokrasi ve insan haklarına aykırı hiçbir yanı yoktur. Bu referandumu yapmak için kimsenin izin ve müdahalesine ihtiyacımız yoktur” demişti.

Bölgenin muhalif siyasetçileri Barzani’nin bu sözlerini “Bölgeyi yönetememe, başkanlıkta ısrar etme ve çözüm üretmek yerine, bu süreci de oyalama” olarak anlıyor, “Çantasında olan referandum öneri paketini ortaya çıkarma zamanı gelmişti” şeklinde yorumluyorlardı. Kürt halkının karşısına başka bir öneri ile çıkılacak zemin kalmamıştı çünkü.

Şubat ayında dillendirilen “Bağımsızlık Referandumu” 7 Haziran’da yine KDP ve Barzani Ailesi kararıyla basına deklare edildi. Hükümet ortağı KYB, ana muhalefet partisi Goran Hareketi, Komel (Kürdistan İslami Topluluk Partisi) ve diğer muhalefet güçleri “Bu karar bölgeyi bitirme kararıdır” açıklaması yapıyorlardı. Alınan bu karardan derhal vazgeçilmesi gerektiğini söylüyor; istikrarsızlığa sebep olan ekonomik anlaşmaların açıklanmasını ve parlamentonun derhal açılmasını talep ediyorlardı.

Başkanlık uğruna böyle bir kararın alınmaması gerektiğini KDP ve Barzani’ye anlatmak için bir hafta boyunca sıkı görüşmeler yapıldı; her parti elinde çözüm içeren dosya ile görüşme talep ediyordu. Fakat kararında ısrarlı olan Barzani gelen hiçbir görüşme talebine sıcak bakmadı. KYB dâhil bütün muhalefet güçleri “Referandum kararı doğru bir zamanda alınmış bir karar değildir, parlamentoda tartışıp karara bağlayalım” dese de, Barzani ve KDP bu talebe de cevap vermedi.

“Bağımsızlık Referandumu” kararı alındıktan sonra Barzani’nin, parlamento dışında almış olduğu kararı bölge halkına anlatmak yerine, yurtdışında meşruiyet araması tepkilere yol açtı. Komşu ülkelerin “Bu referandumu tanımıyoruz” açıklaması ve içerdeki belirsizlik havası nedeniyle seçime on gün kala ancak bir referandum havası oluşabildi.

Barzani’nin referandumu pazarlık konusu yapacağı bilgisi, hem toplumsal muhalefette hem de halkın içinde tedirginlikler oluşturuyordu. Özellikle referandumun “Hayır” kanadı olan Goran Hareketi ve Komel son günün akşamına kadar “Hayır” dedi. Ama bölgeye yoğunlaşan baskı, Barzani’nin Bağdat’tan, ABD aracılığıyla pazarlıktan eli boş dönmesi, referanduma bir gün kala “İptal için gerekli koşullar oluşmamıştır” açıklaması; “lanet olsun” dercesine 24 Eylül akşamı referanduma katılıp “Evet” oyu kullanacaklarını belirttiler.

Üç aylık referandum çalışmaları sırasında Barzani’nin referandum sonrası gelişebilecek risklere karşı muhalefetten gelen hiçbir öneriyi dikkate almaması zaman zaman gerilimli ortamlara neden oluyordu. Mesela “Bağımsızlık için referanduma ihtiyacımız yok” diyenleri, esasen yolsuzluk ve ekonomik krizin referandum süreci içinde çözülmesi gerektiğini ısrarla dillendirenleri, Barzani hiçbir şekilde dikkate almıyordu. Muhalefet bu gidişi diktatörlük olarak nitelendiriyor ve önlem alınmazsa bölgeyi riskli süreçlerin beklediğini her fırsatta belirtiyordu.

25 Eylül günü özellikle tanımsız bırakılan bölgelerde (Kerkük, Şengal, Seyhan, Ninova, Hanekin, Tuzhurmatu, Simel, Berdereş, Cebare, Gelale) provokasyon girişimlerine karşı peşmerge ve gerilla ciddi önlemler almıştı. Bu önlemler sandıkları korumak bir yana, halklara karşı gelişecek provokatif eylemlere karşı alınmıştı. Bağdat’ın sınırlara Haşd El Şabi’yi yığması, Türkiye’nin Meclis’ten tezkere kararını çıkarması ve Kerkük’te boşa çıkarılan provokasyon denemesi ile İran’ın tehdit amaçlı havan topları atması seçim günü yaşanan coşkuya gölge düşürmeyi başaramadı. Kürt halkının bağımsızlığa ve demokrasiye olan özleminin resmini, Abidin (Dino) olsa rengârenk çizerdi. O günün gecesi görülmeğe değerdi. Halk, referandumun arkasından gelecek riskleri ve fırsatları o gün bir kenara bırakıp, oluşan coşkuya kendini bırakmıştı.

Genel seçmen sayısı ile (4.581.255) gerçekleşen katılım sayısı (3.305.925 ) arasındaki fark, önemli bir seçmen kitlesinin sandığa gitmediğini gösteriyordu. Bunun, Barzani’nin izlediği “dediğim dedik” siyaseti ile yakından ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Referandum yüzde 93 halkın desteği ile sonuçlanmıştı.

Referandum sonrası olası riskler

Referandum öncesi Güney Kürdistan Bölgesi’nde yaşanan ekonomik krizin sorumlusu olarak her fırsatta Barzani ve ailesi gösteriliyordu. Hükümet ortağının dahi bilmediği (kendilerinin iddialarına göre) ve Güneyin ekonomik krizine neden olan kilit anlaşmalar vardı. Bu anlaşmaların nerede ve nasıl yapıldığı açığa çıkarılmazsa krizin derinleşmesine neden olabileceği belirtiliyordu. Çünkü çözüm bekleyen bütün sorunların bu meselede kilitlendiği söyleniyordu. Bu ekonomik anlaşmalarla, tarihsel olarak Güney Kürdistan’ın parçası olan “tanımsız bırakılan bölgelerin” pazarlığa kurban edileceği kanısı vardı.

Hem KDP’nin hem de KYB’nin Savunma Bakanlığı’na bağlanmamış peşmerge güçleri var, demiştik. Bunların Savunma Bakanlığı’na bağlanmamasının gerekçesi olarak da karşılıklı güven ilişkisinin oluşmamış olması belirtiliyordu.

Ulusal birlik konusu etrafında Temmuz ayında Süleymaniye’de yapılan toplantıya Kürdistani güçlerin hemen hemen hepsi bazı itirazlara rağmen katıldığı halde, Barzani ve KDP, bu oluşumun dışında kalmıştı. Bunun, özellikle Türkiye’yle yapılan 50 yıllık bağımlılık anlaşmalarından kaynakladığı ileri sürülüyordu. (Petrolden gelen 2 milyar 87 milyon doların hâlâ nerede kullanıldığı bilinmiyor.) Kürtlerin kazanımlarına düşman olan Türkiye hükümetinin IŞİD’i koşulsuz desteklemesi ve ev sahipliği yapmasına rağmen Barzani’nin Erdoğan yönetimiyle iyi ilişkiler sürdürmesinin başka bir anlamının olamayacağı ifade ediliyordu.

Kürdistan’ın bir parçası olan Güney Kürdistan’da alınan Bağımsızlık Referandumu kararı dünyada gündem oluşturmuştu. Emperyalist güçlerin referandum kararı ile ilgilenmesinin ve kararın ertelenmesini istemesinin arka planında esas itibariyle Rojava olduğu biliniyordu. Rojava hattında yükselen mücadele sonucu kazanılan topraklarda nasıl da demokratik bir sistem oluştuğu görülüyordu. Bu sebeple dünyanın birçok yerinden hem askeri hem de siyasi destek geliyordu. Emperyalist devletleri asıl tedirgin eden, oluşan bu hat oldu. IŞİD sonrası dizayn edilecek Irak ve Suriye’de, Kürtlerin masaya çok güçlü oturmalarını istemiyorlardı. (Bir ABD yetkilisinin Rojava’daki yapılanma için “İyi ama çok sosyalist” sözü sadece bir espri değildi.)

Referandum sonrası olası fırsatlar

Dört parça Kürdistan’da mücadeleler sonucu kazanılmış deneyimler var. Bu deneyimler hayata uygulanırsa Kürtler kendi kaderlerini belirleme hakkını yüz yıl sonra da olsa kullanabilirler. Bunun için Kürtlerin sadece birliğe ihtiyacı var. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi’nin kurmuş olduğu meşru savunma hattı ve ideolojik zemin sahiplenilirse, Güney Kürdistan Yönetimi içeride biriktirdiği sorunlarla yüzleşme sağlar ve toplumsal çıkarlar doğrultusunda çözümün yolunu açarsa, PYD öncülüğünde kurulan Rojava hattına topyekûn sahip çıkılırsa Barzani’nin yanlış siyasi ve ekonomi politikası kaybeder.

Referandum üzerinden henüz 21 gün geçmişti; neler oldu?

Referandum sonrası artan tehdit ve ambargoya karşı 15 Ekim 2017 günü Süleymaniye’nin Dukan şehrinde önemli bir toplantı gerçekleşti. Bu toplantıya Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum, KDP ve YNK (Kürdistan Yurtseverler Birliği) temsilcileri; KDP’den Mesud Barzani, Neçirvan Barzani ve YNK’den Hero İbrahim Ahmed, Kosret Resul, Bafıl Talabani, Mele Bahtiyar’ın yanı sıra İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Tugayı Komutanı Kasım Süleymani’nin de katıldığı öne sürülmüştü.

Toplantı bitiminde IKBY yönetimi kameralar karşısına geçip halka “Topraklarımızı savunuyoruz”, “ Bağımsızlık referandumunun arkasındayız” mesajı vermişti. Bu mesajı halk coşkuyla karşılamıştı. 16 Ekim sabaha doğru Dokan ve Tuzhurmatu’yu Haşd El Şabi’nin ele geçirdiği bilgisi geliyordu. Peşmergenin çatışmadığı, güçlerini toplayarak geri çekildiği bilgisi; henüz sabah olmadan bir anlaşma olduğu kokusunu yaymaya başlamıştı. 16 Ekim öğlene doğru Kerkük, Haşd El Şabi’ye çatışmasız teslim edilince; kararın toplantıya katılanlarla birlikte alındığına herkes ikna olmuştu. Yani “Kürdistan’ın kalbi” Kerkük ve diğer bölgeler, ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri ile IKBY’nin toplantısında varılan anlaşmaya “kurban” edilmişti.

9 maddelik anlaşma maddeleri devreye mi giriyor? KDP ve KYB bölünüyor mu?

Tarih 26 Ekim’i gösterirken yeni bir gelişme daha haberlere yansıdı: “Bölgesel yönetimin başkanlığı lağvediliyor.” KYB ve KDP’nin konu üzerinde anlaştığı, 28 Ekim günü yapılacak parlamento toplantısında resmiyet kazandırılacağı duyuruldu. Bu tam da Goran Hareketi’nin iddia ettiği anlaşmanın maddelerinden birine işaret ediyordu. O madde; “Süleymaniye, Halepçe ve Kerkük bölgesinin kurulması ve yeni bölge için yeni bir hükümet kurulması” maddesiydi.

Goran Hareketi’nin üzerinde anlaşıldığını iddia ettiği 9 madde şöyleydi:

- Irak güçleri tartışmalı bölgelere yeniden konuşlanacak ve peşmerge geri çekilecek.

- Kerkük dâhil 17 kasaba ve nahiye merkezi hükümete teslim edilecek.

- Kerkük merkezinde ortak yönetim olacak. 15 Kürt mahallesi Kürtler, 25 mahalle de diğer oluşumlar tarafından yönetilecek.

- Kerkük’teki stratejik yerlerin yönetimi (K1 askeri üssü, havaalanı ve petrol yatakları) hükümette olacak.

- Süleymaniye Havalimanı açılacak.

- Süleymaniye ve Kerkük’teki memur maaşları merkezi hükümet tarafından ödenecek.

- Süleymaniye sınırındaki peşmergelerin maaşları merkezi hükümet tarafından ödenecek.

- Halepçe, Süleymaniye ve Kerkük bölgesi kurulacak.

- Yeni bölge için, yeni bir hükümet kurulacak.

Bölünme sonrası olası gelişmeler

Güney Kürdistan’da KDP ve Barzani’nin “aşiretçilik” üzerine kurduğu siyaset tarzı uzun süre devam edemezdi. Nihayetinde Ortadoğu gibi bir yerde, emperyalist güçlerin kurtlar sofrasında, sadece spekülatif, petrol ekonomisine dayalı alt yapısız kurulan sistem elbetteki uzun yaşama şansı bulamazdı. Barzani “Taşıma su ile değirmen dönmez” uyarısını defalarca yapan muhalefet kanadına kulağını tıkamış, inatla bu politikanın savunucusu olmuştur.

KDP ve Barzani bölgedeki olası gelişmelere karşı reflekslerini kaybetmiştir. Hükümet ortağı KYB’nin muhalif kanadını, verdiği çeşitli görevlerle de yanına çekmeyi başarmıştır.

Bu nedenle referanduma giderken “Evdeki pirinçten de oluruz” diye uyaranları hainlikle ve bağımsızlık düşmanı olarak niteledi. Referandum toz duman etkisi yaratmıştı adeta. Çünkü tam da ekonomik çöküşte iken bu adımı atmak, bölgeyi bitirme anlamına geliyordu.

Referandum sürecinde gerek Irak, İran, Türkiye ve Suriye, gerekse ABD yapılacak bağımsızlık referandumunu tanımayacaklarını her fırsatta dilendirdi. Komşu ülkelerin referandum boyunca tehdit etmesi ve zaman zaman askeri yığınak yapması referandum sonrasında “tehlikeli günler” sinyalini veriyordu. Barzani’nin ABD’nin referandumu erteleme talebini reddetmesi, “ABD’ye rağmen desteği nereden alıyor? Bu kurgunun arkasında kimler var?” sorusunu akıllara getiriyordu.

ABD’nin İran’ı Irak’ta bitirme hamlesine karşılık devreye Rusya mı girdi? Çünkü Rusya Irak’ta ABD’ye kaptırdığı üstünlüğü yeniden yakalamak istiyor. Daha yeni bir petrol anlaşması yaptıkları dikkate alındığında, Barzani Rusya’nın “gazına” mı geldi, sorusu akla gelmiyor değil.

Siyasetin günlük hatta saatlik değiştiği Ortadoğu’da bekleyip göreceğiz demekten başka yol görünmüyor. 26 Ekim 2017 günü, parlamenterleri Bölge Başkanlığının feshi için 28 Ekim 2017 günü meclise çağıranlar, 27 Ekim 2017 günü son dakika haberiyle ertelediklerini bildiriyorlar. Bu nedenle yapılan siyaseti anlamak ve tahmin yürütmek oldukça zor. Yürütülen yanlış siyaset Bağdat’tan dönerken, bedelini siyasi sorumlular değil, bütünüyle halk ödüyor. Sonuç itibariyle referandumu krizden çıkış yolu olarak gören Barzani yönetimi, referandum sürecinde oluşan havayı arkasına alarak davranma refleksi geliştiremedi. 15 Ekim 2017 günü yapılan Dukan Toplantısı, IKBY ve koalisyon güçlerini Güney Kürdistan Bölgesi’ni bitirme hamlesi noktasına getirmiştir.

KDP’nin KYB’yi, KYB’nin KDP’yi suçlaması kamuoyu aldatmacasından ibarettir. “Tanımsız bölgelerin” Haşd el Şabi yoluyla Bağdat’a sunulması ile başlayan teslimiyet, KDP ile KYB arasındaki tarihsel hesaplaşmaları yeniden gündeme getirdi. Bu da olası gelişmeler içerisinde bölgenin ikiye bölünme ihtimalini güçlendiriyor, 9 maddelik anlaşmanın adım adım uygulanacağını gösteriyor şimdilik.

Kürdistan’ın Batısı, Kuzey Suriye-Rojava hattında gelişmeler

Kürtler dört parça Kürdistan’da; İran, Irak, Türkiye ve Suriye’de. Sonuç itibariyle rejimin yasalarına, “kimlik” tanımına ve eşit vatandaşlık ilkesine takıldıklarını görebiliriz. Suriye’de emperyalist müdahaleye, Selefi-cihatçı güçlere karşı topraklarını ve özgürlüklerini savunan Kürt halkı Rojava’yı yarattı. Bunu bir yandan IŞİD’e karşı savaşırken, öte yandan yıllardır kavuşmak istedikleri özerkliğin inşası için mücadele vererek başardılar.

Güney Kürdistan’da ekonomik, siyasi ve askeri alanda “aşiretçilik” ve ekonomik dışa bağımlılık meselesi bölgeyi pazarlıklara kurban ederken, Rojava’daki Demokratik Federasyon, Suriye halklarının birliğini ve toprağını koruyacak tek umuttur. Üç aşamalı seçim sürecine şu şiarla girdiler: “Suriye bu topraklarda yaşayan tüm halklarındır. Her yurttaşın toprakları üzerinde onurla yaşama hakkı bulunmaktadır.”

Rojava’da,

Cizire Bölgesi; Qamışlo ve Heseke kantonları,

Fırat Bölgesi; Kobane ve Grespi kantonları,

Efrin Bölgesi; Şehba kantonları,

olmak üzere 3 bölge ve 6 kanton ile seçimlere gidiliyor.

Birinci aşama: Komün Eş Başkanları Seçimleri (22 Eylül 2017).

İkinci aşama: İlçe Şehir Kanton Meclis Seçimleri (3 Kasım 2017).

Üçüncü aşama: Bölge ve Kuzey Suriye Halk Meclisleri Kongresi Seçimleri (19 Ocak 2018).

Kuzey Suriye Halk Kongresi’ne kadar her üç aşamada yer alacak olanların yüzde 60’ının genel seçimle, yüzde 40’ının ise atama ile belirleneceği açıklanmıştı. Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu Eşbaşkanı Foza Yusuf, yüzde 40 kotasıyla çeşitli halkların, siyasal toplulukların, inanç guruplarını vb sistemin tüm aşamalarında yer almaları için bu yöntemi kullandıklarını ifade etmişti.

Demokratik Kuzey Suriye Kurucu Meclisi toplantısında onaylanan Toplumsal Sözleşmeye göre üç aşamalı yapılacak olan seçimlerin birinci aşaması 22 Eylül 2017’de gerçekleşti. 12.421 aday arasından 3.732 Komün Eş Bakanı belirlendi. İlk aşamadaki gibi 2. ve 3. aşamalarda da seçmenlerin kullanacağı oylar yüzde 50’sinin listelerindeki kadın adaylar için olması zorunlu.

Birinci aşaması 22 Eylül’de gerçekleşen seçimin sonuçları;

Cizre Bölgesi’nde 437.142 kişi oy kullanmıştır. 2.551 komün için 7.687 eş başkan adayı arasından 5.102 kişi seçilmiştir.

Fırat Bölgesi’nde 135.661 yurttaş ve 772 göçmen oy kullanmıştır. 849 komün için 3.192 kişinin aday olduğu seçimlerde 1.698 kişi seçilmiştir.

Efrin Bölgesi’nde 155.697 yurttaş oy kullanmıştır. 1.440 adaydan 830 kişi seçilmiştir. Bu bölgede ise 5.395 göçmen de oy kullanmıştır.

Bu proje Kürt, Arap, Süryani, Türkmen, Ermeni, Arnavut ve Ezidi tüm halkların, inançları kapsamaktadır.

Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu Yürütme Konseyi Eş başkanı Foza Yusuf, Rakka ve Deyr el Zor’un özgürleşmesinden sonra Suriye ile krizin çözüleceğini, Rakka’nın halkların kardeşliğinin başkenti olacağının mesajını vermişti.

Rojava’da IŞİD’e karşı mücadelede etkili olan PYD Kasım ayında yapılacak ikinci aşama seçimlerinden sonra, 28 Kasım’da Cenevre’deki Suriye görüşmelerinin 8. turuna güçlü bir şekilde gidiyor.

PYD eski Eşbaşkanı Salih Müslim Sputnik’e verdiği röportajda “Bağımsız Kürdistan” taleplerinin olmadığını, Demokratik Çok Uluslu Sistemin Suriye halklarını ifade ettiğini belirtmişti. Müslim, ulus devlet talebini dillendiren kesimlerin “çok uluslu devlete” ikna edilmesi gerektiğini belirtmişti. Aralık ayının ikinci haftasında yapılacak olan Astana görüşmelerine Kürtler iki aşamalı seçimlerini ve Rakka’nın özgürleşme hamlesini arkalarına alarak gidiyorlar.

 

Bu yazı SİYASET dergisinin 2. (Kasım-Aralık 2017) sayısından alındı.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler