Gazaba uğramış bir coğrafyanın çığlığı: Nizar Qabbani

MUSTAFA KEMAL ERSÖZ yazdı: “1950'lerden beri Arap okuyucuların üzerinde nesiller boyunca büyük bir etkisi olan edebi bir figür olan Qabbani, bir yandan zorba rejimlerin baskısı altında olan diğer yandan ise büyük bir yenilginin sonsuz boğuntusunu yaşayan bir ulusun karşı-şiiri kurdu.”

Gazaba uğramış bir coğrafyanın çığlığı: Nizar Qabbani

MUSTAFA KEMAL ERSÖZ

Nizār Qabbāni modern zamanların en etkili, yetkin ve en iyi bilinen Arap şairlerinden biridir. Denilebilir ki kokuşmuş Arap rejimlerine, Siyonist İsrail rejimine, ataerkil toplumsal düzene karşı çok yönlü ve gerçek şiirden muazzam bir cephe açtı. Arap halklarının ulusal kurtuluş mücadelesinin şiirini yazdı. Şiirinde bütünlüklü, tutarlı ve cesur bir ulusal kurtuluş mücadelesi dili kurdu. Bir yandan Siyonizme karşı silahlı mücadelenin lirik ve ateşli şiirlerini yazarken diğer yandan Arap rejimlerinin çürümüşlüğünü sosyal eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri işleyerek Arap halklarının estetik ve gür sesi oldu. Diğer bir yandan ise kadının kurtuluşu başarılamadan toplumsal ve ulusal kurtuluşun başarılmayacağının kararlı bir savunucu olarak şiirinde genellikle kadınların ve özellikle Arap kadınların çektiği acıları ön plana çıkardı. Arap kadın hareketinin şiirlerine en çok atıf yaptığı şair ve Arap feminizminin en bereketli ilham kaynaklarından biri olmayı başardı.   

21 Mart 1923'te Şam'ın sömürge döneminde Fransız işgal birliklerine karşı mücadelesi ve direnişi ile ünlü bir bölgesinde eğitimli bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Qabbani’nin dedesi, 20. yüzyılda bir Arap tiyatrosunun kurucusuydu ve babası Tavfiq Qabbâni, Suriye Devrimi'nde yer alan bir direnişçiydi. Sonuç olarak Qabbani, siyasi bir ortamda doğdu ve yetiştirildi. Kendi anlatımıyla evleri siyasetin sürekli gündemde olduğu Suriyeli devrimcilerin Fransız sömürgeciliğine karşı bir buluşma yeriydi.

Şam'da çeşitli okullarda ve kolejlerde eğitim gördü. İlk önce Ulusal Bilimler Akademisi'nden mezun oldu. Daha sonra felsefe eğitimi aldığı "Madrasat El-Tajhīz"a devam etti. Arap edebiyatının yanı sıra, Qabbani, kolej yıllarına Fransızca eğitimi zorunlu olduğu için Fransız edebiyatının da içine girdi ve Fransızcayı da öğrendi. Yine kendi anlatımıyla sınıflarındaki hiçbir öğrencinin Arapça tek bir kelime bile etmesine izin verilmezdi ve Arapça konuşurken yakalananlar sopalarla dövülürdü. Bu zorlama onun için bir fırsat oldu.  Böylelikle Musset ve Baudelaire’in şiirleri, Paul Valery,  Alexander Dumas'ın hikayeleri, Victor Hugo, Moliere ve Racine dramalarını okuyarak önünde yeni edebi ufuklar açtı. Bir diğer önemli nokta, tanınmış bir Suriye şairi ve edebiyat profesörü olan Khalîl Mardam Bak'ın Nizār’ı eğiterek üzerinde derin etkileri bırakmasıydı.

Felsefe eğitimini tamamladıktan sonra Suriye Üniversitesi'nde Hukuk Fakültesi’ne kabul edildi ve buradan da 1945 yılında mezun oldu. Sonrasında Suriye Dış İşleri Bakanlığı’nda ona birçok ülkeyi ziyaret etme fırsatı veren diplomatlık mesleğine başladı. Kahire, Londra, Beyrut, Pekin ve Madrid gibi farklı Arap, Batı ve Asya şehirlerini ziyaret etti. Mısır ve Suriye'nin birleşmesinin ardından Birleşik Arap Cumhuriyeti Elçiliğinin İkinci Sekreteri olarak Çin'de çalıştı. Diplomatlığa, kendini şiire adadığı 1966 yılına kadar devam etti.

İki defa evlenen Qabbani’nin hayatında evliliklerinin de belirgin etkisi oldu. İlk evliliğini henüz genç bir adamken kuzeni Zahra ile yaptı. Bu evlilikten olan oğlu Tavfiq, 22 yaşında kalp hastalığından öldü. Bu ölümü Qabbani’nin kalbinde onulmaz bir yara açtı. İkinci evliliğini ise büyük bir aşk hikâyesinin ardından Iraklı bir kadın olan Balqis ile yaptı. Ne var ki Balqis 1980'de Lübnan iç savaş sırasında Beyrut'taki Amerikan Büyükelçiliğini hedef alan bir patlamada yaşamını yitirdi. Bu ikinci büyük acı şairde çok derin bir etki bıraktı. Yaşamını yitiren eşi için onun adını taşıyan Bilqīs isimli uzun bir ağıt yazdı. Bu iki ölümün ardından Qabbani, Beyrut'tan ayrıldı ve önce Paris'e, sonra Cenevre'ye taşındı. Sonunda, yaşlılık günlerini geçirdiği Londra'ya gitti ve buraya yerleşti.  75 yaşında yaşamını yitirene dek son on beş yılını Londra'da geçirdi.

Biri şahsi diğeri ise içtimai iki olay Qabbani’nin şiir yolculuğunda dönüm noktası oldu. Bunlardan ilki ve şahsi olanı kızkardeşinin sevgilisinden ayrılmaya, sevmediği bir adamla evlenmeye zorlanmasının ardından intihar etmesiydi.  Qabbani, Bu acı tecrübenin ardından ataerkil Arap geleneklerini sorgulamaya ve nihayetinde kökten bir şekilde reddetmeye başladı. Bu nedenle erken dönem şiirleri, erkek egemen bir dünyayı hedef alan şiddetli bir eleştiri ve kadınlara baskı uygulayan ataerkil topluma karşın keskin meydan okuma olarak temeyyüz etti.

Qabbani bu düzlemde ilk şiirini 1939'da, on altı yaşında Beyrut'tan İtalya'ya bir okul gezisi sırasında yazdı. Ve yine kendi anlatımıyla bu ilk şiir girişimini şöyle anlatır : “Diğer öğrenciler, arkadaşlarım, güneşin altında gülüşüp geminin güvertesinde fotoğraf çekerken, ben geminin burun kısmında tek başımaydım, ve burada ilk dizelerimi mırıldanmaya başladım. Şaşkınlıktan, ilk dize ağzımdan denizden dışarı zıplayan bir balık gibi fırladı. İki dakika kadar sonra da ikinci balık fırladı… On dakika kadar sonra da üçüncü balık… sonra dördüncü… Ve beşinci…  Sonra onuncu… Ağzımdan fırlayıp duran kırmızı, mavi ve altın rengi balıkların verdiği neşeyle zıplamaya başladım”.

İlk şiir kitabı olan ''Qâlati'l-Samrā'' (Esmer Bana Dedi ki) 1944 yılında yayınlandı. Bu kitabında Arap toplumunun tabu dünyasına cesur bir adım atmış oldu.  Ve diğer şairlerin belli belirsiz değindiği kadın meselesiyle ilgili açık bir şekilde yazmaya başladı. Kitap, Arap şiirinin sınırlarını ve ataerkil Arap geleneklerini zorlayan yeni ufuklar açan cesur ve kışkırtıcı bir manifesto gibiydi; dil çok basit ve zarif deyimlerle doluydu. Bu kitabın dizeleri, kontrol altına alınamayan bir yangın gibi yayıldı. Umar İbnAbīRabī'nin izleklerini takip eden Qabbani, onu aşmayı da başardı. Şiirinin bu coşkulu yönü lise ve kolejlerdeki genç öğrencilerinin kalplerine nüfuz etti ve onları ele geçirdi. Bu dizelerin kendi duygularını yansıttığını fark ettiler. Şiirlerini yatak odalarında ve sokaklarda okudular. Şiirlerin dizelerini, hatta kitaptaki tüm şiirleri ezberlediler. Nihayet Şam’daki her sınıfın kara tahtasında bu dizeler görünür olmaya başladı.

Bunun sonucu olarak, kitabın ardı ardına çıkan ilk üç baskısı bir ay içinde tükendi. Genç okuyucularının bu büyük ilgisini şair şöyle not etmişti: “Şiir hayatım boyunca, öğrenciler ve gençlik benim birliklerim, sesim ve dünyaya açılan pasaportum oldular.”

Arap dünyasındaki kadın-erkek ilişkilerini samimi, estetik, sarsıcı ve kışkırtıcı bir biçimde elen alan bu kitabın Suriyeli gençler arasında nerdeyse bir devrim manifestosu etkisi yaratması elbette egemenlerin ve muhafazakâr çevrelerin de ilgisini çekmeye başladı. Hususiyetle şeyhler ve din akademisyenleri Qabbani’yi sertçe eleştirdiler ve şiirine karşı çıkan tonlarca makale ve köşe yazıları kaleme aldılar, örneğin Şeyh Ali Tanṭāwi şunları yazdı: “Kitabı çapkın bir zampara ile utanmaz bir fahişenin arasında geçenlerin gerçekçi bir tasvirini içeriyor. Yazar zengin bir yaratıcı yeteneğe sahip edebi bir şahsiyet olmadığından, bu tasvirler Arap edep ve yaratıcılığından uzak müstehcen paçavraların ötesine geçemiyor. O daha çok zengin sınıfın şımartılmış çocuğu, anne babasının göz bebeğidir. O bir okul çocuğudur, bu nedenle kitabın okurları okuldaki erkekler ve kızlardır.”

1945’te diplomatik görevi gereği Kahire’ye taşınan Qabbani, bu şehirde yaşadığı üç yıl içerisinde kaleme aldığı şiirlerini 1948 yılında “Ţufūlatu-l Nahd” adlı kitabında yayınladı.  Bu kitap Qabbani’nin yoğun baskı ve eleştirilere rağmen fikri kararlılığının ve cesaretinin nişanesi olarak önemliydi.. Buna ek olarak, Kahire'nin nisbeten rahat ortamı şairin daha da özgürleşmesine ve daha rafine bir şiir diline ulaşmasını sağladı.  Ne var ki herkes Qabbani kadar kararlı ve gözü pek değildi. Kitabın gördüğü büyük ilginin ardından ünlü eleştirmen Anwar al Madāwī’nin tavsiyesiyle şiirleri gazetesinde yayınlamaya karar veren Aḥmad Hasan Zayyāt ilginç ve ihtiyatlı bir şekilde  "Ţufūlatu-l Nahd" (Genç Göğüs) olan başlığı "Ţufūlatu-l Nahr" (Genç Nehir) olarak değiştirdi.

Daha sonraları Birleşik Krallık'a taşınıp Londra’da yaşamaya başlayan Qabbani, Burada, 'Qa'āid' (Şiirler)  kitabını derledi. Söz konusu kitapta kendini birinci şahıs kadın olarak ifade etti. Böylece susturulmuş kadın nesiller için konuştu.

Tüm külliyatın belki de en dikkat çekici noktası Qabbani’nin yalın ve coşkulu sözcük dağarcığıdır. Şiirinin bir diğer ayrımı ise, Qabbani'nin klasik Arap diliyle gündelik dili birleştirmesidir. Şiirlerinin daha kolay anlaşılması, ezberlenmesi, söylenmesi ve keyif alınması için gündelik dili kullandı ve sırf uyakları tutturmak uğruna ölmüş kelimeleri mezarlarından çıkarmadı. Ancak şiirinin bu özelliği aynı zamanda karşıt cenahların en çok eleştirildiği yanı oldu. Eleştirmenler şiirlerinin gençler için olduğunu ve iyi eğitimli, kültürlü insanlar için yazılmadığını söyledi. Qabbani, bu eleştirilere şöyle cevap vermişti::

''O halde, şiirinde hitap etmek istediğin entelektüeller kimlerdir? Onlar iyi nitelikli doktorlar, mühendisler, bankaların yöneticileri, şirket sahipleri, müteahhitler, bakanlar ve çalışanlar mıdır? Kitapların dağıtımı ile ilgili istatistikler, daha önce bahsettiğim kişilerin kitapları okumadıklarını veya bir kütüphaneyi ziyaret etmediklerini ispatladı. Konferansların boş sandalyeleri her zaman çok az kültürlü kişi tarafından doldurulurken entelektüel kesimin ana bilgi edinme kaynağı televizyon dizisi veya günlük gazetelerdir. Evet, onlar (gençler) şiirin gerçek alıcılarıdır.”

Qabbani’nin şiirinin dönüm noktası olan ikinci ve içtimai husus ise 1967 savaşındaki Arap ordularının Siyonist İsrail’e karşı yenilgileri ve bunun yarattığı yıkıcı etkiler oldu. Bu savaş Arap halklarının kolektif hafızasında sömürgecilik yıllarında bile görülmemiş, kitlesel bir travma ve şiddetli bir tepki yarattı. Savaşı ve travmatik sonuçlarını yaşayan Nizar Qabbani, devrimci bir aktiviste dönüşürken Arap rejimlerinin yıkılan ideolojik söylemine karşı yeni bir ideolojik uyanışın sesi oldu. Yenilgiden sonra yaşadığı çaresizlik duygusu ve vatanındaki sürgün hisleriyle beraber Qabbani bu defa da sahte kahramanlık anlatıları üzerine kurulu Arap hükümetlerinin resmi propaganda aygıtlarını sorgulamaya ve bunları da köktenci bir biçimde reddetmeye başladı. Qabbani'nin savaş sonrası şiiri, Arap entelektüellerinin hayal kırıklığına uğramış tutkularının bir yansımasıdır ve II. Dünya Savaşından sonra Arap rejimlerinin siyasi sloganları tarafından aldatılmış bir ulusun yabancılaşma duygusunun bir örneğidir. Bu nedenle, Qabbani'nin savaş sonrası şiiri, Filistinli mültecilerin durumuna sırt çeviren Arap rejimlerini kınayan, Arap-İsrail çatışmasına ilişkin yürütülen Arap politikalarına yönelik bir başkaldırıdır. Devrimci bir estetiğe adanmış Qabbani'nin şiiri, bir yandan rejimlerin basiretsizliklerini ve Arap toplumunun geri kalmışlığını öte yandan da Siyonist zulmü ve ona karşı geliştirilmesi gerektiğine inandığı şiddetli bir direniş ruhunu ortaya koymayı amaçladı.

Qabbani, savaş sonrası şiirinde yalnızca İsrail ordusunu kınamıyor, Arap ordularının kurbanlarını yücelterek Arap halklarıyla yenilmiş rejimleri arasındaki ilişkiyi duygusallaştırmaya çalışmıyordu. 1950'lerden beri Arap okuyucuların üzerinde nesiller boyunca büyük bir etkisi olan edebi bir figür olan Qabbani, bir yandan zorba rejimlerin baskısı altında olan diğer yandan ise büyük bir yenilginin sonsuz boğuntusunu yaşayan bir ulusun karşı-şiiri kurdu. Qabbani, Siyonist rejime karşı alınan yenilgiyle travmatize olmuş bir kuşağın isyankar ruhunun bir temsilcisi olarak 1967 savaşının yenilgisinden sorumlu olan Arap rejimlerini aşağılayıcı bir tavırla eleştirdi.

Qabbani yenilgi ve çürümüş rejimler arasında bir analoji kurarak "savaş" ve "düşman" kavramlarını yeniden tanımlamaya çalışmıştır. Kurduğu bu analojiyle, ulusal kurtuluş için aynı anda iki savaşa girişilmesi gerektiğini göstermeye çalıştı. İlk savaş batılı emperyalist güçlerce desteklenen sofistike silahlarla donatılmış Siyonist rejime karşı verilen savaşken ikinci savaş ise boğazına kadar yolsuzluğa batmış baskıcı Arap rejimlerine, onların yarattığı toplum ve kolektif yanılsamalara karşı girişilecek savaş olduğunu söyledi. Başka bir deyişle, Qabbani, düşmanı yeniden tanımlayıp savaşın alanını genişleterek ulusal kurtuluş mücadelesini tutarlı ve bütünlüklü bir zemine oturturken; Arap halklarının hem cephede hem de siyasi, toplumsal ve kültürel alanlarda yürütmesi gerektiğine inandığı savaşın şiirini yazdı.

Ve nihayet son sözü Türkçede en çok bilinen şiiriyle üstada bırakalım:

gazaba uğramış şiirler

şarkıcı nasıl söyler şarkısını,
dudakları dikilmişken efendim?
bir arap şairi ölünce bugün
kim dua eder o'na?
el öpmez benim şiirim
doğrusu sultanlara düşer
şiirimin ellerini öpmek!

i
dostlarım
başkaldırmıyorsa, nedir ki şiir?
azgınları ve azışları devirmiyorsa, nedir ki şiir?
zamanda ve mekanda
sarsıntı yapmıyorsa, nedir ki şiir?
kisra nuşirevan'ın başındaki tacı
yere çalmıyorsa, nedir ki şiir?

ii
bunun için çekiyorum isyan bayrağını
şu ana kadar gündüz nedir bilmeyen milyonlar adına.
nedir, dalla serçeyi ayıran
gülle sarı şebboyu ayıran nedir?
nedir memeyle narı ayıran
denizle zindanı ayıran nedir?
nedir mavi ayla karanfili ayıran
yiğitlik kelimesinin sırrını,
giyotinin sırrını ayıran?

iii
bunun için çekiyorum isyan bayrağını!
kediler gibi boğazlanmaya götürülen milyonlar adına
göz kapakları çıkarılanlar adına
dişleri sökülenler adına
sülfirik asitte eriyenler adına, kurtçuklar gibi
mahrum olanlar adına,
sesten, fikirden, dilden.
çekeceğim isyan bayrağını.

iv
bunun için çekiyorum isyan bayrağını
küçük perdenin altında
öküz gibi oturan halklar adına
dostluğu büyük kaşıklarla içen halklar adına
develer gibi yük çeken halklar adına
gün doğusundan gün batısına
yük çeken deve gibi.
sudan ve arpadan başka hakkı yok
hasreti yok emirin karısının
emirin dişi köpeğinin
berberine ait olmaktan başka..
yaşasın bir demet yonca
yaşasın tek ilah diye allah'a yalvaran
halklar adına

v
ey şiirin dostları!
ben ateş ağacıyım, hasretlerin kahiniyim ben
elli milyon aşığın resmi
sözcüsüyüm
sevgi ve inleyiş ehlinin ellerinde
uyur
kah yasemin ağaçlarına.
ey dostlarım!
bıçağın saltanatını hep reddeden
bir yarayım ben..

vi
ey mümtaz dostlarım!
dudaksızların dudağıyım ben
gözsüzlerin gözüyüm ben
okumazlara denizin kitabıyım
ben
hapishane kaşalotlarına
gözyaşıyla kazınan
yazılarım ben
bu çağ gibiyim ben, sevgilim!
çılgınlıklarla karşılarım çılgınlıkları
kırarım nesneleri çocukluk içre
kanımda devrim ve limon kokusu
hep bildiğiniz gibiyim ben
hoşlanırım kanun çiğnemekten
hep bildiğiniz gibiyim ben
şiirleyim...
yoksa var olmak istemem...

vii
dostlarım!
hakiki şiir sizsiniz.
gülmenin de ehemmiyeti yok
surat asmanın da
sultana öfkelenmenin de
siz benim sultanlarımsınız
sizden şeref, kuvvet, kudret
istiyorum
tuz ve taş üstünde uyuyan
şehirlerde
şiirlerim yasak.
şiirlerim yasak,
çünkü insana
sevginin ve medeniyetin
kokusunu taşıyor
şiirlerim reddedildi,
çünkü her beyti muştu taşıyor
dostlarım!
sizi bekletmekteyim hala
kıvılcımı tutuşturmak için...

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler