Finans kapital ve büyük inşaat şirketleri teşviğe doymuyor!

MUSTAFA DURMUŞ yazdı: “Bu ekonomik durgunluk ya da kriz durumunu aşabilmek için sistemin egemenleri finansal balonlar şişirmekten başka çare görmüyorlar. Yani artık sistem her seferinde yeni finansal balonlar şişirilerek ilerleyebiliyor.”

Finans kapital ve büyük inşaat şirketleri teşviğe doymuyor!

MUSTAFA DURMUŞ

Geçen hafta Bloomberg’e yaptığı açıklamalarda Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli, bankalara bilançolarındaki kredi varlıkları üzerinden menkul kıymetleştirme yapabilme imkânı tanınacağını ve bu menkul değerlerin T. Varlık Fonu tarafından satın alınabileceğini söylemişti.

Canikli bir kaç gün önce de Bankalar Birliği genel kurulunda bir konuşma yaptı ve bu konuşmasında, özel sektöre yapılmakta olan köprü, hava limanı, tünel, otoyol gibi alt yapı projeleri için bankalar tarafından verilmiş olan büyük çaptaki kredilerin yine bu bankalar tarafından çıkartılacak olan ‘banka senedi’ aracılığıyla menkul kıymetleştirilebileceğinin ve bu kâğıtların da (bu kez) T.C. Merkez Bankası tarafından satın alınacağının müjdesini verdi.

‘Banka Senedi’: Menkul kıymetleştirme furyası

Yani bir tür varlığa dayalı menkul kıymet çıkarma furyası başlatılacak ve milyarlarca liralık menkul kıymet Merkez Bankası’nca satın alınarak bu projeler finanse edilmiş olacak.
Görünen o ki son kertede Merkez Bankası, finans sermayenin “son çare olarak başvurduğu bir kurtarıcı olma” rolünü ilk kez bu kadar büyük bir riski göğüsleyerek oynayacak. Zira sözü edilen yatırımlara ilişkin kredilerin tutarı onlarca milyar doları buluyor. 

Bunun dışında böyle bir sürecin ülkede dolarizasyonu hızlandırması ve döviz kurunu yukarı doğru hareketlenmesi de kaçınılmaz olacak. Nitekim bu gelişmeler üzerine ilerde doların kurunun daha da yükseleceği beklentisine giren döviz cinsinden borcu olan şirketler, ödeme güçlüğüne düşmemek için döviz almaya başlayınca, bugün döviz tekrar yükselmeye başladı ve dolar 3,62’nin ve avro 4.02’nin ü zerine çıktı.

Finansal balon şişirme ihtiyacı

Böyle bir “denenmiş ve zararı başta ABD’de olmak üzere küresel çapta görülmüş olan finansallaşmaya Türkiye’de siyasal iktidar hangi ihtiyaçtan yöneldi” sorusunu sormak bu noktada önemli oluyor? Böylece ihtiyacı ve şiddetini anlayabilirsek meseleyi de tam olarak kavrayabiliriz.

Hükumeti ve diğer karar alıcıları bu yola iten esas ihtiyaç, özellikle de 2016 yılından bu yana ekonominin kendi iç dinamikleriyle ya da dökme su anlamına gelen yabancı kaynaklarla büyütülmesinin sonuna gelinmiş olunması nedeniyle bu durumdan çıkma ihtiyacı.

Şiddetinin ölçüsü ise bu ciddi ekonomik durgunluk halinin ABD ve Avrupa gibi merkez ülkelerde ve birçok yükselen ekonomide işlerin göreli olarak iyiye gittiği bir dönemde gerçekleşiyor olması.

Bu ekonomik durgunluk ya da kriz durumunu aşabilmek için sistemin egemenleri finansal balonlar şişirmekten başka çare görmüyorlar. Yani artık sistem her seferinde yeni finansal balonlar şişirilerek ilerleyebiliyor. ABD bunu 1999’da borsa ve 2002’den itibaren mortgage balonları biçiminde denemişti. Balonlar patlayınca 2001 ve 2008 krizleri yaşandı. Küresel kapitalizm içinden hala çıkılamayan çok uzun süreli bir krizin içine girdi.

Bu durum kalbe giden damarları büyük ölçüde tıkanmış olan bir hastanın tıkalı damarlarını ‘balon’ ile açmak biçiminde bir geçici rahatlama sağlayan tedavi uygulamaya benziyor. Bunun en büyük riski ise bu işlemle pıhtı atılması ve bu pıhtının beyin gibi zaruri bir organa yerleşmesi sonucunda hastanın kaybedilmesi.

Çözümden ziyade sorun öteleme yolu

OHAL uygulamalarının sürmesi ve referandumdan rejim değişikliği onayı ile çıkılmış olması gibi gelişmeler bu yolu politik olarak da mümkün kılıyor. Yani bu tür yasa değişikliklerini ve uygulamayı yeni bir KHK ile hayata geçirmek son derece kolay.

Finans sermayesinin dayattığı bu politikalar bankaların ve bir bütün olarak finans sisteminin kârlılığını artırmanın dışında ekonomik krize bir çözüm olur mu? Buna ‘Evet’ diyebilmek çok güç. Nitekim konu üzerine yazan iktisatçılardan Ü. Akçay bu yolu “gelecek üzerine oynanan kumar”, U. Gürses ise “nedenlere tedavi yerine sonuçlara pansuman” olarak niteliyor.

Doğru çözüm için doğru tespit gerekiyor!

Çözümümüzü anlatabilmek için tespitimizden başlayalım. Bunun için de biraz geriden, bu noktaya nasıl geldiğimizden, başlayalım. 
İnşaatı devam eden, başlatılması bekleyen onlarca milyar dolarlık alt yapı ve üst yapı inşaat projesi var. Hükumet bu projeleri 10 yılı aşkın bir süredir ve giderek daha da büyüterek sürdürüyor.

Projeler büyük ölçüde Kamu-Özel-Ortaklığı (KÖO) üretim ve finansman modeli ile yürütülüyor. Bu modelde Hükumet örneğin arsa gibi tahsisleri bedava yaparken, projelerin finansmanı büyük ölçüde, yerli ve yabancı sermaye gruplarının oluşturduğu konsorsiyumların büyük bankalardan (ve yerli kamu bankalarından) ve yatırım fonlarından sağladıkları dış kredilerden sağlanıyor.

Bu krediler için Hükumet, bir yandan Ziraat Bankası ya da Halk Bank gibi kamu bankalarının verdikleri kredilere garanti vererek dolaylı olarak destek sağlarken, diğer yandan hizmet satın alımı ve yolcu, hasta garantileri gibi mekanizmalarla yapımcı-işletmeci firmanın olası zararını üstleniyor. Böylece Hazine dilinde ‘koşullu yükümlülükler’ adı altında bir mekanizma ile zarar kamuca devralınıyor.

Ayrıca bu model hem örgütlenme tarzı, hem de finansman temini yöntemi açılarından geleneksel kamu ihale yöntemlerine göre hem daha pahalı, hem de daha az denetlenebilir nitelikte. Ayrıca bu projelerin toplumsal fayda ve zararlarını ortaya koymaya yeterli sosyal-maliyet fayda analizleri de yapılmış değil.

Gerçek toplumsal ihtiyaç mı?

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bu çapta büyük alt yapı- üst yapı proje yatırımlarına gerçekten ihtiyaç var mıydı? Bu projeler, toplumsal gelişmenin ya da ekonomik gelişmenin, büyümenin dayattığı ihtiyaçlar mıydı?

Büyüyen, gelişen bir kapitalist ekonomide üretim ve kârın realizasyonu için böyle alt yapıya ihtiyaç duyulması (özellikle de alt yapı hızlı bir biçimde aşınıyorsa, eskiyorsa) kaçınılmazdır. 
Ancak mevcut projelerin bu çaptaki büyüklüğünü, ne hızlı büyüyen bir ekonominin ortaya çıkardığı ihtiyaçlarla, ne de aşırı bir aşınma ya da yıpranma, eskime olgusu ile açıklayabilmek mümkün değil.

Öncelikle bir kıyaslama yapmak gerekirse, 17 trilyonluk ABD ekonomisinde Trump’ın hayata geçirmek istediği alt yapı projelerinin toplam tutarı 1 trilyon dolar civarında, yani milli gelirin on yedide biri iken, bizde 350 milyar dolar, yani neredeyse milli gelirin yarısına denk düşen bir alt yapı harcamasından söz ediyoruz.

Ayrıca ABD bir ekonomik toparlanma sürecine girmişken, bizde 2013 yılından bu yana ekonomik büyümede sert bir düşüş yaşanıyor. Yani ne üretim ya da ticaretin durumu, ne de halkın gelir durumu bu çapta bir alt yapı-üst yapı inşaat projesini gerektirmiyor, tersine bu durum daha ziyade bir kaynak israfını çağrıştırıyor.

Talep finans-inşaat kompleksinden geliyor

Bu projelerin yerli ve yabancı müteahhit firmalara, bankalara (büyük kısmı dış kredilerle yapılıyor) ve diğer sermaye kesimlerine sağladığı büyük çaptaki kazançlar dikkate alındığında, bu talebin asıl olarak bu kesimlerden geldiği söylenebilir. Dönemin baskın neo liberal ekonomi-politik ruhunun buna uygun düşmesi de bu çaptaki projelerin hayata geçirilebilmesini mümkün kılıyor.

Bir başka anlatımla, bu projelerin asıl kazandırdığı kesimlerin sırasıyla; büyük çapta kredi pazarlayan uluslararası finans sermaye çevreleri, bunların aracılığını yapan yerli bankalar, yerli ve yabancı inşaat şirketleri (son dönemin gözdelerinden Limak’ın sahibi N. Özdemir’in bu konuda söyledikleri son derece önemli) ve son olarak çok büyük görsellik etkisine sahip böyle projelerle seçmen üzerinde yarattığı algı ile onun politik desteğini sürekli kılabilen siyasal iktidar olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Böylece daha önceki bir yazımızda vurguladığımız siyasal iktidar bloku ile başta finans-inşaat sermayesi olmak üzere büyük sermaye arasındaki simbiyotik ilişki bağları giderek güçleniyor. Bu bağların geleceğe damgasını vurmasını ve sınıflar arasındaki ilişkinin ve yeni rejimin üst yapısının da buna göre şekillenmesini bekleyebiliriz.

Yerel halka sorulmuyor

Diğer taraftan bu projeler ne Türkiye toplumuna, ne de yapıldığı bölgelerdeki bölge halkına sorulmadan, onların görüşlerine başvurulmadan hayata geçiriliyor. Örneğin illerin ya da bölgelerin gerçek ihtiyaçlarının büyük köprüler, oto yollar, hava limanları, HES’ler, TOKİ konutları ya da yeni cezaevleri olup olmadığı yerel halka sorulmuyor.

Oysa ekonominin ve toplumun gerçek ihtiyaçlarının neler olduğunun ortaya çıkarılabilmesi için bu sorular, bu projelerin sonuçlarından öncelikli olarak etkilenecek olan yerellere sorulmalıydı.

Yani yerli ve yabancı inşaat şirketlerinin, bankaların kâr beklentilerinden değil, toplumun ve yerellerin gerçek ihtiyaçlarından yola çıkılarak bu projelerin neler olacağı, nasıl örgütlenebileceği ve finansman modellerinin ne olabileceği belirlenmeliydi. Bu yapılsaydı ölçek küçültülür, maliyetler düşürülür ve emek üzerindeki (iş kazaları) ve çevre üzerindeki etkiler hesaba katılabilirdi.

Proje finansmanında çıkmaz iki sokak

Gelinen nokta itibariyle siyasal iktidar, büyüme modeli olarak finansallaşma yolunu seçmiş bulunuyor. Yani hem T. Varlık Fonu’nun riskleri üstlenerek projeler için dış borçlanmaya başvurmasını amaçlıyor (örneğin Çay Kur’un satışı), hem de yazının başlangıcında anlattığımız ve aslında bir menkul kıymetleştirme olan ‘banka senedi’ modeli ile T.C. Merkez Bankası’nın elini taşın altına sokuyor (kuşkusuz eli asıl taşın altında olan bu Fon ya da Banka değil, Türkiye’nin emekçi sınıfları olacaktır).

Ne yapmalı?

Yapılacak olanların başında, hali hazırda başlatılmamış olanlar da dâhil olmak üzere, sürmekte olan projelerin ciddi bir toplumsal denetime açılarak, hem ticari hem de toplumsal fayda ve maliyetlerinin yeniden gözden geçirilmesi ve özellikle de çok büyük ekolojik felaketlere neden olabileceklerin ve büyük çapta dış kredi temerrüt riski taşıyanların iptal edilmesi geliyor.

İkinci olarak, Merkez Bankası böyle bir menkul kıymetleştirme için araçsallaştırılmamalıdır. Zira böyle bir uygulama sadece maliyeti çok yüksek olan bu projelere kredi veren bankalara ve büyük inşaat şirketlerine yarayacaktır.

Gerçek bir yatırım bankası kurulmalı

Üçüncü olarak, hangi projelerin seçileceğine ve gerçekleştirileceğine, öncelikle söz konusu yerelin ve tüm toplumun ihtiyaçları gözetilerek aşağıdan yukarıya doğru karar verilmeli ve bu doğrultuda bir örgütlenme biçimi olarak toplumsal denetime açık bir yatırım bankası (ulusal ya da bölgesel düzeyde) kurulmalıdır.

Proje tahvillerini Merkez Bankası satın almalı

Bölgesel düzeyde, örneğin, yerel yönetimlerin, işçi sendikalarının, üretici ve tüketici kooperatiflerinin, kısacası halkın kendi örgütlerinin etkin bir şekilde temsil edilerek karar verme mekanizmasında yer alabildiği böyle bir yatırım bankasının en geniş uzlaşı ile hazırlayacağı projeler için banka tarafından tahvil çıkartılabilir ve bu tahvilleri Merkez Bankası’nın satın alması ve böylece projeler için para yaratması zorunlu kılınabilir. Böylece Merkez Bankası’nın, bir avuç bankanın ya da inşaat şirketinin çıkarlarını değil, toplumun bütününün çıkarlarını gözetmesi sağlanmış olur.

Çin alt yapı yatırımlarını nasıl finanse ediyor?

Bu arada Çin deneyimi öğretici olabilir. Zira bu deneyim hem Türkiye’deki KÖO finansman modelinden hem de Trump’la birlikte ABD’de gündeme getirilen  alt yapı projelerinin finansman modelinden farklı.

Şöyle ki Çin Hükümeti son 10 yıl içinde tüm ülkede devasa boyutlarda alt yapı projesi gerçekleştirdi. Bunların başında 19.000 km’lik bir hızlı tren yolu ağı geliyor.  Bu proje KÖO ile değil, işi yaptıran kuruluş olan Çin Demiryolu Bakanlığı’nın çıkardığı tahvillerle (yüzde 40 oranında), eyalet yönetimleri ve belediyelerin çıkarttığı tahvillerde (yüzde 10-20 oranında) finanse edildi.

Bu tahvilleri bankacılık sektöründe büyük çoğunluğu oluşturan devlet bankaları satın aldı. Kalan yüzde 40-50’lik bölüm ise eyaletlerin sahip olduğu bankalar ve finansal kuruluşlardan sağlanan kredilerle finanse edildi.

Devlet bankalarının tıpkı özel bankalar gibi verdikleri krediler üzerinde para yaratma olanakları söz konusu olduğundan fon yaratma konusunda zorlanmadılar. Tersine, kârları devlet hazinesine aktarıldığından bu kredileri faizsiz olarak verdiler ve gerektiğinde bu kredileri süresiz bir biçimde vadelerini uzatarak çevirebildiler. Böylece projelere  Çin Hükümeti karar verdi, devlet bankaları, yarattığı kredilerle fonladı ve Çinli işçiler ürettiler.  Bu krediler, yatırımın tamamlanıp işletme aşamasına geçilmesiyle elde edilen gelirlerle geri ödendi.

Sermaye / servet vergisi konulmalı

Bir diğer yol olarak, böyle bir finansman yeni bir servet ya da sermaye vergisinden oluşturulacak kamusal tasarruflarla karşılanabilir. Ya da hibrid (karma) bir biçimde hem tahvil hem de vergilemeye başvurulabilir. Vergi tahsil / tahakkuk oranının KDV gibi ilk sırada yer alan bir vergide bile yüzde 25’e kadar gerilediği bir ortamda, bu projelerden asıl yarar sağlayanlardan alınacak sermaye vergilerinden daha adil ve etkin olanı yok. Kaldı ki böyle bir vergileme bu grupların bu tür projelerin dayatmalarını da caydıracaktır.

Yerelden demokrasi

Böyle bir ekonomik modelin hayata geçirilebilmesi için buna uygun bir siyasal üst yapının kurulmasının gerekli olduğu açıktır.

Böyle bir üst yapı modeli, gücün, iktidarın tepede ya da merkezde yoğunlaştığı otokratik bir devlet yapılanması olamaz. Zira böyle bir yapılanma büyük sermayenin alınacak kararlar üzerinde etkilerini çok daha güçlendiren bir mekanizma olacaktır.

Önerilen, tepenin sadece demokratik bir koordinasyonla sınırlı kaldığı, gücün asıl olarak demokratik bir biçimde tabana, yerele dağıtıldığı, yayıldığı, böylece ekonomik kaynak tahsisi başta olmak üzere kararların aşağıdan yukarıya doğru alındığı, gerçek bir doğrudan demokrasi modelidir.

 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler