Faşizmin inşası ve Tayyip Erdoğan'ın kaderi

ERDAL KARA yazdı: Başkanlık referandumu faşizmi inşa sürecinin çok özel bir momentini oluşturuyor. Erdoğan’ın başkanlık yetkilerini alması inşa sürecine sıçramalı bir ivme kazandıracak.

Faşizmin inşası ve Tayyip Erdoğan'ın kaderi

ERDAL KARA

Başlık böyle olsa da ilgilendiğimiz Tayyip Erdoğan’ın kişisel kaderi değil.  Onun Türkiye’yi soktuğu karanlık dehlizde yaşanacak acı ve ödenecek bedeller.

AKP kendine has bir yoldan yürüyerek faşist bir partiye dönüşüyor ve yönelimi İslami faşist bir diktatörlüğün kurulması doğrultusunda.

Sınıfsal temelinin yanı sıra “kişi kültü”nün merkezi önemde olduğu bir rejim bu. Erdoğan’a özel bir önem biçmek bu yüzden zorunlu hale geliyor.

Faşizm nedir?

Körün fili tarifi gibi herkesin kendine göre bir faşizm tarifi var ([1]). Bu nedenle faşizmin ne olduğuna açıklık kazandırmak zorunlu.

Faşizm bir devlet biçimidir([2]).

Tarihin bir kesitinde, daha önce ortaya çıkmış devletlerin taşıdığı özelliklerden farklı özelliklere sahip bir devlet ortaya çıkmış, bu devleti tanımlamak için eldeki kavramlar yeterli olmadığı için faşizm kavramsallaştırmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Faşizmin sınıfsal temeli

Genel kabul gören, Dimitrov tarafından formüle edilmiş, III. Enternasyonal’in 1936 yılındaki VII. Kongresi’nde benimsenmiş tanım şöyle: “Faşizm, finans kapitalin en gerici, en bağnaz, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür.”

Sosyalist hareketimiz faşizmin ayırt edici özelliğini bu tanım içinde arar. “En”lerle güçlendirilmiş sıfatlara özgün anlamlar yüklenerek işin içinden çıkıldığı sanılır.

Tanım yapıldığında, Almanya ve İtalya’da faşizm kurumsallaşsa da, sınıfsal karakteri tartışma konusuydu. Alt sınıfların taleplerini sahiplenen, yer yer “anti-kapitalist” şiarlar yükselten hareketin mahiyeti anlaşılamıyordu. Tanım bu nedenle sınıfsal karakter temelinde yapılmıştır([3]).

1936 yılından beri kurumsallaştığı birçok ülkede faşizm sınıfsal karakterini sergiledi. Tanım tarihsel deneyimle doğrulandı. Böylelikle faşizmin sınıfsal temeli tartışması geride kaldı.

Kapitalizmde bütün devlet biçimleri finans kapitalin hegemonyasını tesis etme işlevi görür. Askeri ya da bonapartist diktatörlük de bunu faşizm gibi “açık” diktatörlük biçiminde yapar. Bu nedenle, bu tanımla yetindiğiniz takdirde faşizmi, diğer “açık” diktatörlük biçimlerinden ayrıştıramayız.

Sonuç olarak, bu tanım faşizmin anlaşılmasında sadece bir başlangıç noktası olabilir. Onun ayırt edici yanının kavranmasına olanak vermez.

Şiddetin derecesiyle faşizmi kavrama yanılgısı

Uygulanan şiddetin derecesi faşizmi tanımlamada ölçü olabilir mi? Faşizmi şiddetin derecesiyle tanımlama eğilimi yaygın olduğu için bu soruyu soruyoruz. Solumuza göre, T.C. Devleti’nin tarihi faşizm çeşitlemelerinden ibaret. Örtülü faşizm, gizli faşizm, parlamenter faşizm, sömürge tipi faşizm, gibi…

Şiddet kriter olamaz. Emperyalizm çağında ezilen sınıfların tekelci burjuvaziden gördüğü ilk açık saldırı faşizm değildi. Önce de açık baskı biçimleriyle yüz yüze gelindi. Bu türden devletler, geçmişteki örneklerden yola çıkılarak benzerlikleri ölçüsünde -Bonapartizm, Askeri Diktatörlük gibi- adlandırıldılar.

Faşizmin ayırt edici yanı

Faşizmin ayırt edici yanı, önceki devlet biçimlerindeki yıldırma yöntemlerine ek olarak düzene karşı çıkan alt sınıfların azımsanmayacak bir bölümünün düzen adına saldırıya geçirilmiş olmasıdır.

Burjuvazi, faşizmden önce, düzene karşı çıkan alt sınıfların kendisi için kullanılabileceği gerçeğini görmüştü. II. Enternasyonal’i oluşturan işçi sınıfı partileri düzene karşı tehdit iken “sosyal demokrat” partiler haline dönüştüler. Alt sınıfların tepkisinin reformcu bir kanala sokularak düzene uyarlı hale getirilmesiydi bu. Ancak bu yol kriz dönemlerinde işlevli olamazdı.

20’inci yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına doğru, önce İtalya’da ardından birçok Avrupa ülkesinde düzene karşıymış gibi görünen bir başka hareket ezilenlerin, işçi sınıfının mücadelesinin karşısına çıktı. “Kahrolsun kapitalizm” şiarını yükselten, küçük burjuvaziyi, gençliğin azımsanmayacak bir bölümünü, hatta işçi sınıfının bazı kesimlerinin desteğini alan bu hareket, ezilenlerin, işçi sınıfının mücadelesine karşı saldırıya geçti.

Faşizmi diğer devlet biçimlerinden ayıran temel özellik bu gelişmede yatar. Diğer açık diktatörlük biçimlerindeki yıldırma yöntemlerinden farklı olarak, düzene karşıymış gibi görünen, küçük burjuvazi, gençlik ve işçi sınıfının bir bölümünü de kapsayan bir hareket, işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelesi bastırmada özel bir fonksiyon görmeye başlar.

Sınıf mücadelesinin seyrine, ülkenin özgünlüklerine, tarihsel koşullara bağlı olarak faşizmler arasında nispi farklılıklar olabilir. Ancak bir devlet biçimine faşizm adını verebilmemiz için yukarıda izah ettiğimiz temelin varlığı zorunludur.

Açık diktatörlüklerin amacı krizi egemen sınıflar lehine çözmektir. Faşizm çok özel bir biçim altında, ezilenlerin saflarından çıkmış yeni türden bir kitle hareketini işçi sınıfının, ezilenlerin mücadelesinin üzerine saldırtarak bunu gerçekleştirir.

Bu faktörün devreye girmiş olması devletin biçiminin her düzeyde yeniden şekillenmesi sonucunu doğurur.

Klasik baskı aygıtlarının yeniden örgütlenmesi

Hangi biçim altında diktatörlüğün sürdürüldüğünden bağımsız olarak ordu zaten bir itaat örgütlenmesidir. Faşizm bu nedenle ordunun örgütlenmesinde köklü değişikliğe ihtiyaç duymaz. Farklılık ordu hiyerarşisinin faşist subaylar tarafından belirlenmesidir.

Örtülü ya da açık tüm diktatörlüklerde polis toplumu denetim altında tutmak için çeşitli mekanizmalar kullanır. Ajan yerleştirir, istihbarat ağı kurar vb. Ancak toplumun dışında/üstünde örgütlenmiş bir yapı olması itibariyle denetim nispidir.

Faşizmde polis yeniden yapılandırılır. Özellikle siyasal polis, yetkinleştirilmesi ve genişletilmesine paralel olarak toplumun tüm düzeylerini sınır tanımaksızın denetim altına alacak şekilde yeniden örgütlenir. Ancak hala polis örgütlenmesi toplumun dışında/üstünde kalmaya devam eder. İşte tam burada faşist parti/faşist hareket faktörü devreye girer.

Faşist parti ve faşist hareket

Kapitalizmde demokrasi temsilidir. Temsili demokrasinin çatı örgütü olan burjuva parlamentosu birkaç yılda bir yapılan seçimlerle teşkil edilir. Bu işleyişin gereği olarak klasik burjuva partileri esas olarak seçimlere uyarlı olarak örgütlenir ve faaliyet yürütürler. Bu nedenle genellikle farklı yaşam alanlarında örgütlenmeye ve siyasal faaliyet yürütmeye ihtiyaç duymazlar. Bu burjuva parlamentarizminin ve temsili demokrasinin mantıki sonucudur.

Faşist parti ise mahalle, okul, fabrika, inanç kurumu, spor kulübü, sendika, meslek odası vb. akla gelebilecek her alanda örgütlenerek faaliyet yürütür. Böylelikle diğer burjuva partilerinden farklı olarak “hareket” niteliği kazanır. Bu “hareket” devletin baskı aygıtlarının himayesinde adım adım silahlı paramiliter bir örgütlenme haline gelir. Yığınlarla canlı, kalıcı bağlara sahip, silahlı paramiliter hareket tarafından sarmalanmış faşist parti gerçeği ortaya çıkar. Bu daha önce örneği görülmemiş yeni türden bir baskı aygıtı, örgütlenmesidir. Sivil toplumun bambaşka bir içerik ve biçimde yeniden formatlanması, devletin geleneksel baskı ve hegemonya aygıtlarına senkronize baskı ve hegemonya aygıtı işlevi gören bir mahiyet kazanması demektir.

Faşist hareket tarafından sarmalandığı için toplumun içinde dinamik uzantıları olan faşist parti böylelikle toplumun bütün düzeylerinde denetim sağlama olanağı bulur. Bu toplumun yaşantısının her anından haberdar olunması, kontrol altına alınması demektir. Bütün örgütlenmeler böylelikle denetim altına alınırlar, alınamayanların yerine yeni örgütlenmeler oluşturulur.

Devlet-Parti-Hareket

Faşizm olağanüstü/ötesi, kriz koşullarında alt sınıfların taleplerini demagoji olarak kullanıp ideolojik hegemonyasını din, geleneksel değerler, cins, ırk ayrımcılığı, homofobi, milliyetçilik temelinde kurarken, topluma karşı kullandığı şiddeti toplumun bünyesinde örgütleyip, bunu ele geçireceği devletin geleneksel hegemonya ve baskı aygıtları ile birleştirme özelliğine sahip yeni türde bir açık diktatörlük biçimidir.

Faşizmde devletin bastırma ve hegemonya gücü ile faşist hareketin bastırma ve hegemonya gücü birlikte uyumlu bir işleyiş oluştururlar. Bu nedenle faşizmde devletin merkezileşme düzeyi artarken, aynı zamanda devlet aşağıya, alt sınıfların içine yayılır. Baskı aygıtları toplumun dışında/üstünde örgütlenmiş hiçbir diktatörlük biçimi bunu başaramaz.

Toplumun tüm düzeylerinde faşist anlayışa uygun bir denetim sistemi kurulur. Buna uygun bir yaşam tarzı dayatılmaya başlanır. Denetim sadece baskı yoluyla sağlanmaz, faşist partinin ideolojisini benimsemiş unsurları kendilerini devletin uzantıları olarak görürler. Toplumun üzerinde yer alarak değil, hücrelerine kadar nüfuz ederek, neredeyse tek bir bireye kadar denetim altına almak, bu devlet biçiminin karakteristiğidir.

Toplumun dışında/üstünde örgütlenmiş ordu ve polis, muhalefet ortaya çıktıktan sonra onu bastırırken, faşizm muhalefeti kaynağında bastırma olanağına sahip olur. Kurumsallaştığında faşizmi alt etmek bu nedenle zordur.

Bu mekanizma militan gönüllülere ihtiyaç duyar. Bu yüzden faşist parti ve faşist ideoloji özel bir rol oynar. Faşist parti vasıtasıyla toplum uygulanan denetimin ve şiddetin zorunlu, kaçınılmaz ve “kötülüğü” ortadan kaldırmak için olduğuna inandırılır. Faşist hareketin bir hedefi, “dava”sı vardır. Hedefe ulaşmak için düşmanlar ortadan kaldırılmalıdır.

Faşist parti genel ideolojik faaliyetin merkezi haline geldiği ölçüde, baskı aygıtları ve diğer örgütlenmeler faşist partinin uzantısı biçimine dönüşürler. Yeni bir kalıba dökülmüş bu toplumda devrimci dinamiklerin mayalanması artık oldukça güçtür.

Ademi merkeziyetçi uygulamalar ortadan kaldırılır, kuvvetlerin özerklikleri yok edilerek kaskatı bir kuvvetler birliği sistemi tesis edilir.

Führer’in rolü

Faşizmde lider özel bir rol oynar.

Okulda hocaya, evde babaya ve/veya kocaya, askerlikte komutana, fabrikada ustabaşına ya da patrona itaat kapitalizme içkindir. Faşizm dışındaki devlet biçimlerinde itaat lokal, sektörel, arızi; merkezileşmesi de yüzeyseldir. Faşizm liderler düzenidir. Liderlerin lideri, Führer’dir. Piramidal itaat mekanizması Führer’in şahsında merkezileşir. Führer kurumsal mekanizmaları by-pass etme olanağına da sahip olarak liderler eliyle toplumu yönetir/ yönlendirir.

Faşist lider eleştiriden muaf dokunulmazlık zırhına kavuşturulur, ülke ve devlet ile özdeşleştirilir. Almanya Hitler’dir, Hitler Almanya. Mussolini İtalya’dır, İtalya Mussolini… RTE Türkiye’dir, milli iradedir. Lideri eleştirmek ülke ve devlete ihanet olarak kodlanır. Nihayetinde liderin ağzından çıkan söz yasa hükmü kazanır.

Tarihsel deneyim, “karizmatik” lidere sahip faşist diktatörlüklerin uzun yıllar iktidarda kaldıklarını gösteriyor.  İspanya, Portekiz, Almanya ve İtalya örnekleri bunu doğruluyor. Romanya, Macaristan deneyimi tersini gösterir.

Liderle özdeşleşme

Liderin önemi faşist diktatörlüğün katı bir itaat rejimi olmasından ileri gelir. Faşist ideolojinin benimsenmesi liderle kendini özdeşleştirme sonucunu doğurur.

Özdeşleşme, faşist ideolojinin benimsenmesi ölçüsünde kendini ülkenin ve devletin öz sahibi, hakiki parçası olarak görme yanılsamasını da güçlendirir. İnsanlar tıkır tıkır işleyen bir makinenin kusursuz bir parçası, devasa bir canavarın keskin bir dişi olarak görmeye başlarlar kendilerini. “Öteki” icat edilmeden bu gerçekleştirilemez. İçerde Yahudiler, Romanlar, Kürtler, şu ya da bu olabilir “öteki”. Dışarda “öteki” genellikle bütün dünyadır. Faşizmin ideolojik zorunluluğudur bu. Lidere ve onun şahsında ülke ve devlete yönelik bir tehdit algısı zihinlere kazınmadan, liderle özdeşleşme gerçekleştirilemez.

Özdeşleşme toplumu lidere uyumlu kılar. Hitler’in devasa bayraklarla süslenmiş meydan konuşmalarını dinlemeye koşan yüzbinlerce Alman genç kadın ve erkeğinin fotoğraflarında tanık olduğumuz ağız dolusu gülümseyişlerinin nedeni budur. Hızlı mobilizasyon, kişisel veya kolektif fedakarlık örnekleri, kısa erimde büyük başarılar bu nedenle faşist rejimlerin özellikle kuruluş dönemlerinde sık tanık olduğumuz görüngülerdir. Lidere bağlılığın artması ölçüsünde, topluma biçim verilmesi, istenilen doğrultuya sevk edilmesi kolaylaşır. İtaatle sağlanan uyumluluk orta erimde başarıyı da mümkün kılar. Üretim artışı, verimlilik gözle görünür biçime artar.

Kurumsallaşmış bir faşist rejimde yığınların hakikatle olan bağının önemli ölçüde koptuğunu görürüz. Gerçeklik algılanamaz hale gelir. Alman toplumunun Yahudiler yok edilirken anlatılan hiçbir hakikate itibar etmemiş olmasının nedeni budur. Faşizm aptallaştırılmış, efsunlaştırılmış, uyuşturulmuş ama aynı ölçüde de kendi halinden memnun, hatta “mutlu” bir toplum gerçekliği ortaya çıkarır.

Faşist lidere karşı mücadelenin önemi

Lidere bağlılık etrafında kurulan konsantrasyon faşizmin hem güçlü yanı, hem de aşil topuğudur.

Faşizm, tepesi zamkla yapıştırılmış kağıttan kuleye benzer. Lideri çekip alsanız kağıttan kule dağılmasa bile sarsılır. Faşist liderlerin sık sık suikast girişimlerine maruz kalmaları muarızlarının bu gerçeği görmüş olması nedeniyledir. Faşist liderler de olağanüstü güvenlik önlemleri almak zorunda kalırlar.

Faşizme karşı mücadelede faşist lidere karşı mücadele özel bir önem kazanır.

Faşist ideolojinin benimsenmesi ölçüsünde kazandığı toplumsal meşruiyet faşist lidere karşı yürütülecek mücadelenin önüne zorluklar diker. Ancak hiçbir gerekçe bu mücadelenin kilit önemde olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

AKP faşist partiye evriliyor

Faşist hareketin ve faşizmin özelliklerini betimlerken ortaya koyduğumuz niteliklerin neredeyse tümünü AKP’nin son yıllardaki icraatlarında görmek mümkündür.

AKP’nin faşist bir parti olarak kurulduğu iddiasında değiliz. Krizden çıkış için icra ettiği politikalar onun faşist bir parti olmaya evrildiğini kanıtlıyor.

AKP alt sınıfların taleplerini sahiplendiği yanılsamasını yaratarak siyaset sahnesine girdi. Seçmenlerinin gözünde hala böyle algılanan bir partidir. Bu özellik ona diğer burjuva partileri ile kıyaslanmayacak kitle mobilizasyonu yeteneği veriyor. Her soydan liberalin AKP’ye yıllarca vermiş olduğu desteğin nedeni bu aldatıcı görüntüdür.

AKP’nin inşa etmeye giriştiği devlet ve toplum mühendisliği yeltenişi, yukarıda ana hatlarını izah ettiğimiz faşist rejimlerin inşa süreçleriyle büyük oranda benzeşiyor.

Faşist hareketi kavranmanın zorlukları

İlk ortaya çıktığında da tanımlamak zor olmuştu faşist hareketi. Roma Yürüyüşü 1922 yılında gerçekleşti.  Faşist hareketin mahiyeti ancak 1936 yılında kavranabildi. Alt sınıfların talepleri üzerinde yükselmesi, “anti-kapitalist” söylemlere sahip olması kafaları karıştırıyor, “sosyal demokrasi”nin bir tür milliyetçi versiyonu olarak algılanıyordu. Hatta, faşizm bir vuruşta yıkılacak “demagojik bir hareket” olarak algılanıyor, asıl tehlikenin “sosyal faşizm”den (sosyal demokrasiden) geldiği ileri sürülüyor, faşizme karşı mücadelenin sosyal faşizme karşı mücadeleden ayrıştırılamayacağı vaaz ediliyordu.

Sol tehlikenin farkında mı?

Solun büyük kısmı AKP’nin İslami faşist bir diktatörlük kurma doğrultusunda ilerlediğini söylese de, tehlikenin farkında mı?

Okuyoruz işte, referandumdan çıkacak “hayır”ın on aslan kuvvetinde olduğu anlatılıyor.

“İktidar blokunda çatlak var”, “Ordu rahatsız”, “AKP’nin içinden homurtular yükseliyor”, “Erdoğan’ın en yakınındakiler bile ne yaptığını anlamıyor”, “Bahçeli MHP tabanını ikna edemiyor”…  Hayır’ın rüzgarını arkasına alan bu türden akıl yürütmelerden geçilmiyor.

“Hayır”ın başarısı için umut aşılasa da silahsızlandırıcı argümantasyonlar bunlar. AKP Türkiye’yi mezbahaya çevirmeden iktidar katından inmez.

Meseleyi bu berraklıkta kavramayan, faşizm tehlikesinden söz etse de, tehlikenin nasıl savuşturulacağının yolunu bulamaz.

Tarihsel deneyim kanıtlamıştır, faşizmin zokasını önce burjuvazi yutar. İktidar blokunun çatlaklarından medet ummak mezarlıktan geçerken ıslık çalmaktır. İktidar katındaki dalaşın işlevli olabilmesi için işçi sınıfının, ezilenlerin dönüştürücü devrimci enerjisinin devrede olması gerekir. 

Dünya sosyalist hareketi işçi sınıfının, ezilenlerin dönüştürücü devrimci enerjisine inançsızlık batağına geçmişte de düştü. 1. Paylaşım Savaşı’nın öncesi ve esnasında II. Enternasyonal partileri dümeni “sosyal demokrasi”ye kırdı. Lenin’in önderliğindeki Bolşevik Partisi bunu boşa çıkardı. Hem de muzaffer Ekim Devrimi ile kavgayı taçlandırarak. İnançsızlık oportünizmi bir kez daha hortlayarak dünya sosyalist hareketini kötürüm etti. Bu kez zinciri Mao-Castro-Ho Şi Min çizgisi kırdı. Bu nedenle Mahir-İbo-Deniz kalbimizin üstüne diktiğimiz sancaktır.

Sosyalist hareket 40 yıldır post-modern saldırı dalgasının sersemletici etkisi altında; bu etki SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte işçi sınıfı sosyalizmini bir değer olmaktan büyük ölçüde çıkardı. Onun yerini toplumsal dinamiklerin ortak ve eşit dönüştürücü gücü, radikal demokrasi gibi sınıf içeriğinden yoksun ama kalabalık göründüğü için olabilir gibi görünen hareketler aldı. İşçi sınıfının dönüştürücü devrimci enerjisini küçümseyip, bilinçli ya da bilinçsiz kendi sağındaki güçlerden medet ummak revaçta olmaya başladı. AKP’nin AB teknesine binip Türkiye’yi demokrasi vahasına çıkaracağı yanılgısının uzun yıllar solda etkili olmasının nedeni bu.

AKP’nin işinin bittiğini iddia edenlerden, 15 Temmuz ertesinin İktidar’da bir “Roma Yürüyüşü” olduğundan hiç kuşkumuz yokken, bu günlerden “darbeye karşı demokrasinin zaferi” hikayesi çıkaranlara kadar devam ediyor yanılgı.

Yanılgının devam etmesinin nedeni post modern saldırı dalgasının sosyalist hareketin düşünüş biçimini ciddi olarak sakatlamış olması. Bu öncelikle ideolojik bir sorun.

Kimi politik hatalar

Bir de tehlikenin farkında olunmadığını gösteren politik hatalar var.

AKP’nin “kuvvetler ayrılığını” ortadan kaldırmaya yönelik 2010 Referandumu önerisi faşizm yöneliminin çarpıcı bir göstergesiydi. Sosyalist hareket meseleyi böyle kavramadığı gibi, üç farklı politik tutum geliştirdi. Faşizm yönelimini demokratik ilerleme sananlar “yetmez ama evet” dediler. ”Referandum aldatmacasına hayır” diyenler “boykot” taktiğini benimsediler([4]). “Hayır” diyen solun da yaklaşan tehlikenin farkında olduğu söylenemezdi. Faşizm tehlikesi en geniş güçlerin birliğini zorunlu kılarken hayırcıların Kürt Hareketi’ne mesafe koyma çabası bunun belirtisiydi.

Diğer örnek, 7 Haziran Seçimleri’yle dizlerinin üzerine çökmüş olan AKP’ye soluklanma fırsatının verilmiş olmasıdır. Demokratik muhalefet, dizlerinin üzerine çökmüş AKP’nin tepesine binmek dururken “seçim zaferi”ni hovardaca kutlamakla günlerini geçirdi. CHP-MHP-HDP Koalisyonu mu,  AKP-HDP Koalisyonu mu? Demokratik muhalefetin saflarında ciddi ciddi bu koalisyon seçenekleri konuşuluyordu. Bunlar yaklaşan tehlikenin farkında olunmadığının bariz göstergeleridir.

Şimdiki gösterge, demokratik muhalefetin anti-faşist bir cephe kurmayı becerememiş olmasıdır. Ağzını açtığında faşizm tehlikesinden söz edenler, nasıl olur da anti-faşist cephe kuramazlar? Başka hiçbir kanıta ihtiyaç yoktur, solumuz yaklaşan tehlikenin farkında değildir.

AKP eliyle faşizmin inşası

Ergenekon, Balyoz davalarıyla başlayan ordu hiyerarşisini AKP eliyle belirlenme süreci 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek tamamlanmıştır. Artık AKP iktidarı ordu hiyerarşisinin her katını kendi denetimi altındaki subaylarla yönetmeye başlayacaktır. TSK, AKP tarafından teslim alınmış, faşizmin tipik özelliği olan “ulusal ordu”nun faşist partiye bağımlı hale getirilmesi süreci önemli ölçüde gerçekleşmiştir.

Hitler orduyu ve birçok kurumu SS aracılığıyla denetliyordu. İran’da ordunun yanı sıra “devrim muhafızları” denilen örgütlenme oluşturuldu. İkinci bir ordu işlevini gören “devrim muhafızları”, toplum içindeki denetimin aracı olarak kullanılıyor. AKP buna benzer bir girişim içinde. Polis yakın bir gelecekte mevcudu ve teknik kapasitesi ile orduyla kıyaslanacak seviyeye ulaşacak. 15 Temmuz bahane edilerek, Cumhurbaşkanlığı muhafız ordusu kurulması ve saraya ağır silahların alınması planlanıyor. İslami kontr-gerilla örgütlenmesi olan ASAD, Adnan Tanrıverdi’nin danışman olmasıyla Tayyip Erdoğan’a bağlanmış durumda. Bu gelişmeler “devrim muhafızları” benzeri ikinci bir ordunun kurulduğunu gösteriyor.

Polis teşkilatında İslamcı kadrolaşmanın 30 yıllık geçmişi var. AKP ardı ardına yaptığı operasyonlarla polis teşkilatı büyük ölçüde denetimine almıştı. 15 Temmuz darbesinin verdiği fırsatla süreç tamamlandı. Artık burjuva partileri karşısında “özerk” bir polis yapılanmasından değil, polis teşkilatının AKP’lileştiğinden söz etmek gerekiyor.

Son yıllarda kendisini devletin uzantısı olarak gören yaygın bir paramiliter örgütlenme oluşturuluyor. AKP yetkilileri bunu artık saklamaya da gerek duymadan itiraf ediyor. Tanık olduğumuzu gibi, AKP’nin paramiliter uzantıları kendilerini devletin bir parçası gibi görüyor ve buldukları her fırsatta saldırılarını arttırıyorlar.

Devletin verdiği mali imkanlar ile basın ele geçirildi, 2010 Referandumu ile başlayan kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması süreci 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hız kazandı, yargı tamamen AKP’ye bağımlı hale getirilirken, parlamento adım adım devreden çıkarılmaya başlandı. 16 Nisan Referandumu ile bu süreç sonuçlanacak; faşist rejimlerin temel özelliği olan kuvvetler birliğinin tesis edilmesi yönünde bir adım daha atılmış olacak.

Baskı aygıtlarının AKP’nin önemli ölçüde denetimine girmesi; paramiliter örgütlenmenin gözle görünür karakter kazanması; kuvvetler birliği doğrultusunda azımsanmayacak bir yol kat edilmiş olması faşizm doğrultusundaki gidişatın göstergeleri.

Daha önce söz konusu ettiğimiz gibi uzun yıllar iktidarda kalmış faşist rejimlerin alameti farikası karizmatik bir lidere sahip olmaları. AKP Tayyip Erdoğan’ın şahsında böyle bir olanağa sahip görünüyor. 15 Temmuz sonrasında Erdoğan’ın gerek AKP’nin yönetici eliti arasında, gerekse parti tabanında liderlik rolünün daha fazla benimsendiği görülüyor.

Erdoğan’a itaatın ulaştığı boyutlar çarpıcı. Milletvekilleri göstererek oy kullanıyor; güçlü bir işadamı “Erdoğan isterse cinsiyetimi değiştirip onun karısı olurum, bu farzdır” diyor; orta yaşlı bir kadın mitingin ortasında “g…. ‘nün kılıyım” diye bağırıyor… Saymakla bitmez. Bazılarına AKP’nin güçsüzlüğünün kanıtları olarak görünse de, tam tersi geçerli.

Açılmış binlerce Erdoğan’a hakaret davası var. Son birkaç yıldır Erdoğan’ın aleyhine slogan atmak polis için başlı başına bir saldırı nedeni. Bu göstergeler AKP’nin Erdoğan’ı eleştirilmezlik, dokunulmazlık zırhıyla koruyarak, “liderlik kültü” yaratmak istediğini gösteriyor. 16 Nisan Referandumu’yla “liderlik kültü”ne yasal statü de kazandırılacak.

Yukarıda saydığımız faktörler, henüz faşizmin kurumsallaştığından, yerleşip oturduğundan söz edemesek bile hızlanan bir gidişatla yüz yüze olduğumuzu gösteriyor.

Faşizmin İslami niteliği

Faşist rejimler sınıf çelişkilerini perdelemek için dinden yararlansalar da, esas olarak milliyetçiliği ideolojik yanılsama mekanizması olarak kullanırlar. AKP eliyle inşa edilmeye çalışılan faşizm Türk milliyetçiliğiyle harmanlanmış, İslami bir karaktere sahip.  Yer yer İslam daha baskın bir öğe. Din ve milliyetçiliğin birlikte kullanılması ideolojik yanılsamanın katmerleşmesi sonucunu doğuruyor. AKP’nin İslami bütün motifleri istismar edeceğinden kuşku duymamak gerek. Hilafetin getirilmesi, Erdoğan’ın halife yapılması yolunda edilen lafları ciddiye almak gerekiyor.

Erdoğan, ülke ve devletin yanı sıra İslam’la da özdeşleştirilmiş olacak. Bu payeyle taçlandırılmış Erdoğan’a itaat din yoluyla da güçlendirilmiş olacak. “Bu devirde, olacak iş mi bu?” denmesin. AKP eliyle inşa edilmek istenen rejimi mantıki sonuçlarına ulaştırdığınızda varacağı yer burası.  

Referandum’a giderken

Başkanlık referandumu faşizmi inşa sürecinin çok özel bir momentini oluşturuyor. Erdoğan’ın başkanlık yetkilerini alması inşa sürecine sıçramalı bir ivme kazandıracak.

AKP faşizmi inşa sürecinde başarılı olursa birkaç yıl sonraki Türkiye manzarası muhtemelen şöyledir: Muhalefet zerrelerine kadar ezilmiş, bütün direniş odakları ortadan kaldırılmış; kitle örgütleri, siyasi partiler ve parlamento ya kapatılmış ya da faşist rejimin göstermelik araçları haline getirilmiş; okullar, fabrikalar, mahalleler paramiliter örgütlenmelerin denetimine girmiş; ordu ve polisin partiler karşısındaki göreli özerkliği son bulmuş, AKP’nin polisi ve ordusu vasfına kavuşmuş, mahkemeler kaldığı kadarıyla bağımsızlıklarını bütünüyle yitirmiş, rejimin kararlarının ilan mekanları haline dönüşmüş; kendilerinde yeterli gücü görürlerse hilafet tekrar geri getirilmiş ve Erdoğan da halife ilan edilmiş olacaktır. Kuşkusuz, böyle bir doğrultuda ilerlenip ilerlenmeyeceğini bütünüyle sınıf mücadelesinin seyri belirleyecektir.

Cumhuriyet ve referandum

Cumhuriyet modernleşmesi tepeden inmeci ve despotik; milliyetler gerçeğini inkar eden şoven milliyetçi; işçi sınıfı ve halk sınıflarının girişkenliğine mesafeli özellikleri nedeniyle “yukarıdan” bir burjuva devrimi olsa da, savunmakla yetinemeyeceğiz, ilerletilmesi gereken çıktıları vardır.

“Yukarıdan” devrimi gerçekleştiren burjuvazi iktidar katına sıçradığı an sabıklarıyla uzlaşarak devrimci enerjisini tüketti. Bizim gibi ülkelerdeki geç yukarıdan burjuva devrimlerinin temel karakteristiği, çıktılarının demokratik bir içerikle geliştirilememesi, biçimin muhtevayı örselemesiyle birlikte kurulan cumhuriyetin giderek taşlaşması, despotik bir karakter kazanmasıdır.

Cumhuriyetin hem tarihsel bir ilerleme, hem de gittikçe belirginleşen despotik niteliği arasındaki bu çelişkili karakteri, “yüz yıllık parantezi kapatmak”tan söz eden, cumhuriyetin çıktılarını ortadan kaldırmaya yeltenen AKP’nin “değişimin sözcüsü” olarak ortaya çıkmasına imkan veriyor ve yığınların azımsanmayacak bir kısmından onay görüyor.

İşte bu nedenle, muhtevayı biçime feda eden ulusalcılar ne cumhuriyetin “kazanımlarını” layıkıyla savunabilirler ne de AKP’ye karşı yürüttükleri mücadelede başarılı olabilirler.  Nasıl burjuva devrimlerini ileriye götürme görevi işçi sınıfının üzerindeyse, bu görev de sosyalistlerin üzerindedir.

Faşizmi alt edecek toplumsal kuvvet

Cumhuriyet geç, yukarıdan ve tamamlanmamış bir burjuva devrimi olsa da, Türkiye’yi yeniden şekillendirdi. Kulluktan yurttaşlığa geçiş ve “hakların” bu temelde şekillenmesi, hilafetin ilgası, egemenliğin meclise devri, eğitimin dünyevileşmesi, hakikatin din değil bilimle ilişkilenmesi Cumhuriyet modernleşmesinin ilk bakışta sayabileceğimiz çıktılarıdır. Bu çıktılar birkaç kuşağın hayatına damgasını vurdu ve toplumun en az yarısının yaşam tarzını şekillendirdi. Daha da önemlisi, Türkiye’nin sınıfsal ve sosyal dokusu değişti. Güçlü bir işçi sınıfı ortaya çıktı. Kadınlar iktisadi ve sosyal yaşamda yer edinmeye başladı. Her ikisinin de mücadeleleri şekillendi. Kürtlerin sürekli bastırılsa da mücadeleleri bugüne kadar geldi. Geç de olsa Aleviler de hak talepleriyle ortaya çıktılar.  

Toplumun en az yarısının benimsediği yaşam tarzıyla da ilişki içinde düşünüldüğünde bu potansiyelin AKP’nin inşa etmek istediği İslami faşizmin boyunduruğu altına sokulması kolay değil. Milyonların katıldığı Gezi ayaklanması bunun göstergesiydi. AKP’nin faşist iktidar yeltenişini boşa çıkarabilecek toplumsal kuvvetin var olduğundan kuşku duyulamaz.

Önemli olan bu kuvveti AKP’nin faşist iktidar yeltenişinin karşısına dizme beceresini gösterebilmektir.

16 Nisan Referandumu’nun arifesinde bu daha fazla önem kazanıyor.

Politik ve örgütsel açıdan homojen bir “Hayır Cephesi” ile yüz yüze bulunmuyoruz. Bu yönde zorlamak da sonuç üretmez. Her kuvvet kendi meşrebince “hayır” demeye devam etmelidir.

Ortak bir hayır “tını”sı mümkün müdür?

“Hayır Cephesi”nden ortak bir “hayır” tınısı çıkarmak mümkün müdür? “Hayır Cephesi”nde yer alan milyonların sinir uçlarına dokunan, asabiyetinde en fazla etkili olan hangi faktörse onun üzerinde yoğunlaşmak ortak bir “hayır” tınısının çıkmasını olanaklı kılacaktır.

7 Haziran Seçimleri bu açıdan önemli bir deneyim. HDP’nin beklenmedik oranda oy almasında Selahattin Demirtaş’ın tek bir cümlelik basın toplantısı çok büyük bir rol oynamıştı: “Seni Başkan Yaptırmayacağız!”

Bu sihirli cümle o kadar etkili oldu ki, sayıları binleri bulan MHP’li sandık görevlileri bile HDP’nin oylarına sahip çıktılar.

Türkiye’de milyonlarca insan yaşam tarzlarına müdahale tehlikesini Tayyip Erdoğan’la özdeşleştirmektedir. Bu bir yanılsama değildir. Hakikatin ta kendisidir.

Türkiye’de İslami faşist bir diktatörlük kurarak insanların yaşam tarzlarına müdahale etme yeltenişinin bayraktarlığını Tayyip Erdoğan yapmaktadır. İnsanlar gözleri önünde cereyan eden bu hakikati yüreklerinde hissediyorlar.

Faşizm kavgada ilk raundu, lideri eleştirilmezlik ve dokunulmazlık zırhıyla kuşatarak kazanır.  Toplumsal muhalefet bu zırhı delmeye yeltendi. AKP iktidarının cevabı, 10 bin hakaret davası ve basın açıklaması, toplantı, mitinglerde AKP polisinin “cumhurbaşkanımıza hakaret ettirmeyiz!” böğürtüleri arasında cop ve gaz mermisi oldu.

Ekranda Erdoğan’ı gördüğünde kanal değiştiren milyonlarca insan var Türkiye’de.

On bin hakaret davasının ürkütücülüğüne rağmen sosyal medya Erdoğan’a küfür panayırıdır.

Bariz cop ve gaz tehdidi yoksa, kalabalık da biraz kallaviyse, insanların dakikalarca hançeresini yırtarak haykırdığı slogan hep aynı: “Katil, Hırsız, Erdoğan!”

Milyonlar için bu bir onur savaşı…

1 milyar dolar, dile kolay, bu paranın nasıl hiç edileceğini anlatan adamın sesini kulaklarıyla duydular.

Bir TV kanalında Berkin’in annesinin yanaklarından yaşlar süzülürken, diğer kanalda bu yüreği yangın yerine dönmüş Anadolu kadınını yuhalatan adamın abus cehresine tanık oldular.

Milyonlar için bu bir ahlak savaşı…

Bu öfke, “Ah, Sevgili Ülkem!” haykırışı.

Bu öfkeyi bileylemeyen, bu öfkeyi kutsal bilmeyen toplumsal muhalefet başarılı olamaz. Milyonların yüreğindeki onur/ahlak savaşını kavganın gönderine çekmeyen toplumsal muhalefet bu savaşı kazanamaz.

Erdoğan’ın kaderi

Siyasal istikbalini toplumu kutuplaştırmakta gördüğü için ülkenin yarısının nefret nesnesine dönüşmüş bir siyasal liderin eceliyle ölme olasılığı sıfır mertebesine yakındır. Benzer tarihsel figürlerin akıbetleri hakkındaki bilgimiz, bunu büyük ölçüde doğrular. Ecelleriyle bu dünyadan göçtükleri günün ertesinde kurdukları rejim ayakta kalamamıştı. İspanya’da Franko’nun naaşı defnedilirken, halk öte yanda diktatörden kurtulduk diye bayram ediyordu. İkisini de, benzerlerinin akıbeti ile kıyaslandığında tarihin şanslı kulları hanesine yazmak gerekir.

Şanslı ya da “meşum”, hangi biçimde sonuçlanacak olursa olsun biz, esas olarak Tayyip Erdoğan’ın kişisel kaderiyle ilgilenmiyoruz. İflah olmaz “hümanistler” olarak, elbette eceliyle bu dünyadan göçüp gitmesini tercih ederiz.

Tarih, Tayyip Erdoğan gibi toplumu kutuplaştıran, başlı başına bir nefret nesnesine dönüşen liderlerin şu ya da bu muarızının hışmıyla hayatlarının son bulduğunun sayısız örneğini sunar. Açıkçası, Erdoğan için böyle bir kaderi de tercih etmeyiz. Tercihimiz, ülkenin son yıllarının pespaye manzarasının geniş yığınların bilincinde gün ışığına çıkarılacağı adil bir yargılama sürecidir.

 

[1] Türkiye’de gündelik hayatta ırkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme, neredeyse “faşizm”le eş anlamlı kullanılıyor. Devlet biçimi tanımlaması olarak da yanlış yapılıyor. Solun çoğunluğu için “faşizm” kavramsallaştırması, T.C. Devleti, hükümetleri ve burjuva siyasal partilerini lanetlemeye yönelik propagandif bir söylem. Bir tür “küfür”…

[2] Tüm devletler gibi burjuva devletin de tek bir tipi olabilir: Burjuva diktatörlüğü. Bu diktatörlük açık ve örtülü olmak üzere farklı biçimler alabilir. Demokratik cumhuriyet, oligarşik diktatörlük, burjuva demokrasisi vb. örtülü diktatörlük biçimleri olarak karşımıza çıkarken; askeri diktatörlük, bonapartist diktatörlük, faşist diktatörlük açık diktatörlük biçimleri olarak karşımıza çıkar.

 

[3] Ekim Devrimi, II. Enternasyonal oportünizminde/ekonomizminde gedik açtı. Lenin’in ölümünün ardından dünya sosyalist hareketi adım adım “ekonomizmin” etkisi altına girdi, açılmış olan gedik kapandı. “Ekonomizmin” iktisat ile siyaset, altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkinin, iktisat/altyapı lehine indirgemeci biçimde kurulması. Enternasyonal’in faşizm sorununa yaklaşımı ekonomizmin izlerini taşır. Sınıfsal temel doğru analiz edilmişse de, siyaset/üstyapı alanındaki sonuçların analizi, dünya sosyalist hareketinin ilgi alanına -istisnalar dışında- “ekonomizm” kabuğunun kırılmaya başlandığı ‘60’lı yıllarla birlikte girmiştir.

[4] “Boykot”çuların çok büyük bir çoğunluğu başlangıçta “Hayır”cıydı. Öcalan’ın tutum değiştirmesine paralel olarak tutum değiştirdiler. AKP’nin Oslo Süreci’nin bitirmesinin ardından Öcalan “hayır” tutumunu niçin “boykot” yönünde değiştirdiğinin gerekçesini açıkladı: “Biz isteseydik bu referandumu kesin kaybederlerdi. Biz 'Hayır' deseydik, bu değişiklik paketinin geçmesi imkânsız hale gelirdi. Erdoğan'a son bir şans verdik, bunu iyi görmesi gerekir. Umarım bundan sonra demokratik anayasa ve demokratik çözüm konusunda olumlu gelişmeler olur." 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler