Hatimoğulları: Faşizmi durdurmak ve demokrasiyi kazanmak için

Siyaset Dergisi’nin 5. (Mayıs-Haziran 2018) sayısında yer alan HDP Adana 1. Sıra Milletvekili Adayı Tülay Hatimoğulları ile yapılan röportaj… “Bu milletvekili bileşimiyle topluma vermek istediğimiz mesajı şöyle formüle edebiliriz sanırım: Faşizmi durdurmak için en geniş birlik, demokrasiyi kazanmak için devrimci kararlılık!”

Hatimoğulları: Faşizmi durdurmak ve demokrasiyi kazanmak için

Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Eski Eş Genel Başkanı, HDP Adana 1. Sıra Milletvekili Adayı Tülay Hatimoğulları ile Siyaset Dergisi’nden Hikmet Sarıoğlu, 24 Haziran seçimlerinde HDP’nin seçim stratejisi ve seçildiği takdirde sosyalist, feminist, Arap Alevi bir kadın olarak Meclis’te nasıl bir çalışma yürüteceği üzerine konuştu.

Röportaj: Hikmet Sarıoğlu

HDP’nin kurucu bileşenlerinden SYKP’nin Eş Genel Başkanı iken HDP milletvekili adayı oldunuz. HDP bu milletvekili bileşimi ile topluma nasıl bir mesaj veriyor?

Halkların Demokrasi Partisi’nin (HDP) ve onu içinden çıkaran ve kuran Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) kat ettiğimiz bütün süreçteki ana mesajı, Türkiye’nin ezilenlerinin, emekçilerinin, yok sayılanlarının, yok edilmek istenenlerinin yan yana gelerek Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana kendilerine dayatılan anti-demokratik düzeni değiştirebilecekleriydi. Sadece son milletvekili aday listelerimiz değil, parlamentodan sokağa HDK/HDP olarak geliştirmeye çalıştığımız bütün mücadele araçları bu hedefle inşa edilmeye gayret edildi.

Elbette içinde bulunduğumuz son sürecin taktiklerimize özel yansımaları da söz konusudur. HDP, 7 Haziran’dan bu yana, ülkenin faşizme doğru frensiz bir şekilde sürüklenmekte olduğuna dikkat çekti. 7 Haziran seçimlerinde demokratik, halkçı, emekten, barıştan ve özgürlüklerden yana güçlü bir alternatif olarak HDP’nin öne çıkması başta AKP olmak üzere bütün sistem güçlerini tedirgin etti. Bunun sonucu olarak da adım adım inşa edilen bir tek adam yönetimi, kurumsallaştırılmak istenen bir faşizmle yüz yüze kaldık.

HDP olarak bu değişimi gören yerden hareket etmek zorundaydık ve bu sorumluluk gereği öncelikli görev olarak faşizmin durdurulmasını kendimize görev bildik. Bu, kendi programımızı dayatarak olamazdı, ancak daha kapsayıcı bir perspektif, daha geniş kesimleri bir araya getirecek bir “Demokrasi Cephesi” programıyla olabilirdi. Sendika ve meslek örgütlerinin öncülük ettiği “Emek ve Demokrasi için Güç Birliği”nden demokratik kamuoyunca önemsenen kimi şahısların öncülük ettiği “Demokrasi İçin Birlik (DİB)”e faşizme karşı oluşturulmak istenen her türlü yan yana gelişe destek olduk. Ancak ne yazık ki süreklileşebilmiş, etkili ve halklarımıza umut verebilecek bir “Demokrasi Cephesi” yaratmayı başaramadık.

HDP’nin seçim stratejisine ve bu stratejiye uygun güç dizilişine ışık tutan da “Demokrasi Cephesi” oluşturma anlayışı olmuştur. Bu anlamıyla biz, AKP-MHP’nin faşizm özentili “Cumhur Bloku”, CHP-İyi Parti-SP-DP’nin diktatörlük karşıtı ama yine de sağ/liberal “Millet Bloku” dışında gerçek bir “Demokratik Halk Bloku” yaratmaya çabaladık. O yüzdendir ki bugüne kadar HDP bileşeni olsun olmasın, faşizm karşısında bir araya gelme zorunluluğu ve sorumluluğu duyan bütün kesimlere milletvekili aday listelerimizi açtık. Sosyalistlerden Alevilere, Kadınlardan Kürtlere, emekçilerden ekolojistlere, Ermenilerden Demokrat Müslümanlara toplumun bütün ezilen ve faşizme karşı mücadele eden kesimlerinin temsilcileri yer aldı aday listelerimizde.

Bu milletvekili bileşimiyle topluma vermek istediğimiz mesajı şöyle formüle edebiliriz sanırım: Faşizmi durdurmak için en geniş birlik, demokrasiyi kazanmak için devrimci kararlılık!

Sosyalist olmak dışında başka kimlikleriniz de var; Arap Alevi bir sosyalist olarak bu kimliğinizi HDP’de nasıl anlamlandırıyorsunuz? Meclis’e girdiğiniz takdirde bu kimlikle halkların barışına dönük olarak özellikle Ortadoğu ile ilgili neler yapabileceğinizi düşünüyorsunuz?

Bir sosyalist olarak dünyaya emek-sermaye çelişkisi üzerinden bakarım. Ülkenin de, Ortadoğu’nun da, dünyanın da eşitsizliklerinin, savaşlarının temelinde bu çelişkinin yattığını düşünür, çözümlemelerimi öncelikle bu eksenden yaparım. Ancak sizin de söylediğiniz gibi benim kimliğimi, toplumsal varoluşumu belirleyen tek çelişki emek sermaye-çelişkisi değildir. Ben aynı zamanda kadınım, Arabım, Aleviyim… Bu toplumsal durumların bütün zorluklarını yaşayarak, onların içerisinden geliyorum. Bizzat bu çelişkiler içerisinden geliyor olmasam da bir sosyalist olarak bu gerçeklikleri görmezden gelmem mümkün olamazdı; ancak bizzat bu çelişkilerin içerisinden geliyor olmak da özel görevler yüklüyor elbette bana, bizlere.

Örneğin doğup, büyüdüğüm, siyasetle tanıştığım yer olan Samandağ, Antakya son yedi yıldır bir savaş coğrafyasına dönmüş durumda. Orada yaşayan insanlar için hemen sınırın az ötesinde katledilen Arap Alevi akrabalarının hüzünleriyle, gündelik yaşamlarının parçası haline gelmiş cihatçı teröristlere ilişkin duydukları kaygı birbirine karışmış durumda. Türkiye’de yaşayan Arap-Aleviler tıpkı Kürtler gibi kendi dillerinde eğitim alamamakta, inançlarını, kültürlerini özgürce yaşayamamakta.

HDP’deki varlığımız Arap Alevilerinin hislerini, istemlerini, kaygılarını Meclis’e, ortak demokrasi mücadelesine taşımamıza da imkân sağlayacaktır. Bir sosyalist olarak yüklendiğim görevlerin yanı sıra Arap Alevi toplumunun içerisinden çıkmış bir insan olarak bu benim özgün sorumluluğumdur.

Kadın hareketinin içinde de çalışmalar yürüttünüz, kadınların taleplerinin Meclis’le bağını sürdürmeye dönük olarak nasıl fikirleriniz var?

Diğer siyasi partilerde neredeyse “Kadının adı yok”ken, HDP’de bizlerin bu kadar etkin ve görünür olabilmemizin en temel sebebi kadın hareketinin, feminizmin dünyada ve Türkiye’de bugüne kadar verdiği mücadelelerdir. Kürt kadın hareketinin mücadelesinin ve kazanımlarının bunda özel bir katkısı vardır. Bu mücadele bizlerle başlamadı, bizlerle de sonlanmayacak.

Bu tarihsel sürekliliğin bizlere yüklediği bir sorumluluk var elbette. Bu birikimi Meclis’e taşımak, Meclis kürsüsünden kadınların taleplerini dillendirmek ve kadınlara karşı çıkartılmak istenen cinsiyetçi yasaların, alınmak istenen kararların karşısında durabilmek ancak böyle bir tarihsel arka plan ve mutlaka örgütlü duruşla mümkün. Parlamentoda azınlık olan bizlerin tek tek söyleyecekleri, yapacakları vardır elbette, ancak asıl gücümüz düzenli olarak birlikte çalışacağımız, görüş ve deneyimlerine başvuracağımız kadın örgütlerimizle sürdüreceğimiz ilişki olacaktır.

Kurumsallaştırılmak istenen faşizme çok ağır bir cinsiyetçilik ve gericilik eşlik etmekte. Bu süreçte en ağır darbeyi kadınlar alıyor. Eğitim sistemindeki cinsiyetçi düzenlemelerden imamlara verilen nikâh yetkisine, kaldırılan kadın bakanlığından toplumsal yaşamda kadını geriye iten uygulamalara mevcut iktidarın gerçekleştirdiği icraatlar ve nafaka, 6284 numaralı Yasa değişikliği gibi planlamalara, en önemlisi AKP iktidarı süresinde olağanüstü artan kadına yönelik erkek şiddetine ve kadın cinayetlerine baktığımızda nasıl bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuz ortada.

Farklı yollardan aksa da kadın hareketlerinin gerektiği anda nasıl bir araya gelebildiklerini 25 Kasım’larda, 8 Mart’larda çok iyi gördük. Erdoğan’ın karşısında bugüne kadar en kararlı direnişi gösteren kadınlar olmuştur. Bu mücadelenin bir parçası olarak Meclis’te bizlerin de gereken tutumu alacağımızdan kimsenin şüphesi olmamalı.

HDP 24 Haziran seçimlerine hazırlanırken kadın bildirgesi sunan tek partidir. Bildirgede yer alan Kadın Bakanlığı kurma fikriyatı çok önemlidir. Kadınların yaşamın her alanındaki mücadele ruhunu, taleplerini parlamentoya taşımak HDP’nin önemli sorumluluklarındandır.

HDP bir komünist parti değil son noktada. SYKP’nin programı ise bir komünist parti programı. Meclis çalışmalarında bu bir gerilim ekseni yaratabilir mi?

Sizin de söylediğiniz gibi HDP, emekçilerden, ezilenlerden yana, sosyalizan, antikapitalist bir perspektifi olsa da bir komünist parti değil. Olmasını beklemek de doğru olmaz. Zira öyle olması durumunda, birbirlerinden faklı stratejik hedeflere sahip ama demokratikleşme, özgürlükler alanının genişletilmesi, sermayenin değil insanın ihtiyaçlarının esas alınması temelinde ortaklaşan toplumsal dinamikleri bir arada tutabilecek bir program ortaya çıkamazdı.

HDK ve HDP; doğrudan ve yerel demokrasiyi, kadın hareketinin taleplerini, ekonomi ve ekoloji alanlarında insanı (halkları), işçi-emekçi haklarını, lgbti+ hareketinin taleplerini, enternasyonalizmi ve halkların eşitliğini savunarak; kapitalizmi bir çırpıda yıkmayı hedef almasa da, kapitalizmin sınırlarını zorlayan, ideolojik ve politik çerçevesini yer yer kıran bir program ve pratiğe sahiptir. Bu anlamda HDP’nin programının kararlılıkla ve içerdiği anti-kapitalist perspektife uygun biçimde gerçekleştirilmesi, SYKP’nin programatik hedeflerine önemli ölçüde yaklaşması, sosyalizme doğru atılmış bir adım anlamına gelecektir.

Bununla birlikte HDP’nin programı, HDP’nin sınıfsal bileşiminin üzerine kurulduğu ulusal ve toplumsal ittifakların da güçlü etkisi altındadır ve sadece anti-kapitalist yönelimi değil, kapitalizm içerisinden konuşan ama onu burjuva demokrasisinin son haddine kadar zorlayan bir paradigmayı da içermektedir. Nitekim bu paradigma, “radikal demokrasi” adı altında HDP’nin politikalarında ve seçim bildirgelerinde yansımasını bulmaktadır.

Oysa bilindiği gibi SYKP programı açıkça kapitalist sömürünün ve bütün tahakküm biçimlerinin, bütün eşitsizliklerin, bütün hiyerarşik ve dışlayıcı toplumsal ilişkilerin tasfiyesini, burjuva özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini ve proletaryanın hâkim sınıf olarak örgütlenmesini hedefler. SYKP elbette bu hedeflere bugünden yarına ulaşılamayacağının ve bir politik devrimin nesnel ve öznel koşulları oluşana kadar -belki daha uzunca bir süre- evrimsel dönüşümler uğruna mücadele etmek gerektiğinin bilincindedir. Ancak, “radikal demokratlar”dan (diğer paradigmanın savunucularından) farklı olarak bu mücadelenin mutlaka anti-kapitalist yönelimli olması gerektiğini savunur.

Bu farklılıklar elbette ki yer yer kimi gerilimler yaratacaktır. Ancak bu gerilimleri aynı zamanda ilerlemenin dinamosu olarak da görmemiz lazım. Biz nihayetinde demokrasi mücadelesini, sosyalizm mücadelesinin geçici bir uğrağı olarak değil, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya kurma mücadelemizin ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyoruz.

Ve şayet yeniden kuruluşçu bir sosyalizmin savunuculuğunu yapacak isek, demokrasinin sınıfsal karakterini aklımızdan çıkarmaksızın, demokratikleşmede radikallik ve derinleşme zeminini sağlayan HDP bunun için en uygun ortamı sunmaktadır.

Teşekkür ederiz.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler