Dr. Mustafa Peköz: Konum kaybı yaşayan Türkiye, Rusya'ya teslim oldu

Ortadoğu Uzmanı Mustafa Peköz, Türkiye'nin bölgede yaşadığı konum kaybından ötürü, dış politikasından Rusya'ya teslim olduğunu söyledi. Peköz, Kürtler öncülüğünde yeni güç ilişkilerinin doğduğu bölgede Türkiye'nin NATO ile AB için eskisi kadar stratejik öneminin bulunmadığını söyledi.

Dr. Mustafa Peköz: Konum kaybı yaşayan Türkiye, Rusya'ya teslim oldu

Röportaj: Deniz Nazlım / dihaber

Paris'te çalışmalarını sürdüren Ortadoğu Uzmanı Dr. Mustafa Peköz, Türkiye'nin dış politikası ile hem içeride hem de bölgesel düzeyde Kürtlere yönelik tasfiye girişimlerine dair soruları yanıtladı.

Araştırmacı-yazar Peköz'e göre, Türkiye'nin önünde iki seçeneği var: "Ya küçülecek ya da demokratik siyasetin önünü bütünüyle açacak; Kürtlerle barış sağlayacak, savaştan vazgeçecek. Hatta Putin'den özür dilediği gibi Kürtlerden de özür dilenecek ve demokratik siyasetin etkin olduğu yeni bir süreçte ilerlenecek."

Son dönemlerde Türkiye'nin dış politikasında Rusya'ya doğru bir yönelme görülüyor. Başbakan Yıldırım, Moskova'yı ziyaret etti, Halep üzerine görüşmeler yapıldı. 24 Kasım 2015'ten sonra böyle bir ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, dış politikasını Rusya'ya yönlendirmedi; Türkiye, teslim oldu. Dış politikanı stratejik çıkarların bakımından değiştirir bir tercih yapabilirsin. Ama Türkiye'de bu olmadı. Ankara Suriye'de başarılı olmak için sahip olduğu bütün olanakları denedi. Ancak başarılı olmadığı gibi politik ve askeri bir yenilgi aldı. Bu nedenle Türkiye'nin dış politikasında bilinçli ve esastan bir değişiklik yapmaktan öte, Suriye merkezli Ortadoğu politikasında Rusya'ya teslimiyet söz konusu. Bir başka ifadeyle kaybetti. Bugünkü gelişmeler dikkate alındığında Türkiye'nin başka şansının kalmadığını görürüz.

Peki, Türkiye'yi teslimiyete iten, ona şans bırakmayan koşullar nelerdir?

Birkaç faktörden bahsedebiliriz. İhracat ve ithalat verilerine bakıldığından Avrupa Birliği ülkelerinden sonra Türkiye'nin en önemli ticaret ortağı Rusya olduğu görülür. 100 milyarları doları bulan ticaret hacminden bahsediyoruz. Uçak düşürülmesi krizinden sonra Rusya ekonomik ilişkileri nerdeyse sıfırlandı. Dahası Rusya, Türkiye'yi başta ekonomik olmak üzeri politik ve askeri olarak cezalandırdı, önemli yaptırımlar uyguladı.

İkinci olarak da Türkiye'yi Suriye merkez olmak üzere Ortadoğu'ndan çok ciddi oranda etkisizleştirdi. Türkiye'nin uçağı kalkamaz, hiç bir müdahale yapamaz oldu. Sadece radikal İslamcı hareketlere dolaylı yoldan silah desteği vermeye çalıştı. Askeri bakımdan Rusya ile karşı karşıya gelmekten çekinen Türkiye, adeta kendi alanında çıkamaz oldu. S-400 füzelerinin Suriye'ye yerleştirilmesi, hava sahasının kilitlenmesi, Türkiye'nin askeri olarak prestijini sıfırladı. Öyle ki Putin, Erdoğan'ı kast ederek uçağımızı vurup sonra korkakça NATO'nun arkasına saklandı. Bu Türkiye'nin Rusya karşısındaki pozisyonu bakımından bir fikir veriyor. Çok daha somut olarak şunu diyebiliriz: Türkiye-Rusya ilişkisi bütünüyle değişti. Bu değişimin somutlaşmış mekânı Suriye oldu.

Gerektiğinde Rusya uçağını düşürürüz diyen cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya'nın askeri, politik ve ekonomik ambargosuna dayanamadı ve Putin'e "özür mektubu" gönderilerek ilk adım atıldı. Rusya için bu yeterli değildi, olmayacakta. Özrün somutlaşması için Türkiye'nin Suriye politikası, Rusya'nın çizdiği sınırlar içinde değişmeliydi. Türkiye için tek yol vardı: Rusya'nın politikalarına uyumlu bir pratik çizgi izlemekti. Biliyoruz ki Rusya'nın Suriye'deki çıkarları tahmin edilenden çok daha stratejik ve kalıcıdır. Özellikle Suriye'de bir deniz üssü kurmak ve Akdeniz havzası ile enerji yataklarını kontrol etmektir. Moskova, uçağın düşürülmesini askeri ve politik bir fırsata dönüştürdü. Rusya, Türkiye'ye şunu dedi; "Bizim Suriye'de planlarımız var ve senin de tek şansın bize tabi olmak."

Türkiye'nin hangi politika değişiklikleri Rusya'ya tabi olduğunu gösteriyor?

Türkiye, ABD ve AB ile olan derinleşen sorunları karşısında yeniden Moskova'ya yaklaşmasının bedeli, özür dilemenin çok ötesinde bir kısım önemli tavizler vermesi gerekiyordu. Rusya çok açık bir şekilde Türkiye'ye, Suriye krizini derinleştiren radikal İslamcılara verilen desteğin çekilmesi, Şam'ı sıkıştırarak kaosu derinleştirmemesi ve Suriye'de Radikal İslamcı örgütler üzerinde Kürtlere karşı yapılan saldırılara son verilmesi gerektiğini söylediler. Buna benzer birçok kararın uygulanması için Ankara'ya çok açık baskı yapmakla kalmadılar, sahada bunlara uygun pratik adımların atılmasını sağladılar. İşte Halep'te radikal İslamcı örgütlere aktif destek veren Ankara, Moskova'nın baskısı sonucu askeri ve lojistik desteği kesmek zorunda kaldı. İslamcı örgütlerin Halep yenilgisinde Türkiye'nin kendi iradesi dışında bir bakıma zorunlu olarak politika değişikliğine giderek askeri desteği kesmenin önemli bir etkisi vardır.

Bunlar gerçekleşmeden Rusya'nın Türkiye'yle oturup masada anlaşması söz konusu olamazdı. Görüşmelerde diplomatik ağızla yapılan "Türkiye dost ülkelerdir" açıklamalarının hiç bir kıymeti harbiyesi bulunmuyor. Şunu da vurgulamak gerek, Rusya'nın tarihsel dış politikasını az çok bilenler, Moskova'nın Türkiye ile eskisi gibi ekonomik ve politik ittifaklar oluşturmayacağını bilir.

El Bab ve Halep'te, Türkiye'nin aldığı pozisyon, çizdiği sınırlar içinde mi?

Bakın burada önemli bir yanılsama söz konusudur. Türkiye, kendi inisiyatifiyle Cerablus'a girmedi. ABD ve Rusya'nın onayı ile bu operasyon başlatıldı. Nerede duracakları da yine bu iki küresel güç tarafından belirleniyor. Sınırları aştığı anda Türkiye'nin askeri birliklerine karşı kimliği belirsiz operasyonlarla uyarılar yapılıyor. Türkiye'nin El Bab bölgesine yaklaşması yine Rusya'nın Halep denklemine bağlı olarak verdiği bir onaydır. Ancak sanıldığı gibi El Bab merkezine girmiş değil. Halep'in doğu kesimini bütünüyle kontrol altına alan Esad ordusu El Bab'a doğru hâkimiyet alanını genişletme planı yapıyor.

Bu gelişmeler içinde Türk ordusu ile Suriye ordusu El Bab'ta karşı karşıya gelebilir mi, olası senaryolar nelerdir?

Suriye'nin hakimiyet alanını genişletme planı, El Bab çevresine kadar sokulan Türk ordu güçleriyle karşı karşıya kalması anlamına gelir. Türkiye'nin bölgedeki pozisyonu bundan sonra çok daha sorunlu hale gelecektir. Belki soruyla doğrudan ilgili değil ama şu noktaya dikkat çekmek istiyorum. Halep'te İslamcı örgütler kaybetti. Militanların bir kısmı teslim oldu ve bunların önemli bir kesimi af ediliyor. Geri kalanlar ise İslamcı cihatçıların özellikte toplandığı İdlib'e gönderilecek. Suriye'nin değişik kentlerinde çekilen İslamcıların İdlib'e toplanması bir tesadüf olmadığı çok açıktır. Aynı şekilde Esad ordusunun da bunu izin vermesi dikkat çekicidir. Bunun diğer anlamı, Halep'ten sonra en büyük ve sert savaş İdlib'de yaşanacaktır. Halep politikasında Moskova'ya teslim Olan Ankara, İdlib'de nasıl bir politika izleyeceği oldukça merak konusudur. Esad ordusunun İdlib'de topyekûn bir imha savaş stratejisini uygulaması durumunda Türkiye, Rusya'ya uyum sağlamak için sessiz mi kalacak yoksa İdlib'deki İslamcı örgütleri destekleyecek mi? Bu sorunun yanıtı Türkiye'nin yönelimlerini çok daha net bir şekilde belirleyecektir.

Türkiye'nin yeni oluşturduğu dış politikadan nasıl bir çıkarı var?

Türkiye'nin dış politikadaki çıkarları tamamen şansa kalmış gözüküyor. ABD'ye "Rakka'ya ben gireyim" dedi, ama ABD Kürt güçlerinin öncü olduğu DSG'yi seçti. Musul'da aynı şekilde uluslararası koalisyon güçleriyle birlikte hareket etmek istedi başaramadı. Dahası ABD, Bağdat'ın tutumunu gerekçe göstererek Türkiye'nin talebini reddetti. Rus uçağının düşürülmesiyle sadece Rusya ile değil aynı zamanda Orta Asya ülkeleriyle de özellikle ekonomik kriz yaşamaya başladı. Irak ve Suriye politikası nedeniyle İran ile ciddi problemler yaşadı halen yaşıyor. Sıfır sorunlu bölgesel politikanın bütünüyle sorunla hale gelmesi, Türkiye gibi bir ülke için sürdürülebilir bir politika olamayacağı görülmeye başlandı. Bu nedenle yeniden bazı kapılar açmak zorunda kaldı ve iradesi dışında Asya ve Ortadoğu'da etkin olan Rusya ile çözmek zorunda kaldı. Buradaki esas amaç, Halep'in Esad güçlerinin eline geçmesinden sonra, Suriye'de politik çözüm çok daha fazla ön plana çıkacaktır. Ankara, Suriye'nin politik geleceğine dair uluslararası ve bölgesel aktörlerin birleşiminde oluşacak masanın bir köşesinde kendisine yer bulmak istiyor. Bunun da Rusya ile mümkün olacağını görüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya'nın yürüttüğü politikasının aksine 'Suriye'ye Esad'ı devirmek için girdik' dedi. Gerçi kısa süre sonra da geri adım atıldı... Ancak bu sözlerin Kudüs toplantısında sarf etmesinin özel bir anlamı var mıydı?

Rusya anında Dışişlerine sordu. "Bu ne diyor" dediler. Hemen dışişleri bakanı müdahale etti, "yanlış anlaşıldı" dedi. İkinci gün değiştirdi. Kendi iç dünyasında taşıdığı politika açığa çıktı. Ama bunu Kudüs toplantısında söylemesi tabi ki önemlidir. Çünkü bölgedeki Sünni devletlere mesaj verdi; Biz radikal İslamcı örgütlere destek veriyoruz, siz de destek verin, dedi. Ama ne oldu, geri adım atıldı. Bunun bir başka anlamı şudur; Erdoğan, Suriye merkezli Ortadoğu üzerine konuşurken, önce Putin ne düşünüyor onu bilecek, sonra Moskova nasıl bir tutum alır onu hesaplayacak. Önceki sorularda yanıt verdiğim gibi Türkiye'nin bağımsız uygulanabilir bir politikası olmadığını bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

İleri günlerde Esad rejimi ile Türkiye arasında resim bir görüşme yaşanır mı? Cezayir toplantıları hafızalarda. Ayrıca bir kaç gün önce bir rejim yetkilisi Türkiye'nin birçok kez Şam'a heyet gönderdiği açıkladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Emevi camiinde namaz kılacağım" diyordu. Bak şimdi ne oldu? Esad, bir kaç hafta sonra Halep'te konuşma yapacağını açıkladı. Onun için Rusya'nın da baskısıyla "katil Esad"dan, "dost Esad"a bir dönüş başlayacak. Şam ile Ankara arasında yeniden resmi görüşmeler başlayacak. Herkes biliyor ki Türkiye, Rusya'ya tabi olmazsa masada hiç bir yeri olmayacak. Ankara, Suriye masasına oturup Esad'a meydan okumasının hiçbir şansı bulunmuyor. Esad ile birlikte yaşamak, Şam'ın iradesini tanımak dışında bir alternatifi bulunmuyor. Türkiye'nin manevra alanı yine Kürtler olacaktır. Şam ile Ankara arasındaki stratejik ittifak meselesi Kürtlerdir. Ankara, Rojava'da bir Kürt oluşumuna izin vermeyen Esad rejimini her şekilde destekleyeceğini önümüzdeki birkaç ay içinde açıklayacaktır. Esad rejimi karşısında yenilen AK Parti rejimi, Kürtlere karşı uyguladığı tasfiye politikasını bu kez Esad ile ittifak yaparak sürdürmek isteyecektir. Bunun için Rusya'nın Suriye politikası dışında atacağı her adım Türkiye'nin yenilgisini çok daha fazla derinleştirecektir.

Türkiye, Rusya ile böylesi bir ilişkiye girerken, Avrupa Birliği'yle olan ilişkilerinde kriz yaşadığı görülüyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye'nin AB'ye aday olduğu 1999 yılı Ecevit hükümeti dönemini hatırlayalım. İnsan hakları, Kürt sorun ve demokratikleşme sorun vardı. Kopenhag kriterlerini kapsayan temel ilkelerinin hemen hemen hiç birinde somut bir adım atmamış Türkiye, AB'ye aday gösterildi. Bu bütünüyle AB'nin bölgesel stratejisiyle ilgiliydi. Çünkü AB, küresel ilişkilerde etkin bir güç olmak için enerji yataklarına sınır olmak ve bölgesel krizler içinde yer alması gerektiğine karar verdi. Bunun için de en önemli ülke Türkiye'ydi. Yaşlı ve pasif pozisyonu aşmak küresel güç ilişkilerinde daha etkin olmak için Türkiye üzerinde enerji yataklarına müdahale stratejisini uygulamaya koydu.

Bir tarafta ABD, diğer tarafta içyapısını toparlayan Rusya ve gelişmekte olan bir Çin var. Hepsi de kriz bölgelerinde bulunuyor. AB'nin, dünya çapındaki küresel rekabette yer almak, değiştirici oyuncu rolünü oynamak için Türkiye'den başka şansı yoktu o dönemlerde. Bu nedenle AB'nin Türkiye ilişkileri karşılıklı çıkarlar üzerinde şekillendi. Ancak aradan 17 yıl geçti ve bölgesel dengeler çok hızla değişti, Bölgenin yeni lider oyuncuları ortaya çıktı,

AB'nin şuan başka şansı var mı, yani başka bir ülke ya da güç?

Irak ve Suriye'de süreç farklı gelişti. Erdoğan kendisine verilen 'Büyük Ortadoğu Eş Başkanlık' rolünü rol yerine getirilmedi. İran bir güç olarak ortaya çıktı. BM Güvenlik Konseyi'nde İran ile Almanya arasında yapılan nükleer anlaşması en çok AB ülkelerin çıkarlarına hizmet etti. Milyarlarca dolarlık yatırım yapıldı.

Şunu diyebiliriz: Dengeler değişince AB-Türkiye ilişkilerinde de farklılaşma oldu. Bu iki şekilde yaşandı. Birincisi, Ortadoğu'da Türkiye jeo-politik konum kaybı yaşadı. NATO ve AB içerisinde güçlü bir ülke olarak ön plana çıkıp bölge ilişkilerini dönüştüremeyeceği aşama aşama görülmeye başlandı. Sovyetlerin yıkılmasının ardından NATO'nun Ortadoğu ve Asya'ya yönelik re-organize edilmesi için Türkiye, yeni stratejik konsepte göre rolü üslenmesi gereken en önemli ülke olarak görülüyordu. Tabi bölgenin tarihsel ve politik gelişmelere sürecin böyle yürümediğini gösterdi ve güç dengeleri değişmeye başladı.

"Türkiye'nin yerine hangi güçler geliyor" sorusu ayrı bir tartışma ama Ortadoğu'da ortaya çıkan yeni güç ilişkilerinin bir yanı İran diğer yanı Kürtlerdir. Kürtlerin Suriye'deki politik gücünü tahmin edilenden çok daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Devletleşmemiş ama devlet kadar etki eden bir güç olmaya başlayan Kürtlerin bölge denklemini değiştirecek roller üstlenmesi Türkiye'nin jeo-politik konum kaybında etkileyen önemli faktörlerden biri oldu denebilir.

Kürt güçlerinin üstlendiği rol, Türkiye-AB ilişkilerini mi etkiliyor?

Tabi ki, Ankara ile AB arasındaki kavganın nedeni, ne göçmenler ne gelecek 6 milyar Euro'dur. Bu işin görünen yüzüdür. Arka yüzde Kürtlerin bir güç olması ve bunun AB ülkeleri tarafından gittikçe kabul görmesidir. Pek bilinmeyen veya dillendirmeyen ikinci bir nokta Türkiye ile AB arasında Kürt legal siyasetinin önünü açılması konusunda yapılan anlaşmadır. Ancak Türkiye'nin iç politik dengeleri ve ortaya çıkan çok yönlü krizi aşmak için içte Kürtlere karşı uygulanmaya konulan saldırı stratejisiyle söz konusu bu anlaşma çiğnemiş olundu.

Türkiye'nin Kürt legal siyasetinin önünü açması AB ile müzakerelerin hızla ilerlemesi ve pozitif adımları çok daha kapsamlı atılması anlamına gelir. Türkiye tersine bir süreç başlattı. Bölgesel ilişkilerde konum kaybı yaşayan Türkiye'nin AB karşısındaki konumu da zayıfladı. Şimdi ise Türkiye'nin konum kaybı ve AB'nin yeni arayışlara yönelmesi, İran'ın bölgesel bir güç olarak ön plana çıkmasının AB bakımından yeni bir gelişme olarak görüldü. Ankara, ortaya çıkan gelişmelerin kendi iç dengelerini önemli oranda etkileyeceğini ve hatta dağılma korkusuyla karşı karşıya kalacağını düşündü. Olası olumsuz gelişmeyi durdurmanın en önemli yolu Kürtlerin bütünüyle tasfiye edilmesi gerektiğine karar verildi. Türkiye'nin Kürtleri tasfiye etmek için atmaya başladığı çok yönlü pratik adımlara karşı, AB ülkeleri, mahkeme kararlarıyla PKK'yi 'terörist bir hareketten meşru bir şiddet hareketine' dönüştürme politikasını aşamalı olarak uygulamaya koydular. Türkiye, AB'nin almış olduğu bu kararın tahmin edilenden çok ciddi sonuçlar doğuracağını gördüğü için AB ile çok açık bir çatışmaya girmeye başladı.

Cumhurbaşkanı batıya karşı yaklaşık 4 yıldır Şanghay İşbirliği Örgütü'nün (ŞİÖ) kendileri için alternatif olduğunu söylüyor. Sanki her an ŞİÖ, Türkiye'yi kabul etmeye hazır gibi... Aslı nedir?

Bunlar söylenince insan şaşırıyor. Bir de başka kimse değil, cumhurbaşkanı söylüyor. NATO bir dönem tek başına güçtü. Ama şimdi Rusya ve Çin tekrar egemen güç haline gelince ŞİÖ kuruldu. Askeri bir örgüt olarak görülüyor ama ekonomik ve sosyo-politik bir örgütlenmeye doğru gidiyor. Dünyanın yarısı kadar nüfusları var. Önümüzdeki yıllarda AB tarzı bir örgütlenmeye dönüşecekler. Bunun bir başka ifadesi ŞİÖ'nun kendisine has askeri, politik ve ekonomik kuralları olacaktır. Biri buraya üye olacaksa bu ilklere göre hareket etmek zorunda kalacaktır.

NATO'ya üye olan bütün devletlerin askeri konsepti NATO'ya göre şekillenmiştir. Onun dışında konsepte sahip olamaz, bu zaten mümkün değildir. İki yıl önce Türkiye, Çin'den hava savunma sistemi almak istedi. Yazılımı da Türkiye kendisi yapacaktı. Ama NATO'nun Alman generali 'bu bir ihanettir' dedi ve izin vermediler. Türkiye Çin füze sistemlerini alamadı. Hal böyleyken "ŞİÖ' ye gireceğiz" demek, hikâyedir. Aslında şantaj deniyor ama NATO'ya, yani dünya kapitalist sistemin en güçlü savaş gücüne karşı bu tür şantajlar etkili olmaz.

Yaklaşık 4 yıl önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, Moskova'da Putin'e 'bizi ŞİÖ'ye alın bu iş bitsin' dedi. Putin, sadece gülümsedi ve cevap vermedi. Çünkü Türkiye'nin NATO'dan çıkamayacağını biliyor ve esasen Genelkurmay'ın izin vermeyeceğini biliyor.

'ŞİO şantajı' NATO-Türkiye ilişkisini nasıl etkiliyor?

NATO, Türkiye'yi gözden çıkarmadı ama NATO, "sen benim için eskisi kadar önemli değilsin" diyor. Dikkat edin, Afganistan, Irak ve Suriye'deki tüm savaşlarda NATO ülkeleri var. Sadece NATO ülkesi olarak Türkiye yok. Bu çok önemli. Yani NATO, Türkiye'nin olduğu bölgede dengeleri başka şekilde sağladığı mesajını veriyor. Jeo-politik kayıplar, askeri konum kayıpları olarak geri dönüyor. Dikkat edin, AB ve NATO'nun, Rusya ile çatışması burada değil, İskandinav bölgelerinde, Çin denizinde oluyor. Çatışma alanları oralara kaydı. Ayrıca NATO'ya Romanya, Polonya dahil oldu. Karadeniz kontrol altında. Ermenistan ile görüşmeler başlıyor ve yakında Azerbaycan ile görüşmelere başlanırsa şaşırmamak gerek. O halde Türkiye'ye hangi düzeyde ihtiyaç duyacak?

Son olarak, Türkiye'nin sizin de bahsettiğiniz tüm kayıplarında en etkili faktörün Kürt güçlerine karşı açtığı savaş olarak değerlendiriliyor. Katılıyor musunuz?

Türkiye'nin bütün derdi Kürtlerin, politik bir güç olarak Suriye'deki dengeler içinde yer almamasıdır. Yani Rusya eliyle gelecekleri masada Kürtlerin olmaması. Bunun için Esad ile de Tahran ve Bağdat ile de anlaşır. Her türlü tavizi verir. Halep'ten sonra Suriye'de iki kazanan var; Esad rejimi ve Kürtler. Şam ile Qamişlo'nun artık önümüzdeki dönemde masada politik muhataplar olarak başrolde bulunacaklar. Türkiye ise yenilenler cephesinde yer alıyor, Artık herkesin bildiği gerçek şu; Halep'te radikal İslamcıların yenilmesi esasen Türkiye'nin yenilmesidir. Peki, tersten sorarsak; Türkiye'nin, Kürtleri engelleme gibi bir şansı var mı? Bu şansının pek bulunmadığı biliniyor. Hem Rusya hem de ABD müttefik gördükleri Kürtler olmadan. Suriye'de politik istikrarın sağlanamayacağını düşünüyor. Tüm savaş boyunca tek istikrarlı yer Kürtlerin kontrol ettiği bölgelerdir. Türkiye olmadan Suriye'de bir çözüm masası kurulabilir ama Kürtler olmadan, Suriye'de bir masanın kurulması söz konusu olmaz. Bunun bir başka ifadesi kaybeden Türkiye'ye karşı kazanan Kürtler var.

Ankara, Kürtlerin Suriye'de yükselen politik konumlarının açık idari bir statüye dönüşmesinin gelecekte kendileri için ciddi siyasal sonuçlara yol açacağını görüyor. Bunun için içte Kürtlere karşı tasfiye stratejisini uygulamaya koydu. Bölgede atanan kayyımlar, belediye başkanlarının, milletvekillerinin tutuklanması Kürtlerin siyaseten bitirilmesi amacına geliyor. Peki, nasıl bir sonuç ortaya çıkar. Yasal demokratik siyaset tasfiye edilmesi, tersine dağın güçlenmesine nesnel bir zemin hazırlayacaktır. İnsanların sokağa dökülmemesi, protesto etmemesi devletin kazandığı anlamına gelmiyor, kaybetmenin başka bir yüzü de olabilir.

Çatışmaların daha şiddetleneceğini mi söylüyorsunuz?

NATO ve AB'nin merkezi olan Brüksel'de bir mahkemenin PKK'yi "şiddet hareketi" olarak görmesine karar vermesi, tPKK'ye yönelik politika değişikliğinin ilk yansımaları olarak karşımıza çıkıyor. Bölgesel ilişkiler ve ortaya çıkan yeni güç dengeleri dikkate alındığında PKK askeri olarak daha fazla güçleneceğine dair önemli veriler ortaya çıktı. Bu bakımdan Ankara'nın, Rojava'da yaşadığı kaybı, içeride Kürtleri tasfiye ederek gidermeye çalışmasının hiç bir anlamı yok. Şu noktaya dikkat çekmekten yarar var: "Başkanlık" tartışmaları Erdoğan'ın kendi politik geleceğiyle alakalı değil. Ya büyüyeceksin ya da küçüleceksin, meselesiyle ilgilidir. Lozan'ın bir zafer ve kazanım olmadığı tezi, esasen 20 yüzyılda oluşturulan 'milli misakilerin' Irak ve Suriye'de dağılması ve sıranın Türkiye'ye geldiğinin görülmesidir. Peki bugünkü bölgesel ilişkilerin oluşturduğu konsepte, küresel güçler, Türkiye'nin büyümesine hiçbir şekilde izin vermez ama küçülmesine nesnel bir zemin hazırlarlar. Nitekim Halep, Musul ve adalar meselesinde bu görüldü. "Benimdir" açıklamalarının pratikte hiçbir karşılığı yok. Ançak Türkiye'nin geleceğine ilişkin reel bir durumu ifade ediyor.

'Real durum' nedir ve Türkiye'yi bu durumda ne bekliyor?

Bir önceki soruda yanıt verdiğim gibi Türkiye, bölgedeki konsepte ayakta kalabilmesinin yolunu büyümekten geçtiğini dahası başka şansının olmadığını düşünmeye başladı. Bunun için de önceliği Kürtlerin legal siyasetten tasfiyesine verdi. Buradan ilerlemek istiyor.

Bu politika etkili olacak mıdır?

Olmayacağını en çok devletin dış işleri bürokrasisi ve MİT bilir. Türkiye'nin önünde iki yol var; ya küçülecek ya da demokratik siyasetin önünü bütünüyle açacak; Kürtlerle barış sağlayacak, savaştan vazgeçecek. Hatta Putin'den özür dilediği gibi Kürtlerden de özür dilenecek ve demokratik siyasetin ekin olduğu yeni bir konseptte ilerlenecek.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler