Ceylan Bağrıyanık: Kırk yıldır özyönetimi geliştiriyoruz

KJA Yürütme Üyesi ve İmralı Heyeti Üyesi Ceylan Bağrıyanık’la son siyasal gelişmeler ve kadına yönelik şiddet üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ceylan Bağrıyanık: Kırk yıldır özyönetimi geliştiriyoruz

KJA Yürütme Üyesi ve İmralı Heyeti Üyesi Ceylan Bağrıyanık’la son siyasal gelişmeler ve kadına yönelik şiddet üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Röportaj: Hikmet Sarıoğlu

Siyaset: Kürdistan’da özyönetim ilan edilen ilçelerin kuşatılması, onlarca kişinin öldürülmesi; Tahir Elçi’nin önce hakkında dava açılıp daha sonra Diyarbakır’da katledilmesi; tüm bu gelişmeler göz önüne alındığında sizce AKP iktidarı ne yapmak istiyor? 

Ceylan Bağrıyanık: Tüm bunlarla ne yapmak istediği gerçekten çok net. Üstelik hiçbir zaman olmadığı kadar net. Şimdiye kadar herkes biraz seçim süreci ile ele aldı, değerlendirdi. Kuşkusuz seçim süreci, işin büyük bir payını oluşturuyor. İktidar olmak, bir siyasal parti liderliğinden siyasi partinin devletleşmesine doğru bir hedef vardı. Bunu hepimiz gördük, değerlendirdik. Fakat daha stratejik ve komplike değerlendirilmesine ihtiyaç var. Kürt Özgürlük Hareketi bu değerlendirmeyi yapmaya çalıştı. Önderliğimiz bunun değerlendirmesini yaptı. Çeşitli dönemlerde alternatif hareketler de ciddi tespitler yaptı. Fakat bu tespitlerin gereği ne kadar yerine getirilebildi sorusu, bizim için çok ciddi bir soru olarak  duruyor.

Bu anlamda, şimdiye kadar Türkiye’de uygulanmış bütün kirli savaş politikalarının hepsinin bir arada sentezlenerek uygulandığını görüyoruz. Elbette ki, bu politikalara karşı direnen ve kendini örgütleyen Kürt Özgürlük Hareketine ve Kürt Halkına yönelik uygulanan bir politika olarak değerlendirmek işin gerçekliğidir. Fakat daha genel değerlendirdiğimizde seçim öncesinde başlatılan darbe rejimi, bütün Türkiye üzerinde kendisini katlayarak, iktidarlaştırarak ve kurumsallaştırarak halklara saldırmaya devam ediyor. Özellikle de direnen ve alternatif oluşturmaya çalışan bir güç olarak Kürt Özgürlük Hareketini hedefliyor.Türkiye ve Ortadoğu’daki demokratik alternatif gücü, Kürtler üzerinden yok etmeye çalışmasını hepimiz anlayabiliyoruz, yorumlayabiliyoruz. Ancak bununla sınırlı kalmayacağı ve bütün Türkiye’yi, bütün Ortadoğu’yu hedefleyen bir strateji ve bir politika olduğu konusu kimi zaman gözden kaçırılan, değerlendirilmeyen bir husus olabiliyor. Kısacası, Cumhuriyet tarihi ile birlikte ele alabileceğimiz halklar, kültürler, inançlar üzerinde oluşturulmaya çalışılan bütün politikaların sentezleşmiş hali ile karşı karşıyayız ve bunu salt AKP Hükümeti ile açıklamanın yetersiz kaldığını düşünüyorum. Şu anda devletleşen bir AKP politikası uygulanıyor. 

Kürt Özgürlük Hareketinin devletin bu şiddet yönelimine karşı tutumu ne olacak? Özyönetim ilanlarıyla başlayan sürecin nereye doğru evrileceğini düşünüyorsunuz?

Öncelikle, bir devlet politikası olarak Kürt Özgürlük Hareketi şahsında, Ortadoğu’da halkların özgür yaşamını inşa eden anlayışın bastırılmaya çalışıldığını belirtmek isterim. Bu süreçte, niye bu kadar  açıktan ve devletin bütün kurumları ve yapılarıyla çok meşru bir şeymiş gibi bu saldırılar bu katliamlar gerçekleştiriliyor? Bu savaş birleşenlerini de tanımlamakta fayda var bence.

Biz 2011 ve 2012 süreci ile birlikte, 90’lı yıllarda kirli savaşın temel aktörlerinden birisi olarak konumlandırılan Hizbullah militanlarının bir yasal düzenlemeyle nasıl serbest bırakıldıklarını hatırlıyoruz. Bunu bir yere koymak gerekiyor. İkincisi, 2013-14 süreci ile birlikte derin devlet diye tanımlanan güçlerle ilgili, AKP Hükümeti tarafından toplumda “Bakın biz bunları da, devleti ve hükümeti demokratikleştirmek için bütün bu kirli yapıları da nasıl bertaraf ediyoruz, nasıl tasfiye ediyoruz” üzerinden bir algılama yaratılmaya çalışıldı. Cemaatle birlikte Ergenekon davaları olarak adlandırılan operasyonlar gelişti ve gelinen aşamada bu davalardan neredeyse içeride kalan çok fazla kimse yok.  “Bu devlet ve iktidar bize ne dediyse biz onu yaptık. Bundan dolayı bizi yargılayamazsınız” dediler. İçeride bir dizayn gelişti. Biraz Ergenekon’dan, biraz Hizbullah’tan, biraz derin devlet içerisindeki derin güçlerden, biraz Cemaat’ten devşirebildikleri en uç boyutlarda duran kesimlerden çok ciddi bir savaş gücü açığa çıkartıldı. 

Dolayısıyla şu anda AKP’nin uyguladığı bütün politikalara ve uygulamalara baktığımızda, DAİŞ'in uygulamalarından ayırt edemiyoruz. DAİŞ kadınları katlediyor, insanların kellesini kesiyor, kafeste insanları yakıyor. Bir İmralı görüşmesinde, böyle bir olayın hemen ardından gitmiştik, Sayın Öcalan şunu ifade etti: “Eğer Ortadoğu’da demokratik bir çözüm ve halkların, kültürlerin, inançların bir arada olduğu bir yönetim sistemi gerçekleşmezse sizleri de böyle yakarlar.” Bu zihniyet tabii ki kendisine alternatif olan güçleri de yakmak isteyecektir. Bugün bunu en bariz bir biçimde Kürt Halkına ve mücadelesine karşı görüyoruz. Özellikle Ankara katliamı, Suruç katliamı, Amed katliamı, bunların hepsi, en son Tahir Elçi’nin katledilişi oluşturdukları o kirli savaş yolunun birer merdivenleri gibi sıralanarak gidiyor. Bu anlamda çok ciddi bir savaş gücü bir araya getirilmiş durumda. Uyguladıkları yöntemleri 90’lı yıllarla karşılaştırmayı bir argüman olarak kullanabiliriz ama biz Kadın Kongresi olarak, özellikle seçim öncesinden beri, artık 90’lı yıllarla benzeştirmenin anlamı yoktur diyoruz. Çünkü 90’lı yıllarda bu derin devletin işidir, kirli güçlerin işidir diye açıklamalar vardı. 

Ama bugün güvenlik yasasıyla katliam güçleri güvenceye alındı. 24 saat arama tarama emri yasalarca güvence altına alındı. Bu anlamda aslında şöyle bir güvenlik yasası ortaya çıktı: “Vurabilirsin, taciz-tecavüz edebilirsin, katliam dahil her şeyi yapabilirsin ama demokratik çözüm ve halkların kendi iradesi ile yaşamasına dair herhangi bir imayı ya da bir girişimi dahi kabul etmeyeceksin” yasası. Bununla birlikte tabii ki toplum çok ciddi bir darbe yönetimiyle yönetilmeye başlandı. Bizim belki de artık kavramamız, kabul etmemiz gereken gerçeklik bu. Şu anda darbe rejiminde yaşıyoruz. Bunu İmralı Heyeti olarak da 7 Haziran sürecine girmeden önce yaptığımız bir açıklamayla belirttik. Biz artık bir darbe rejimi ile yönetilmeye başlandık ve bunun karşısında muhakkak demokratik bir mücadele hattını hep birlikte geliştirmemiz ve darbe rejiminin önünü almamız gerekiyor. Darbe rejimi gerçekliğini kabul etmek demek buna boyun eğmek değil ve siz bunu böyle gördüğünüzde demokratik mücadele hattını daha da güçlendirme ihtiyacını duyabiliyorsunuz. Kürt Özgürlük Hareketi geliştirdiği mücadele sahalarında bunları çok ciddi değerlendirdi. İki buçuk yıldır değerlendiriyor. 

Bu anlamda özyönetim, geliştirilebilecek daha büyük kirli savaş politikalarının önünü almak, daha demokratik bir toplum ve yaşam anlayışını geliştirebilmek, özgür yaşamı geliştirebilmek açısından bir paradigmaya sahip. Sadece bu sürecin, bu iktidarın geliştireceği politikalar çerçevesinde oluşturulmuş bir hedef değil. Bizim için stratejiktir. Çok basit bir şeydir özyönetim. Kendi kendinizi yönetirsiniz. Bulunduğunuz mekânda o mekânı paylaşan tüm insanlarla bütün her şeyi paylaşırsınız, sonuçlarını da hep birlikte belirlersiniz. Bu kadar basit olan bir şey, kendi kendini yönetmek meselesi. Fakat toplumun özgürce yaşaması için çok önemli ve çok belirleyici bir şeydir. 

Bu anlamda ulus-devlet perspektifi karşısında bir çizgi olarak konumlandırmak gerekiyor. Net ifade etmek gerekiyor. Demokratik özerklik dediğimiz sistem, özyönetim dediğimiz sistem; evet, ulus-devlet paradigmasına karşı, orada gelişen bütün merkeziyetçiliğe ve bütün farklılıkları, kimlikleri ortadan kaldıran anlayışlara, pratiklere karşı bunların hepsini yaşatan bir sistem olarak kendisini kurguladı. Özyönetim ve özerklik tartışmalarını salt bu süreçle ele almak, sanki bu süreçte ilan edilmiş, bu süreçte gündemimize aldığımız bir şeymiş gibi tartışmak, bunu böyle yansıtmak aslında hükümet tarafından yürütülen bir algı yönetimidir. Şimdiki iktidarın ve devletin en büyük savaş politikası algı yönetimi üzerinden gelişiyor ve bunu belki de toplumun yüzde 50’si fark edemiyor bile. 

Bugün Kürdistan’da basının önünde kendisini bütün insanlığın özgürlüğüne vakfetmiş Tahir Elçi'nin nasıl öldürüldüğünü, nasıl katledildiğini gördük. Bütün toplum bunu gördü. Bu hükümetin başbakanı çok kolaylıkla bu toplumun karşısına çıkıp “Bunu teröristler yaptı” diyebiliyor. Her şey çok göz önünde ama  "Aradan birileri istifade edip vurmuş olabilir, eğer o çatışma zemini olmasaydı o kirli odaklar da o zaman devreye giremezdi” deniyor. Bu tabiri çok kullanmak istemem ama yapılan açıklamalar çok pişkince. Ama balistik yapıldı deniliyor, polisi öldürenlerdir Tahir elçiyi öldürenlerdir deniliyor.

Öldürülmek üzere gönderilen polisler gerçekliği var bir de. Öldürtülerek savaşı devam ettirmek üzerinden gönderilen askerler gerçekliği var. Ağrı, Diyadin’de yaşandı. Birkaç gün sonrasında biz oradaydık heyet olarak ve gittiğimizde orada askerlerin halkla paylaştığı şeyler vardı. Buna tanık olan insanlar bizimle bunları paylaştılar. Oraya Türkiye’nin bütün illerinden askerlerin olduğu bir birlik gönderiliyor. Bu kadar bilinçli bir şekilde hazırlanmış bir şey. Oradaki gerilla güçleri geri çekilme sürecindeler, o askerler o gerilla güçlerinin direkt yaşam alanlarına indiriliyorlar. Oraya indirilmek demek aslında bunları öldürebilirsiniz demektir. Savunma gücü olarak duran bir güce karşı, yaşam alanlarına bu kadar girildiği bir yerde, tabii ki çatışacaktır diye düşündüler. Fakat gerilla güçleri, o dönem yaptıkları açıklamalarda da ifade edildi ve oradaki halk da bunu belirtti, bunu fark etti ve oradaki halkla birlikte bunlar boşa çıkartıldı. En son yine böyle bir olay oldu, Oremar'daki asker cenazelerini bile alamayan bir gerçeklikle karşı karşıya kaldık. Bizim orada çalışan arkadaşlarımız, yöneticilerimiz devreye girerek, yine fakir fukaranın çocukları olan o askerlerin cenazelerini gerilla güçlerinden teslim alarak getirdiler. Orada da çıkıp şu açıklamayı yaptılar, “Biz askerlerimizin cenazelerini aldık, getirdik” diye. Biz bunları çok gördük. Şah Süleyman Türbesi mesela. Orada da ortak bir operasyonla gerçekleştirilen bir durum oldu. Yalanı, sahteliği bu kadar gerçekmiş gibi yansıtan bir politika belki de… Tabii bu politikalar onların istediği gibi gelişmedi. Savaşı başlatan taraf olarak gerilla güçleri gösterilmek istendi, gerilla güçleri onların istedikleri refleksleri boşa çıkarttı. Siyaset alanı da aslında bu konuda kendi üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalıştı. Demokratik çözüm ve müzakere süreci içerisinde, bu sürecin devam etmesi yönündeki ısrarını belirtti. 

Bir seçim süreci yaşandı ama mesela ben bu sürece bir seçim süreci demiyorum. Bir savunma süreci yaşandı. Hayatta ve ayakta kalma süreci diyorum ben. Yalnızlaştırılmaya çalışıldı. Suruç’ta gerçekleştirilen katliamın mesajlarını tabii ki o zaman da bütün alternatif hareketler okudular ama biz geri dönüp Suruç katliamının nedenlerini ve mesajlarını tekrar tekrar değerlendirmek zorundayız. Bu anlamda HDP ve HDK projesine yönelik çok ciddi bir saldırıydı aslında. 

Proje; Türkiye’de, Kürdistan’da bütün halkların, kültürlerin, inançların bir arada olabileceğine dair yegâne model ve örnekti ve bu hayat buldu. HDP bir parti olarak seçimlere girdi. Sistemin izin verdiği birkaç parti dışında, hiçbir parti Türkiye tarihi boyunca barajı aşıp Meclis’e girememiştir. Burada büyük bir başarı vardı. Bu başarı, sistemin bütün bloklarını; geliştirdiği bütün ideolojik, siyasal, ekonomik, kültürel, bütün barajlarını yıkmak anlamına geldi. Sadece bir seçim barajı olarak ele almadık hiçbir zaman ve bu seçimler bu biçimiyle aslında toplumda ne kadar hayat bulduğunun göstergesi oldu. Bu da başka bir özyönetim deneyimiydi bizim açımızdan. 

Tekrar sorunuza gelecek ve başa dönecek olursam, bunların hepsi Türkiye’de de Kürdistan’da da aslında bizim geliştirdiğimiz özyönetim deneyimleridir ve modelleridir. Evet, seçim süreci ile birlikte gelişti, doğrudur. Fakat özyönetim, demokratik özerklik, demokratik ulus perspektifi Önderliğimizin paradigma değişikliği ile birlikte yıllardır gündemimizde olan bir şey. Biz bunu ne kadın hareketi olarak, ne siyasi parti olarak, ne de toplumsal örgütlenme ve çatı örgütlenmeleri olarak gizli saklı tartışmadık. Bunlar kamuoyuna ilan edildi. Bunlar tartışıldı, kitapları yayınlandı, Meclis’te siyasi programlar olarak sunuldu. Bu anlamda herkesin bildiği bir şeydi ve zaten Kürdistan’da yıllardır –ki buna bütün o ağır savaş süreçlerini de katabiliriz- zaten biz kendi kendimizi yönettik. Ya devletin katliamları ile yaşayacaktık ya da kendimizi yönetecektik. 

Kadınlar olarak yaşadığımız gerçeklik şudur; biz orada erkek egemen zihniyetten kaynaklı bütün yönelimler ve saldırılar karşısında kendimizi koruyor ve savunuyoruz. Kendi sorunlarımızı biz çözüyoruz Kürdistan’da. Bu topluma katılım konusunda bütün alanları biz yaratıyoruz. Siyasete biz giriyoruz ve zorla giriyoruz, devlete rağmen giriyoruz. Nedir özyönetim? Biz sadece bir yıldır bu deneyimi yaşamıyoruz. Biz, 40 yıldır örneğin kadınlar olarak kendi özyönetim deneyimimizi, modelimizi geliştiriyoruz. Bugün artık olgunlaştı. Biz bir deneyimi, peyderpey ördük, ekledik ve bugüne geldik. Bu bizim açımızdan bir deneyime dönüştü. Gönül isterdi ki, bunu şölenlerle, kutlamalarla paylaşalım. Bu, devleti reddetmek, devleti yıkmak değil ki. Toplumun özgürlüğü, özgür yaşamın karşısındaki çaresizliğe bir çözüm buluyoruz biz. Bunu tabii ki, kutlayarak yaşamak bizim hakkımızdı fakat topluma sanki bir bölme, ayrıştırma biçimi olarak sunuldu. Israrla Kürt Özgürlük Hareketine dayatılan şey, hep “bölücü” olarak tanımladıkları şekilde görünmemiz, “bölücü” olarak bilinmemiz ve “bölücü” olmamızdır. Bizden istenilen şey bu. Bizim de yapmadığımız ve yapmayacağımız şey de bu. Bölen, parçalayan, ayrıştıran hiçbir politikanın içerisinde, yanında yöresinde olmayacağız. Ve biz buna devam edeceğiz. AKP hükümetinin, iktidarın, devletin geliştirdiği ve geliştirebileceği bu politikaları güçlendiren her türlü yaklaşımın karşısında olacağız. 

HDK bir parçalama projesi ve modeli değildir. HDP, parçalayan, ayrıştıran bir siyasi parti modeli değildir. DTK, parçalayan, bölen bir toplumsal örgütlenme modeli değildir. Hepsini tek tek önümüze koyalım ve inceleyelim. Hangisi ayrıştırıyor, hangisi tekleştiriyor ve hangisi çoğalıyor? Bu anlamda tekrar ifade edeyim, gerçekten Kürt Özgürlük Hareketinden ve Türkiye’deki bütün demokratik güçlerden istenilen şey şu; “Biz size bölücü dedik, siz ayrışın, tek tek kalın, bölün, hem kendiniz bölünün hem bu toplumu da bölün. Sakın bir arada durmayın!” Çünkü bir arada olmamızdan çok korkuyor bu sistem. Özyönetim modeli, belki Kürdistan’da başlamış, olgunlaşmış, ilan edilmiş gibi görünebilir. Bundan sonrasında halk bu kadar sahiplendikten, kendi kararının arkasında bu kadar durduktan sonra, artık Kobane, Rojava şahsında nasıl Ortadoğu’ya mal olan bir özgürlük sistemi olarak ele alındıysa, bugün Kuzey Kürdistan’da, Cizre’de, Varto’da, Silvan’da gerçekleşen özyönetim modeli artık Türkiye üzerinden bütün dünyaya armağan edilmiştir diye düşünüyorum.

AKP gerçekten hem kendine oy verenler hem de oy vermeyenler nezdinde bir algı yönetiyor. “Bu bölücü Kürtler hendekleri kazdıkları için biz de oraya müdahale ettik” diyor. Ama sizin de belirttiğiniz gibi özyönetim bir birikim ve deneyimin sonucu.

Tabii uzun zamandır bu böyle ve şu anda hala birçok konuda çok eksik kaldığını düşünüyoruz ve bu konuda kendimizi çok ciddi sorguladığımız yönleri oluyor. Fakat bu, alınan kararın yanlışlığından değildir. Bütün programlarımıza baktığınızda toplumun tüm boyutları vardır. Toplum kendisini, sağlığını, düşüncesini, ruhunu ideolojik olarak savunmak durumundadır. Toplum kendi ekonomisini savunmak durumundadır. Ciğerleri diyoruz, ormanları, ağaçları kesip katlediyorsun, yakıyorsun. O zaman hangi sağlıktan, hangi savunmadan bahsedeceğiz. Biz bunları savunmak zorundayız. 

Özsavunmayı sadece fiziksel olarak almamak lazım. Tabii ki, bu insani bir reflekstir, kimi panel ve tartışmalarda ifade ettiğim gibi, insan bütün canlılar dünyasına baktığınızda, sadece insanlar değil hayvanlar da kendisine dönük herhangi bir saldırı hissettiğinde, bir zarar göreceğini düşündüğünde kendisini savunma mekanizmaları vardır ve bunu hızla devreye sokar. Tırnaklarını çıkartır, savunmaya alır kendisini. Biz insanlar bunu bilerek, öğrenerek yaşayanlarız ve tarihten günümüze kadar böyle olmuştur. Devlet niye kendisini savunuyor? O kadar karakollar yapılıyor, karakolların etrafında o kadar toplumdan izole edilmiş dikenli bölmeler oluşturuluyor. Bu toplum içinse toplumdan bu kadar korkmaması gerekiyor o zaman. Oradaki özsavunma alanlarına bakalım. Kimler kendisini savunuyor? Para ile ya da başka bir şeyle tutulmuş insanlar mıdır? Halktan izole edilmiş alanlarda yaşayan insanlar mıdır? Hayır, değillerdir. Kendileridir, her biri evinden çıkıp gidiyor, karakolundan çıkıp gitmiyor. Herhangi bir risk gördüğünde, bunu hırsıza karşı da yapar, bunu kendi ahlaki, kültürel özelliklerini bozmaya, yozlaştırmaya dönük saldırılara karşı da yapar. 

Ama Sayın Tahir Elçi’nin yaşadığı gerçeklik bize başka bir şeyi de gösterdi. Ne olursak olalım, kendimizi savunmak zorundayız. "PKK terör örgütü değildir” gerçekliğini ifade ettiği için her gün tehdit altındaydı. Her gün kadınlar olarak saldırı ile karşı karşıyayız. Özgürlük dediğiniz şey nedir? Birincil olarak, insan olarak, kadın olarak yaşamaktır. O zaman varlığını koruyacaksın. Varlık olayı, bizim canlı ve zinde olmamızı gerektiren bir şey. Öldükten sonra hayatın ne anlamı olabilir bir insan için? Bu, toplum için de böyledir. Sadece fiziksel de değil, ruhsal olarak da varlığımızı korumak zorundayız. Psikolojik olarak da varlığımızı korumak zorundayız. O yüzden biz, özsavunmaya ihtiyaç duyuyoruz. 

Devlet, “hendekler kuruluyor” diyebilir, o hendekler olmasaydı, daha çok kadın katledilmiş olacaktı. Niye toplum bunu bilmiyor ya da niye yansıtılmak istenmiyor? Çünkü orada bir gerçeklik var. Eğer kendini savunma bilinirse, Türkiye’de duyulur ise, herkes kendisini savunmaya kalkışır. O yüzden biz her yerde kendimizi savunacağız, bunu çok net ifade ediyoruz. Kadınlar olarak da ideolojik olarak kendimizi savunuyoruz. Kendi alanlarımızı, kendi ekonomimizi savunuyoruz. Bunların hepsi örgütlenmektir.

Barış ve müzakere süreci gündemden kalktı mı? Bu sürece nasıl dönülebilir? 

Öncelikle müzakere süreci olarak tanımlamak, yaşanılan süreci abartılı ifade etmek anlamına gelir. Biz mümkün mertebe böyle ifade etmiyoruz. Çünkü müzakere atmosferi gelişmedi. Yaşanılan süreç aslında bir diyalog süreci idi. Biz alternatif hareketler, bu süreçleri değerlendirirken bunun üzerinde çok durmak, belki toplum karşısında, toplumun özgürlük umutlarından sorumlu olan hareketler olarak da belki özeleştiri yapmamız gerekir. Çünkü egemenler barışı hiçbir zaman bahşetmezler. Toplumlar, halklar da –özellikle kadınlar- alternatif hareketler asla kendi işgalcilerinden, kendilerini sömürenlerden barış beklemezler, huzur beklemezler, ancak biz bekledik. Bu bir özeleştiri konusu. Neydi bu bekleme? Bir kere, sürecin tanımlanması ve algılanması konusunda belki de içine düştüğümüz yetmezlikler. 

Bu süreç aslında bir diyalog süreci idi. Özellikle de Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesi gündemleri açısından, bu sorunların çözümü açısından bir yöntem değişikliği tartışmasıydı yapılan. Önderliğimiz yaptığı bütün açıklamalarda, değerlendirmelerde, deklarasyonlarda bunu ifade etti. "Biz, şu anda sorunların çözümü konusunda bir zihniyet değişimi sürecini yaşıyoruz. "Zihniyet değişimi dediğimiz şey neydi? Sorunların, evet silahla, şiddetle, bastırmayla, katliamla, yok saymakla, imha/inkârla değil; demokratik siyaset yöntemleriyle çözme anlayışını geliştirmekti. Esas konular tartışılmadı ve bu her defasında deklare edildi. Esas gündemlerin tartışılabileceği ortak masada olması gerekenler de o masaya gelemedi ve Önderliğimiz ısrarla, “Bu masa bütün toplumun vicdanını ifade eden bir masaya dönüşebilmelidir” diye belirtti. Bu sürecin devam etmesi açısından bu çok önemli bir esastı, temel koşullardan birisiydi, bu toplumun vicdanını temsil edenlerin orada olabilmesi. Sivil toplum örgütlerinin, kadın hareketinin, gençliğin yani toplumu oluşturan bütün ögelerin oradaki süreci açık açık izlemesi, değerlendirmesi ve bu süreçleri şeffaf bir biçimde toplumsallaştırması, toplumla paylaşılması konusunda çok ciddi bir mücadelesi vardı Önderliğimizin. "Gerçekleştirilen mutabakat da bunun resmi bir ifadesi oldu. Eğer bu izleme heyeti oluşur ve toplum buraya gelir ise, bu masada çözüm için irade olarak burada olur ise bu süreç devam eder." dedi.

Kaldı ki, son yaptığımız görüşmelerde de, “Eğer bu heyetler oluşursa ve bir dahaki görüşmeye bu heyetlerle gelirseniz biz artık müzakere sürecine geçebileceğimizi düşünebiliriz” diye deklare etti. Fakat gerçekleşmedi bu. İstenildiği kadar 90’lar öncesine gidilsin, 90’ları aşan yeni politikalar geliştirilsin, savaş alsın başını götürsün, bir gerçeklik bu savaştır, bu savaşı başlatan güçlerin hedefleri bellidir. Diğer gerçeklik bunun karşısında direnen, özgürlüğü için varlığını büyüterek ortaya koyan halklar, alternatif hareketler gerçekliğidir. Bir üçüncü gerçeklik vardır ki, bütün toplumu bağlayan bir gerçekliktir; bütün dünya deneyimlerinde bütün sorunlar hangi yöntemle çözülmeye çalışılırsa çalışılsın sonuç olarak demokratik çözüm ve müzakere yöntemlerine dönülmek zorundadır. Bu anlamda önümüzdeki süreç, belli oluyor ki çok ciddi bir savaş hazırlığı ve çok ciddi bunu devam ettirme mesajlarıyla karşı karşıyayız. 

Gerek Başbakanın gerek Cumhurbaşkanının gerek devlet yetkililerinin yaptığı bütün açıklamalardan, biz bu sürecin derinleştirilerek götürüleceğini anlıyoruz. Sayın Tahir Elçi’nin katliamını dönüp dönüp tekrar çözümlemek, onu anlamak gerekiyor. Ne yapılmak istenildi? Verilmek istenen mesaj ne idi? Mesaj, bu savaşın bu şekilde devam edeceğine dönüktü. Bunun PKK’nin kuruluş yıldönümüne getirilmesinin çok ciddi bir anlamı, mesajı vardır; “Biz sizin, toplumsal ve demokratik çözüm yöntemlerinin hakim olduğu bir süreci geliştirmenize izin vermeyeceğiz” demektir. Bu söylenilmeye çalışıldı. Tüm bunlara rağmen bu iki buçuk yıllık süreci gözden geçirmemiz gerekecek. Bunun bir diyalog süreci olduğu ve güçlendirmemiz gerektiği konusunda yaptığımız birçok şey oldu. Birçok emek verildi. Alternatif hareketlerin geliştirdiği birçok değerli tutum, yaklaşım ve örgütlenme düzeyleri geliştirildi. Fakat bu sürece denk değildi. Bu toplumda, toplumun yarısından fazlasının bu savaş karşısındaki sessizliği ve buna karşı tavır geliştirmemesi elbette ki bizim sorunumuzdur. Bunu böyle görmek zorundayız. 

Hâlbuki biz bu iki buçuk yıllık süreci bütün her yerde, demokratik ilke ve ölçülerde bir araya gelen, birleşen halklar mozaiğine dönüşen yaşam alanlarına dönüştürebilirdik. Hareketler bunu Ankara’ya taşıdığında katliamla karşılaştılar. Dolayısıyla bunu biz bütün mahallelerde, ilçelerde, illerde barış ve demokrasi özelliğini, ilkelerini toplumsallaştırabilmiş olsaydık; toplumun o doğallığında var olan bu özelliklerini örgütleyebilmiş olsaydık; hakim olan barış düşüncesi olurdu, barış örgütlülüğü olurdu. Toplumsal barış konusunda yaşanılabilecek herhangi bir yönelim ve saldırı politikalarına karşı da çok ciddi bir duruş gelişebilirdi. Faşizm, ırkçılık, faşizan politikalar bu kadar hakim olmayabilirdi en azından. Bu düzeyde olmayabilirdi. Bu anlamda, bu sürecin ortaya çıkan sonuçlarının biz alternatif hareketlere de çok ciddi bir mesajı var. Toplumun da bize verdiği mesaj var. Bir arada olmak, bir arada hareket edebilmek, daha güçlü çoğalarak, farklılıkları bir arada tutan modelin her yerde geliştirilmesi gerekiyor ki biz barışın toplumsallaşmasını, özgürlüklerin toplumsallaşmasını sağlayabilelim. Bundan sonra da hem bizim hem bütün demokratik güçlerin tek bir görevi vardır, o da bu topyekûn saldırılar karşısında çok öğrendiğimiz ve biraz da iyi yaptığımız bir şey olan direnmek ve bununla birlikte kendi ideallerimizi inşa etmek. 

Direnmek konusunda iyiyiz, başarıyoruz, inşayı da eşit oranda geliştirebilir isek bu sürecin sonu muhakkak yine İmralı'da Önderliğimizin muhataplığında kadınların, gençlerin, alternatif hareketlerin iradesinin katıldığı bir müzakere süreci ile sonuçlandırılacaktır. 

Rojava, Ortadoğu’daki gericiliklere karşı çok önemli bir deneyim ve kazanım. Rojava sürecini Ortadoğu politikaları açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Müzakere sürecinin sona erdirilmesine olan etkisi sizce nedir? 

Ortadoğu’da iki çizgi var. Bu, tabii ki bütün alternatif hareketlerin ortak vurgusu olarak, kapitalist modernite. Şimdiye kadar birçok alternatif çizgi geliştirildi fakat bunların hayat bulma koşulları açısından belki de Ortadoğu’da ilk defa bütün halkların, inançların, kültürlerin kabul ettiği bir model gelişti. 

Arap Baharı olarak ifade edilen –ki ben çok böyle ifade etmiyorum, bunu bütün kadın çalışmalarımızda, toplantılarımızda da ifade ediyoruz kadın hareketi olarak da- salt Arapların ihtiyaç duyduğu bir bahar değildi bu, bütün toplumun ihtiyaç duyduğu bir şeydi. Çünkü Ortadoğu’da salt Araplar yok. Farklı kimlikler de var. Bu sürece nasıl dahil ediliyorlar. Bu anlamda aslında halkların baharıydı fakat neye dönüştü? Bir diktatör, bu mücadeleyi veren halklara başka bir diktatörlük önerdi. Halkların bu iki çizginin dışında önereceği bir şeyleri maalesef ki yok. Tabii ki mücadele yürütüyorlar, tabii ki çok ciddi arayışları var, çok ciddi bedel ödeyen hareketler, bu anlamda özellikle Ortadoğu’daki alternatif hareketlerin deneyimlerini hiç küçümsememek gerekiyor. İnanılmaz bir bedel. Ancak, kapitalist modernitenin kuramlarından ve kurumlarından korkmadan bir alternatifi geliştirmek çok zor. Alternatif olarak düşündüğünüz şey de aslında bir bakıyorsunuz başka bir devlet oluyor. Mısır’da devrilen liderin sonrasında Sisi geldi. Sisi aslında bir kurtarıcı olarak geldi. Sunulan alternatif, aslında görece daha iyi bir diktatör. Şu anda oralarda çözüm adına hiçbir şey yok. Yine halklar ve ırklar olarak ayrıştırılıyor, çatıştırılıyor. İnançlar Sünni-Şii diye ayrıştırılıyor. Mesela Irak’ta toplum bununla karşı karşıya. Mısır’da, Tunus’ta da öyle. Tabii ki, Türkiye açısından da çok ciddi bir durum. Bütün sınırları boyunca kapitalist moderniteye karşı kendisini üçüncü bir çizgi olarak geliştiren demokratik ulus ve demokratik konfederal bir sistem inşa oluyor gözünün önünde, sınırının ötesinde. Orada bir özgür yaşam yükselirken, bu tarafta bunun yansımasının olmayacağını düşünecek bir iktidar var mıdır? Bunu belki bizler bu kadar ciddiyetle göremedik ama devlet bunu çok iyi gördü. Kobane düştü düşecek diye söylenen şey, aslında özlenilen ve olması istendiği şeydi. Hiç de öyle sürç-i lisan ile söylenmiş şeyler değildi. Bu şu anlama geliyordu; "Bu sizin için ancak bir hayal olabilir, gerçekleşemez, siz de düştüğünü görebilirsiniz ancak. Reel sosyalizmde denendi, bunu yaşadınız burada da bunu yaşayacaksınız” denilmek istendi. Ama o günden bugüne alternatif hareketlerin ne kadar deneyim kazandığı, ne kadar biriktirerek o yaşanılan yetersizliklerden sonuç çıkartıldığını hesaba katmadılar ve toplum bu politikaları kabul etmedi boşa çıkardı.

Evet, bir hayal orada gerçekleştirildi, Kobane şahsında da sistemin oluşturduğu bütün ablukalar yerle bir edildi. Şu anda sınırlarımız özerk bir yönetim sistemi ile yönetiliyor. Bunun için Irak’ta yapamadığını belki Suriye’de yapmak istedi. Irak’ta müdahil olamadı, işin dışında kaldı ve Kürtler orada bir statü sahibi oldular.  Mesela biz bir devletleşme fikrine sahip değiliz. Önderliğimiz de defalarca devletleşme konusundaki görüşlerini ifade etti, “Altın tepside de verilse kabul etmeyiz” dedi. Çünkü devlet, toplum özgürlüğünü sağlayacak bir mekanizma değildir bizim için, tam tersine oluşturulmuş bir mekanizma, bir aygıttır. Bizim için özgürlüğü sağlayacak yegâne şey, toplumun kendi kendisini yönetebileceği mekanizmalardır, buna da toplum karar verir. Kendileri adına başka bir gücü oraya koydular, muhalif güçler denildi, isimler konuldu en nihayetinde politikasının temel yansıması, örgütlenmesi DAİŞ oldu. Şu anda DAİŞ kapitalist modernite adına, Türkiye’deki iktidar adına orada Kürtlerle savaşıyor. Tabii ki İslam’la bağdaştırılan, bununla açıklanan, toplumda da çok ciddi kafa karmaşası yaratılan bir durum var. Bunları berraklaştırmak da bizim sorumluluğumuzda aslında. Bu kadar İslam’ı katleden, İslam’a karşı bu kadar tepkiyi artıran bir çete örgütü daha yoktur. Ama burada İslam’a karşı da bir savaş var. Neden hep Kürtler hedef oluyor? Bu soruları bizim toplumun bunu sorgulayabilmesini sağlamamız gerekiyordu. Tabii bununla ilgili çok ciddi çalışmalar yapıldı, yapılmadı değil ama yetersiz kalındığını düşünüyorum. Zira en büyük cevap sanki orada toplumların geliştirdiği modeli daha fazla sahiplenmek ve belki burada da denemekti, bu da gelişiyor zaten. 

Rus uçağının düşürülmesinin Rojava ile bir bağlantısı var mıdır? 

Tabii ki. Bir önceki yıl içerisinde bütün hareketlerin ve toplumların gündemi biraz Kobane idi, Kobane şahsında o model orada ne olacak diye. Şimdi biliyorsunuz Şengal özgürleştirildi.  Şengalli kadınlar, Ezidi kadınlar şahsında aslında bütün dünyaya umut oldu. Sistem, “Biz sizi katlederiz, katletmediğimize de tecavüz ederiz, sizi pazarlarda satarız” diyorlardı. Yani Kürdistan’daki kadınlar olarak yaşamadığımız hiçbir katliam hiç bir saldırı biçimi kalmadı. Gerçi her defasında bunu söylüyoruz ve bakıyoruz ki aslında daha bilmediğimiz nice katliam biçimleri ile karşılaşıyoruz. Bunların yaşanmaması için tabii ki mücadelemizi büyüterek devam edeceğiz. Bu anlamda orada gerçekleşen bir devrimdir. 

Mesela bir Ezidi kadının, özgürleşen bir alanda arabanın üzerinde çarşafını çıkarması. Orada sembolik bir şey var. İşte şimdi Rojava’da, Cerablus’da da Kürt Halkı, orada yaşayan Arap, Ezidi, Süryani, Türkmen ve belki bilemediğimiz halklar ve inançlar da var ve onlar oradaki yönetimlerde yer alıyorlar. Onların hepsinin bir arada olduğu o alternatif güçler Cerablus’da geliştirecekleri zaferle -ki bu çok yakındır- halkların etrafında örülmüş, o giyindirilmiş bütün kara sistemi (çarşafı demek istemiyorum çünkü orada bir inanç var, ona da yorumlanabiliyor bazen), yırtıp atacaklar. Şu anda AKP’nin önlemeye çalıştığı şey budur. Rus uçağını vururken o uçağın niçin orada olduğunu çok iyi biliyorlar.  Rus uçağını vurması demek aslında IŞİD’i güçlendirmesi demektir. IŞİD’e “Orada sen daha rahat katliam yapabilirsin” demektir. “Sen oradaki yaşam alanlarını daha rahat işgal edebilirsin, tecavüz edebilirsin” demektir. Mesaj budur. “Sen onu vurursan biz seni vururuz” demektir. Niye? Kürtler orada mücadele ederken Kürtleri vurmasının anlamı neydi? “Siz IŞİD’in oraları işgal etmesine izin vermezseniz biz de sizi vururuz, biz de sizin sisteminizi düşürürüz, sizi katlederiz" denmekte. 

Bakın bugün orada her gün bir insanlık dramı yaşanıyor. Katledebildiğini katletti IŞİD. Ondan kaçabilenler sınırın bu tarafına geldiler ve özellikle bu insanlar Avrupa’da daha güzel yaşam vaatleriyle kandırılarak, örgütlendirilerek denizlerde boğduruluyorlar. Bu bir politikadır. Öldürülmeleri üzerinden para ve bütçe devşiren bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bugün denizlere sürülüp boğdurularak katledilen insanlar üzerinden politika yapılıyor ve Avrupa’dan oradan buradan para isteniyor. “Eğer ben izin vermezsem Avrupa’ya gelemezler. Bunu engellememiz için bize bütçe vermeniz gerekiyor” mesajı veriliyor. Bizim ölü bedenlerimiz üzerinden politika yürüten bir iktidarla karşı karşıyayız. Ha keza aylardır Kobane’de insanlık katliamı, kültür katliamı geliştiren bir çete örgütüne karşı özgürlük mücadelesi veren o yiğit kadın ve erkeklerin bedenleri o kapılarda bekliyor. Geçenlerde Aziz arkadaşımız, özgürlük savaşçısı yoldaşımızın bedenini alabildik. Kürdistan’ın diğer yerlerinde uygulanan yine aynı politika. Özgürlük mücadelesi yürüten insanların mezarları bombalandı, kemikleri ortaya saçıldı. Bu, hiçbir şeyle anlatamayacağımız bir savaş biçimi. Mücadele edenlerin kemikleri bile onları korkutmaya devam ediyor. 

Kürt Halkı çözüm sürecine yönelik umudu hala barındırıyor mu? 

Bu soru gerçekten bu süreç çözüme ulaşıncaya kadar hep karşılaşacağımız bir soru. Bizim hiçbir zaman, biraz önce de belirttim, bu politikaları gerçekleştiren güçlerden bir umudumuz olmadı, bundan sonra da olmayacak. Hele kadınlar olarak asla böyle bir yanılgı içerisinde olmayacağız. Çünkü bu politikaları bu kadar bilerek bu kadar örgütleyerek gerçekleştiren bir gücün umut olmasını beklemek bizim açımızdan ölümdür. Biz bu ölümü kabul etmeyeceğiz. Kaldı ki yaşayan, yaşatan, özgürce yaşanması için mücadele eden bir geleneğe sahibiz biz. O yüzden beklemeyeceğiz kadınlar olarak da, Kürt Özgürlük Hareketi açısından da bir Kürt kadını olarak da ben söylüyorum. Yoktur umudumuz. Bizim umudumuz bizedir, kendimize dairdir. Biz özgürlük umudunu ne kadar örgütleyebilirsek, barış umudunu ne kadar örgütleyebilirsek, o kadar gerçekleşir. O yüzden de evet çok umutluyuz. Çok umutluyuz çünkü örgütlüyüz. Çok umutluyuz, çünkü bugün artık hayal olmaktan çıkan gerçekleşen bir özyönetim modeli ve perspektifine sahibiz. Böyle bir pratiğe sahibiz. Çok umutluyuz, bu, halklar kültürler açısından artık onay aldı, kabul gördü. Rojava’da bütün halkların bir arada durması benim açımdan gerçekten bir mucizeydi ve bu mucize gerçekleşti, gerçekleşiyor. Umutluyuz, Türkiye buna bir cevap verecek. Çok umutluyuz ki hala direniyoruz, mücadele ediyoruz, daha çok bir arada olmanın arayışı içerisindeyiz. Tabii ki bütün bu umutlar bize çok büyük sorumluluklar yüklüyor. Bizim bu topluma dair özgür yaşamı oluşturmak, toplumsal barışı geliştirmek konusunda sözümüz var, bu bizim boynumuzun borcudur. Ne olursa olsun ne yaşanılırsa yaşansın, sonuç itibariyle çözüm yöntemi olarak demokratik siyaseti hakim kılmak konusunda topluma verdiğimiz sözü yerine getireceğiz hep birlikte. 

25 Kasım’ı geride bıraktık. Biz kadınlar hem devlet hem de erkekler tarafından şiddete uğruyoruz. KJA kadına yönelik şiddeti nasıl değerlendiriyor ve bu konuda hangi mücadele araçlarını geliştiriyor? 

Şiddet üzerinde çok durduğumuz bir konu. Kadın özgürlüğü açısından mücadele geleneğimiz, bu konu üzerinde durmak ve buna tedbirler geliştirmek üzerinden yaşandı. Bizim ilk örgütlenme süreçlerimiz Yurtsever Kadınlar Derneği süreci ile olmuştu. O zaman da yurtsever kadınlar olarak örgütlenmemizin bir özelliği vardı, o da devletten kaynaklı gelişen Kürtler üzerindeki politikalar, şiddet, katliam, faili meçhul vb olaylara karşı örgütlenmek. Çünkü hem toprakları üzerinde gelişen baskı, işgal ve şiddet hem insanlar üzerinde gelişen bir baskı vardı. Buna karşı bir başkaldırıydı, özünde böyle fakat hiçbir zaman şiddeti salt fiziksel bir yönelim, durum olarak değerlendirmedik, ele almadık. Bunun dar kaldığını düşünüyoruz. Şiddetin ideolojik bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz. O yüzden katliamları önleyelim, şiddete karşı çıkalım sözleri çok güzel fakat bunların nedenleri, bu sorunun nasıl giderileceği üzerine kadınlar olarak yeniden yeniden tartışıp daha ortak bir yerde buluşmamız da gerekiyor. İdeolojiktir şiddet. Bir düşünce sistematiği kadını eşya gibi görmüyorsa ona bir eşya gibi yaklaşmaz. Bu kadar basittir. 

Ancak bugün devlet kadını bir doğurma makinesi olarak görüyor. Uyguladığı politika budur. Bir kadın bakan geçtiğimiz günlerde, “Zorla güzellik olmaz deniliyor canım, nasıl olmazmış, bal gibi de zorla olur” diyor. Bunu öyle cehaletten söylenmiş şeyler olarak algılamamak gerekiyor. Bu tam da ideolojik bir söylemdir. Şiddet ideolojiktir dediğimizde işte tam da bunu söylüyoruz. Kadının yaşamını zorla kurmak demek aslında şiddetle kurmak demektir, şiddetle yaşamasını makul görmektir, bunu meşru görmektir ve bunu devam ettirmektir. “Kadın aile içerisinde, toplumda, devletten kaynaklı şiddeti yaşasın ama buna karşı sesini çıkartmasın, boyun eğsin, bunu normal görsün”, devletin politikası tamamıyla buna yöneliktir. O yüzden ailenin devam ettirilmesi konusunda verdikleri yegâne perspektif nedir? “Biraz da dişini sık canım. Erkektir o da, biraz alttan alırsan iyi olur, aile devam eder” verdikleri perspektif budur. O evde kadın dayak yiyor, şiddete uğruyor, yaşamın yarısını paylaşması gereken kadının söz hakkı, iradesi yok. Ekonomik olarak şiddete uğruyor ve bunlar yetmiyor, kadınlar o mekânın içerisinde katlediliyor, tecavüze uğruyor. Böyle bir gerçekliği savunmak, bunun devam ettirilmesini savunmak yerine, alternatif demokratik ögelerle donatılmış bir süreç yaşatılması gerekiyor. 

Biz kuşkusuz aile gerçekliğini reddetmiyoruz. Bir aile gerçekliği var, mevcut aile gerçekliğini yok sayamayız fakat bunu geleneksel, şiddet ideolojisi ile yürütmekten ziyade, buna alternatif bir şeyi açığa çıkartmak gibi bir sorumluluğumuz var kadın hareketi olarak ve bunun için mücadele yürütüyoruz. Bu açıdan, bizim 25 Kasım’da geliştirdiğimiz temel felsefe ve sloganımız, erkek egemen zihniyetten kaynaklı saldırının ideolojik bir saldırı olduğuna dairdir. Bütün alanlarda özsavunma meşru bir hak olarak uygulanmalıdır, örgütlenmelidir biçimindeki perspektifimizi hayata geçirmeye çalışıyoruz. Şiddet ideolojiktir, özsavunma bunun karşısında her alanda ama her alanda bir haktır. 

KJA daha çok Kürdistani bir hareket olarak görülüyor ancak Türkiye’de de örgütlenme çalışmaları var. Kadın hareketinin bileşenleri ile ortak mücadele yürütme konusundaki yaklaşımlarınız nelerdir?

Evet, KJA Kürdistani Kadın Kongresi olarak kendisini programladı. Bütün çalışmalarımızı da böyle örgütlüyoruz. Kürdistani demek Kürt demek değil, öncelikle onu belirteyim. Kürdistan, doğrudur, çoğunluğu Kürt olan bir coğrafya fakat Araplar, Türkler, yıllar öncesinde yine devlet politikalarından kaynaklı mesela Lazlar, Çerkesler de var. Belki daha azlar ama zaten bizim sistemimiz sayıya göre oluşturulan bir sistem değil. Birçok inanç var. Sürekli Ortadoğu’nun ana merkezi dememiz, insanlığın beşiği dememiz öylesine bir şey değil, gerçekten tarihsel bir bilinçle bunlar ifade ediliyor. Şu anda Kürdistan’da bütün bu farklılıklar, renkler bu çatı altında örgütleniyor. Bir özelliği de vardı; “Nerede olursa olsun kendisini Kürdistani olarak tanımlayan, ifade eden bütün kadınların örgütlenmesini esas alır” ibaresi. Bu da Türkiye’de ise Türkiye’de, hatta Avrupa’da ise Avrupa’da ki orada çok güçlü bir kadın hareketi var ve eşgüdümlü bir çalışma yürütüyoruz oradaki arkadaşlarla, zaten perspektifimiz de aynıdır bu anlamda.

Türkiye’nin bütün her yerinde KJA olarak tabii ki örgütleniyoruz, bundan sonra da örgütlenmeye devam edeceğiz. Perspektiflerimiz Türkiye’de de aynı, fakat bir özyönetim modeli ile hareket ettiğimiz için bütün bölgelerin kendilerine has özellikleri ve özgünlükleri var, bu özgünlüklere göre örgütleniyor bölgelerimiz. Bundan sonrasında da kendisini bu Kongre altında görmek isteyen herkese açık. Bu anlamda KJA’nın aslında biraz enternasyonal bir özelliği de var. Şu anda Avrupalı olup, Ortadoğu’dan kadınların da yer aldığı bir örgütlenme. Evet, Kürdistani olarak tanımladık ama aynı zamanda da çok evrensel bir yapı, bir bileşene de sahip. Bu anlamda Türkiye’de Kürt, Türk, Laz, Ermeni olabilir, inancı kültürü ne olursa olsun KJA programını kabul eden kadınlar KJA’yı kendi çatısı olarak görebilir ve çalışabilir. Temel perspektifimiz tabii ki ittifaklar meselesi ve bunu çok önemsiyoruz.  

Aslında Kongremizin çok uzun zamandır sürekli gündeminde olan bir konu, bütün kadın hareketleriyle ortak bir çatımızın Türkiye’de de olmasını çok isteriz. Bu bizim özlemini duyduğumuz bir şey ve bunun gerçekleşmesi için tabii ki arkadaşlarımızla tartışmalarımız oluyor, paylaşımlarımız oluyor. Buna ihtiyaç duyulması ile birlikte bu hayalin de gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Yeter ki bu konuda ortak bir irade açığa çıksın. Ve şu anda da Türkiye’deki hemen hemen bütün kadın hareketleri, platformlar, feminist kadın örgütleri, akademi alanlarından birlikte çalışmadığımız örgüt, alternatif hareket ve bireyler yok. Aynı kulvarda olmadığımızı düşündüğümüz, fakat kadın olmaktan kaynaklı ortak sorunlarda bir araya geldiğimiz birçok kişi ve kadın hareketi var ve bunu çoğaltarak devam etmeyi düşünüyoruz. Çünkü bu bizi zayıflatmaz aksine daha fazla güçlendirir ve bunun bizi hep güçlendirdiğini gördük. Bu deneyimden hareketle bu yönelimimizi devam ettireceğiz. 

Şu anda, bunun belki de en zirvesini yaşadığımız bir çalışma, bizim de KJA olarak bileşeni olarak tanımladığımız bir çalışma, mesela Barış İçin Kadın Girişimi. Çok önemsediğimiz bir çalışma ve barışın toplumsallaşmasına dair deneyim geliştiren bir çalışma. Ha keza, yine KÖM (Kadın Özgürlük Meclisi), kadın özgürlük konularını ve aynı zamanda müzakere süreçlerine kadının ortak söylem ve eylemlerini taşımaya dönük çalışmaları yüklenmiş bir Meclis olarak önümüzdeki günlerde Amed’de tekrar toplanacak. Bunlar çok önemli çalışmalar ve daha sayamadığım birçok ortak çalışma alanımız var ve bunları çoğaltarak devam etmek konusunda bir yaklaşımımız var. Kadın özgürleşmezse gerçekten toplum özgürleşmez, biz bu perspektifle yaşıyoruz ve toplumun yarısı olarak ifade edilen kadın, toplumun var olması açısından başat bir yerde. Bu topluma da böyle katılması gerekiyor ve bizler de özgür irademizle bu topluma ve bütün karar mekanizmalarına, süreçlerine katılmak için tüm erkek egemen zihniyet, kurum, yapı ve yaklaşımlarına rağmen bu özgür yaşamı geliştireceğiz. 

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler