Bir nefsi müdafaa olarak Ekim Devrimi

SEÇTİKLERİMİZ - Mahir Sayın’ın Siyaset dergisinin Ekim-Kasım sayısında yayımlanan yazısı: “İşçi sınıfının kendi adına bilinçlice gerçekleştirdiği tüm isyanları zaten haydutluğa karşı nefsi müdafaadan başka bir şey değildir.”

Bir nefsi müdafaa olarak Ekim Devrimi

MAHİR SAYIN

Şayet burjuva özel mülkiyetin ilgasını yani “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi”ni, üreticilerle üretimin maddi koşulları arasındaki kopukluğun nihayet giderilmesini, tek tek bireylerce sahiplenilmesi artık mümkün olmayan devasa üretici güçler haznesinin herkesin ortaklaşa mülkü kılınmasını ve yabancılaşmanın aşılarak, toplumsal zenginliğin bireylerin erişimine ve yararlanmasına her açıdan açık hale getirilmesini hedefliyorsanız, bütün bunları canları pahasına muhafaza etmeye hazır burjuvaziyi yenmek, onun iktidarı yerine işçi sınıfı ve ezilenlerin iktidarını inşa etmekten başka yolunuz yoktur.

Mösyö burjuvazi önce siz ateş ediniz!

Karl Marks, Feuerbach üzerine olan tezlerinde kendisinin dünya üzerindeki yerinin ne olduğunu da belirleyen önemli tespitler yapmıştı. Bu tezlerin en kısası ve en sonuncusu, 11.si en ünlüsü oldu:

“Filozoflar dünyayı muhtelif şekillerde sadece yorumladılar; ama önemli olan onu değiştirmektir.”

Değiştirmenin nasıl olacağı konusundaki duruşunu da 1848 devrimlerine katılarak göstermiş oldu: ihtilalci bir biçimde.

Daha 1844’de, Engels’le birlikte “…devletin burjuva toplumunu değil, tersine burjuva toplumsal yapısının devleti kesin belirlediği ve düzenlediği, velhasıl siyaset ve onun tarihinin ekonominin koşulları ve gelişmesini açıklayamayacağı, aksine bunun tam tersinin doğru olduğu biçiminde genelleştirmişti.”

1848 devrimlerinin proletaryayı da eğiteceğini ve burjuvazinin devrimi daha ileri götürmeyeceği noktadan itibaren, proletaryanın onu sürekli kılacağını öngörerek ihtilalin fiilen içinde, barikatlarda yer aldılar. Ne var ki, devrim beklenildiği gibi sürekli değildi ve yenilgiden sonra, ihtilalci değişimlerin de diğer şeyler gibi insan iradesinden bağımsız başka sosyoekonomik belirleyicileri olduğunu da “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”da yüksek bir soyutlama düzeyinde şöyle ifade etti (Aslında bu temeli bastıracak yayınevi bulamadıklarından “farelerin kemirici eleştirisine bıraktıkları” Alman İdeolojisi’nde Engels’le birlikte esas olarak ortaya çıkarmışlardı):

“İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar”.

Ve bunun nasıl olup da bir sosyal devrime dönüşeceğini de şöyle ifade etti:

“Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine, ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.”

1848 devrimlerinin başarısızlığı ve burjuvazinin kendi egemenlik sistemini yeniden oturtması mevcut kapitalizmin “içerebileceği bütün üretici güçleri henüz geliştirmemiş olduğunu” bilince çıkardı.

Ne var ki, ne Marks’ın ne de Engels’in kapitalizmin bir dünya sistemi haline geldiği ve dünya çapında bir savaş çıkaracak ölçüde büyük bir bunalıma sürüklendiği 20. yüzyılın başını görme şansları olmadı. Durgunluk içerisinde geçen yıllarda ise 2. Enternasyonal önderleri Marks’ın yukarıya aktardığımız sözlerindeki yüksek soyutlamayı, onların 1848 devrimlerindeki ihtilâlci atılımlarını görmemezlikten gelip kaba bir determinizme indirgediler. Kapitalizm henüz üretici güçleri geliştirmekteydi ve o noktaya kadar da reformlar için mücadele etmekten başka akıllıca bir yol yoktu.

Her sosyal devrim bir politik devrimle başlar ve adım adım gelişir. Politik devrim söz konusu olmadan kapitalizmden komünizme geçmenin olanağı yoktur, zira bu iki toplumsal formasyon daha öncekiler gibi birbirinin içinde var olma şansına sahip değildirler. Komünal toplumdan çıkıp sınıflı topluma varan insanlık bunların hepsinde özel mülkiyet temelini esas alır ve dolayısıyla da biri diğerinin içinde uzun vadede gelişip sonunda politik iktidar değişikliğine yol açabilir. Ama sosyalizmin her bir ilişkisini kapitalist toplumunkine alternatif olarak tarif ettiğimizde ikisinin aynı anda var olabilmesinin de olanaklı olmadığını kavramak kolaylaşır. Bu demek değildir ki, kapitalizmden komünizme geçişin koşulları, imkânları bir önceki toplumun bünyesinde olgunlaşmayacaktır. Kapitalizm özünde, ürettiği her ilişkiyle inkâr edilerek bir üst düzeye ulaştırılacak olan zemini hazırlar. Kapitalizmin ürettiği her ilişki ve çelişki bir politik devrimle dönüştürülmeye başlanıp komünizme uygun hale getirilebilir; ama dönüştürülmeleri gerekir. Ancak o dönüştürülme eylemine, hükmeden sınıf izin vermek istemez. Bu dönüştürme yolunun önünü açabilmek için de hükmeden sınıfı iktidardan zorla uzaklaştıracak bir politik devrim gereklilik haline gelir.

Lenin, bilimsel sosyalizmin kurucularının sosyal determinizmle volontarizm arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldıklarını çok iyi görerek Komünist Manifesto’nun ve onun ardından yazılanların içermediği, burjuvazinin devrimi durdurduğu, küçük burjuvazinin onun bu görevini üstlenemediğinin görüldüğü son 50 yıllık deneyimlerin ışığında, demokratik görevlerin sonuna kadar götürülmesi ve sosyalizme geçişinin bu mücadelenin içinden kesintisiz ilerleyişini formüle eden “işçilerin köylülerin demokratik iktidarı”nı daha 1905’te ortaya koymuştu. Ama İhtilâlci inisiyatifin nasıl gerçekleşeceği meselesi, bundan da öncesine, Iskra’nın çıkışına kadar geriye gider.

Lenin, kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelişiyle birlikte tüm dünya çapında komünizme geçiş için objektif koşulları oluşturduğunu ve oluşan emperyalist zincirin en zayıf halkasından kırılabileceği gerçekliğini tespit ederek, kapitalizmin henüz metropoller kadar gelişmediği ülkelerde de politik devrimin gerçekleşebileceğini ve onların başlatacağı bir kıvılcımın dünya devrimini tetikleyeceğini, onların eksik bıraktıklarını ileri ülkelerin proleterlerinin yerine getireceğini savlayarak; proletaryanın, burjuvalar olmadan burjuva devrimini sonuna kadar ilerletirken, buradan aldığı güçle demokratik dönüşümleri bir yan ürün durumuna getirebilecek olan bir sosyalist devrimi geliştirebileceğini de formüle etti. Proletaryanın burjuva devrimine katılması ve eğitimini burada gerçekleştirmesi ve burjuvazinin bıraktığı yerden proletaryanın yoluna devam etmesini Marks ve Engels de söylemişti ama hayat onların dedikleri gibi gelişmedi.

Proletarya burjuva devrimine katılacaktı ama neyle ve hangi bilinçle? Neyle katılacağına Komünist Manifesto ayrı bir partiyle yanıtını vermişti ama bu partinin ihtilâlin önüne geçebilecek niteliği nasıl kazanacağı ve proletaryanın kendisini burjuvaziden ideolojik ve politik olarak nasıl ayıracağı ne teorik ne de pratik olarak ortaya çıkmamıştı. Paris Komünü Komünist Manifesto’da ifade edilen proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesini, proletarya diktatörlüğünün örneğini vermişti ama kuruluşunda taşıdığı zaaflardan yararlanmasını bilen burjuvazi karşısında 72 günden fazla yaşayamamıştı. Her iki soruya da Lenin daha 1901’de bir bilinç taşıyıcı ve öncü savaş örgütü olarak proletaryanın yeni tipte bir partisiyle yanıt verdi.

Aslında tasarladığı proletarya partisinin şekillenmesi, 1848 devrimleri ve Paris Komünü’nün verdiği derslerle oluşan devrim, yeni türden bir sürekli devrim, Marks’ın söylediğinden daha kesintisiz bir devrim anlayışına bağlı olarak ortaya çıkıyordu. Burjuvazinin ya da küçük burjuvazinin devrime önderliği ve onların durduğu yerden öteye proletaryanın devrimi sürdürmesi (Marks) değil, bunların hiç birinin böyle bir görevi yerine getirmeyeceğinin bilinciyle en başından işçi köylü ittifakına dayanan bir demokratik devrimin kesintisiz bir biçimde sosyalist devrime ilerlemesini formüle etti. Böyle bir devrim için artık ille de proletaryanın en gelişkin olduğu ülkede değil, oluşmuş olan emperyalist zincirin en zayıf halkasından koparak başlayacak bir dünya devrimi söz konusuydu.

Proletarya önderliğinde gerçekleşen bir demokratik devrim artık burjuvazinin yaptığı burjuva devrimle aynı şey olmaz. Bu iki açıdan mümkün değildir:

Birincisi; devrimin sonuna kadar götürülmesi hiçbir devrimde mümkün olmamıştır. Burjuvazi her zaman devrimi ulaşabileceği bütün sonuçlara ulaşmadan durdurmayı iktidarının devamı açısından zorunlu görmüştür. Zira eşitlik, özgürlük, kardeşlik diyerek kendi iktidar mücadelesinin saflarına çağırdığı proletarya, “Hadi bakalım görelim şu kardeşliği!” dediğinde hemen eski rejimin bütün pisliklerini geriye taşımıştır. Proletarya ise bu demokratik devrimi sonuna kadar götürür.

İkincisi de; proletaryanın sonuna kadar götürdüğü bu devrimin birçok görevi onun kesintisiz bir biçimde sosyalist devrime geçmesinin yan ürünleri olarak gerçekleşirler. Yani demokratik devrimin belli bir noktada bitmesinden sonra sosyalist devrim yeni bir aşama olarak başlamaz, demokratik devrimle iç içe gelişir.

İşte devrim anlayışımız böyle olduğunda da Şubat Devrimi de Ekim Devrimi de farklı görünmeye başlar. Kimileri onun demokratik görevleri yerine getirmesine bakarak, en kaba değerlendirme çerçevesinde, Ekim Devrimi’nin düpedüz bir burjuva devrimi olduğunu iddia edecek kadar hesabı şaşırırlar.

Şubatta ne oldu? İkili iktidar

1912’de 2. Enternasyonal partileri gelişen savaş tehdidini görerek İsviçre’nin Basel kentinde Münster Kilisesi’nde açılışını bölge piskoposunun yaptığı bir barış konferansı topladılar ve gelişen savaşın emperyalist karakterini tespit edip, proletaryanın bu savaşı durdurmaya çalışacağını, durduramadığı durumda da sınıf kardeşlerine karşı savaşmayacağını, tersine kendi burjuvalarını devirmek için harekete geçeceğini kararlaştırdılar. Ama 1914’de savaş boruları çalmaya başladığında ilk ihanet Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden geldi. Savaş bütçesine oy vererek “vatan savunması” adı altında sınıf kardeşlerine karşı savaşa katıldılar. Bu ihanete karşı çıkan partiler, İsviçre’nin Zimmerwald Gemeinde’sinde topladıkları konferansta kimi itirazlarla birlikte bir kez daha bu tutumu mahkûm ettiler ama zaten savaş başlayalı bir yıldan fazla olmuştu.

Emperyalist savaş dünya burjuvazisi için dünyayı yeniden paylaşmanın bir aracıyken aynı zamanda gelişen işçi hareketini de savaşın içinde boğma girişimiydi. Zaten ilk darbe sosyalist partilerin bölünmesi ve önemli bir kesimin burjuva saflara katılmasıyla gerçekleşti. Ama bu kadarla da kalmayıp proletarya partilerine azgın saldırılar başladı. Savaş bütün ülkelerde proletaryanın yaşam koşullarını en kötü duruma sürüklüyordu, zira örgütlenmesi dağıtılan, ihanete uğrayan proletaryanın direnerek günlük hayatı daha çekilir hale getirebilecek mücadele olanakları da elinden alınıyordu. Buna rağmen savaşın yarattığı ilk şoklar geçip, şovenizm sarhoşluğu kırılıp savaş koşullarında mücadelenin pratikleri geliştirildikçe tepkiler de grevler biçiminde görülmeye başladı.

Rusya uzun zaman savaş sayesinde sınıf mücadelesinin bastırıldığı bir ülke olarak devrimci önderlere, devrimi göremeyecekleri konusunda (Lenin) düşünceler empoze ederken, 1917’nin Ocak ayının başında Petrograd büyük bir grev dalgasıyla sarsıldı.

Egemen sınıf bloku kendi içinde çatlamıştı. Aristokrasi ve burjuvazi Çarın istifasını ve yeni bir hükümetin kurulmasını istiyorlardı. Lenin’in milli kriz için altını çizdiği iki önemli faktör ortaya çıkmıştı. Başka zamanlarda soyulmalarına pek seslerini çıkarmayan alttakiler, artık eskisi gibi yönetilmek istemiyor ve bunun ifadesi olarak yığın eylemleri normalden öteye bir gidiş gösteriyor, üsttekiler de kendi içlerinde çatlamış olarak eskisi gibi yönetemiyorlardı. Grevler birbirini izlerken 8 Mart 1917 gösterilerinde halka ateş açılması üzerine muazzam bir isyan başladı. Çar çekilmek zorunda kaldı; burjuvazinin aristokrasiyle bir tür uzlaşmasının ifadesi olarak Prens Lvov başkanlığında, Sosyalist Devrimcilerden ayrılan Trudoviklerin önderlerinden Kerenski’nin de adalet bakanı olduğu Geçici Hükümet kuruldu.

Ama isyancı alt sınıflar onlardan erken davranmış ve 12 Mart günü şehri yönetmek üzere işçi ve asker temsilcilerinden oluşan Petrograd Sovyeti’ni kurmuştu. Ne var ki, Bolşevikler sokak hareketlerini örgütlerken yeteri uyanıklıkla davranıp bu sovyette yeterince temsil sağlamayı becerememişlerdi. Petrograd Sovyeti hem askerlerin işçilere göre büyük ağırlıkta olmasına yol açan bir seçim sistemi (örneğin her bölükten bir temsilci ve yine 1000 kişinin çalıştığı fabrikadan da bir temsilci) hem de “iktidarın burjuvazide olması gerektiği” inancı içerisinde olan Menşevik-Sosyalist Devrimci büyük çoğunluğuyla kurulmuştu. Bu niteliğinden dolayı, Petrograd’daki hemen hemen tüm garnizona hakim olan, çalışanların kahir ekseriyetini temsil eden Sovyet, kararları kendisi vermek yerine bu hakkı Geçici Hükümete bırakmıştı. Böylece biri diğerine şans tanıyan iki iktidar odağı oluşmuştu. Biri diğerini desteklemeye devam ettikçe bir sorun çıkmazdı ama her ne kadar önderler Geçici Hükümetle uzlaşma yanlısı olsa da önderliklerini koruyabilmelerinin de belli şartları vardı:

-Artık savaşmak istemeyen, cepheden kaçan onbinlerce insan barış istiyordu; Geçici Hükümet ise savaş.

-Aç kitleler ve topraksız köylüler ekmek istiyorlardı. Hükümet ise İngiliz ve Fransızlara olan bağımlılığı nedeniyle ve aynı zamanda sınıf mücadelesini durdurabilmek amacıyla savaşı sürdürebilmek için elde avuçtakini savaşa yatırmak istiyordu.

Bu uzlaşmaz çelişkilerle örülmüş hayat içinde iki iktidar kaynağının aynı mekân içerisinde birlikte var olmaya devam edebilmesi olanaklı olamazdı; biri diğerini kendi denetimi altına alacak ve bağımsız güç sahibi olmasına son verecekti.

Nisan tezleri ne anlattı? Kesintisiz devrim

On yıllık bir sürgün hayatından sonra 16 Nisan’da Lenin, ünlü “mühürlü tren” (aslında hiçbir mühür yoktur!) macerasıyla Şubat Devrimi’nden bir ay kadar sonra Petrograd’a ulaştı. Daha ayağının tozuyla, Petrograd Sovyeti’nde yaptığı konuşmada “Şu anki devrimde proletaryanın görevleri” üzerine olan ve o zaman Kollontay ve Petrograd/Wyborg bölge komitesi dışında pek kimselerin desteklemediği, hele dinleyen Menşevik ve Sosyalist Devrimcilerin çileden çıkmasına neden olan tezlerini sundu. Nisan Tezleri olarak bilinen bu tezler mevcut durumu net ifadelerle sergilerken, buradan nereye ilerlenmesi ve bunun için nelerin yapılması gerektiğini anlatmaktaydı.

Devrimi işçiler ve köylüler yapmış ama merkezi iktidarı burjuvazi kapmıştı. Burjuvazi devrimi durdurmak için “devrimci anavatan savunması” diyerek emperyalist talan savaşını devam ettirmek ve Sovyetlerin yerel olarak oluşturdukları iktidarın ülke çapında bir iktidara dönüşmesine olanak bırakmadan onu erksizleştirmek niyetindeydi. Buna karşılık Nisan Tezleri net bir ifade ile

“Anavatan savunmasına en ufak bir taviz verilemez” diyordu. (Tez 1) Çünkü

“Ülke, proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin düşüklüğünden dolayı iktidarı burjuvaziye veren devrimin birinci safhasından, onu proletarya ve köylülüğün en yoksul kesimine verecek olan ikinci safhasına geçmektedir.” (Tez 2)

Bu geçişin de hali hazırdaki durumda tamamen barışçı bir biçimde gerçekleşebileceğini tespit etmektedir:

“Bu geçiş bir yandan yasal olarak tanınmış hakların en üst düzeyde olduğu (bugün Rusya savaşan ülkeler arasında dünyanın en özgür olanıdır) diğer yandan kitlelere karşı şiddet kullanılmaması ve nihayet kitlelerin, barış ve sosyalizmin en büyük düşmanları olan kapitalistlerin hükümetine itirazsız güvenleri ile karakterize olmaktadır.”(Tez 2)

Geçilecek olanın ne olduğu da ünlü “Bütün İktidar Sovyetlere!” sloganında ifade bulduğu gibi;

“azınlıkta olduğumuz müddetçe… Tüm devlet iktidarının işçi temsilcileri sovyetine devredilmesinin gerekliliğini anlatacağız.”(Tez 4)

Kimileri Lenin’in bu şiarı çoğunluğa geçtikten sonra ortaya attığını, bir darbeyi planladığını iddia etse de en başından beri onun görüşü tam olarak budur.

Marks’a Marks’ı, Lenin’e de Lenin’i yeni baştan öğretecek kadar kendini beğenmiş kimileri Lenin’in bu apaçık ifadelerini görmezden gelip onun hâlâ bir burjuva devrimini savunduğunu, burjuva uygarlığını yayacak bir devrime önderlik ettiğini iddia ederek; neşteri ele almışken Marksizme, kör bağırsak kesiyoruz göz boyamasıyla ölüme neden olabilecek ana arterlerden birini kestikleri, bir apandisit ameliyatı yapmaktan kendilerini alamıyorlar. Muhataplarının ciddi bir darkafaya mahkûm olabileceklerini göz önünde bulunduran Lenin ifadelerini bu kadarla sona erdirmez, zira bilir ki, hitap ettiği kitlenin kahir ekseriyeti “barış ve sosyalizmin en büyük düşmanları olan kapitalistlerin hükümetine itirazsız güven”mektedirler. Sadece iyi niyetli olabilecek olan bu kitleler değil, söylediklerini bilinçli bir biçimde saptırabilecek olanları da göz önünde tutarak ifadelerine daha kesin çizgiler kazandırır:

“Parlamenter bir cumhuriyet değil ama tepeden en dibe kadar tüm ülkede işçi, tarım işçisi ve köylülerin temsilcilerinin bir Cumhuriyeti; işçi temsilcileri Sovyetlerinden parlamenter cumhuriyete dönüş geriye doğru bir adım olur.” (Tez 5)

Burada son derece önemli tarihsel ve sınıfsal bir tespit yapılmaktadır: Parlamenter cumhuriyetten, işçilerin Sovyet cumhuriyetine geçiş tarihsel olarak ileriye doğru bir adım oluşturmaktadır. Bu ileriye gidişin kapsamı nedir? Aynı sistem, medeniyet, toplum biçimi içinde bir ileriye gidiş mi yoksa apayrı iki medeniyetin kopuşması mı? Ekim Devrimi’nin sınıfsal niteliğinin ve dünya-tarihsel anlamının ne olduğunu anlamak ancak bu yeni cumhuriyetin niteliğinin ne olduğunu kavramakla mümkündür. Bunun için hiçbir yoruma yer vermeden Lenin’in kendi ifadelerine başvurmak gerekir.

Bundan önce, Paris Komünü’nün dünya tarihsel anlamı konusunda bir hatırlatma bundan sonra anlatılacak olanların yerli yerine oturmasına katkılı olacaktır: Paris Komünü bütün eksikliklerine, yenilgisine neden olacak olan merkez bankasına el koymaya cesaret edemeyecek çekingenliğine ve Versaille Sarayı’nda oturanları alaşağı etmek üzere hemen harekete geçmemiş olma stratejik hatasına rağmen Marks tarafından proletarya diktatörlüğü, sınıflı toplum medeniyetlerinden tarihsel bir kopuşla, insanlığın tarih öncesinden insanlık tarihini oluşturacak olan yeni bir medeniyete geçişin başlaması olarak nitelenir. Lenin de Ekim Devrimi’nin ortaya çıkardığı iktidarı tam olarak bu terimlerle niteler: Paris Komünü tipinde bir devlet.

Tezlerinin beşincisi ve devamında Lenin Paris Komünü ile nasıl bir benzeşiklik içerisinde olunması gerektiğini anlatır. Tezlerinin Pravda’da yayınlanmasından iki gün sonra yine aynı gazetede yayınladığı “İkili İktidar” başlıklı kısa makalesinde Kautsky ve ortaklarına verip veriştirdikten sonra şunları söyler:

“Sovyetlerin var oldukları kadarıyla, onların iktidar oldukları kadarıyla, Rusya’da Paris Komünü tipinde bir devletin var olduğu apaçık gerçeğini görmek istemezler.

“Bu hükümetin sınıfsal bileşimi nedir? Bu işçilerin ve (askeri üniforma altındaki) köylülerin bir bileşimidir.

“Bu hükümetin siyasi niteliği nedir? Devrimci bir diktatörlüktür; yani aşağıdan, halkın doğrudan girişimine dayanan doğrudan devrimci el koymayla gerçekleşmiş bir iktidardır ve merkezi bir devlet iktidarı tarafından yasayla ilan edilmemiştir. Avrupa ve Amerika’nın gelişmiş ülkelerinde hâlâ egemen olmaya devam eden bilinen tipteki burjuva parlamenter demokratik cumhuriyetlerden bütünüyle farklı bir iktidardır.

“Bu durum çoğunlukla ihmal edilmekte, yeterince üzerinde durulmamaktadır. Ama meselenin can alıcı noktası da burasıdır. Bu iktidar 1871’in Paris Komünü tipindedir.”

“Devlet ve İhtilâl”de bu benzerlikleri en ince detaylarına kadar irdeler ve geliştirir. Eğer bu anlatılanlar çerçevesinde Paris Komünü, proletarya diktatörlüğü/proletarya iktidarı/proletarya demokrasisi/sosyalist demokrasi olarak nitelenebiliyor ise Sovyet iktidarı da ortaya çıktığında bu sıfatı en az onun kadar ve Bolşeviklerin çoğunluğu kazanması ile de Paris Komünü’nün önderliğinin ütopik sosyalizm anlayışlarına göre savunduğu bilimsel sosyalizm ile birkaç kat daha fazla hak eder.

Politik devrimle başlayan bir sosyal devrimin niteliğini iki şey tayin eder: Biri iktidarı alan sınıf kompozisyonu, diğeri bu iktidarın sahip olduğu program ve eyleminin muhtevası. İktidarı alacak olanlar, işçiler ve yoksul köylüler; asker olarak kentlerde bulunan köylüler ve kırsal alanlarda da emekçi köylülerdir. Lenin, bu sınıfsal kompozisyona sahip Sovyetlerin tek iktidar odağı haline gelmesiyle birlikte yapmakla yükümlü oldukları şeyleri siyasi, iktisadi ve örgütsel olarak şöyle sıralar:

-Polisin, ordunun ve memurların kaldırılması.

-Tamamen seçimle gelen ve her zaman değiştirilebilecek olan bütün memurlara iyi bir işçinin ücretinden daha yüksek bir maaş verilmemesi. (Tez 5)

-Yoksul köylü vekilleri Sovyetlerinin kurulması. (Tez 6)

-Bütün büyük toprak sahiplerinin topraklarının zoralımı. Ülkedeki bütün toprakların ulusallaştırılması; toprakların, tarım işçileri ve köylü vekilleri yerel Sovyetlerinin emrine verilmesi. (Tez 6)1

-Ülkenin bütün bankalarının tek bir ulusal bankada birleştirilmesi ve Ulusal banka üzerinde işçi temsilcileri Sovyetinin denetiminin kurulması. (Tez 7)

-Dokuzuncu tezinde parti programının emperyalizm ve devlet konusundaki ve asgari programdaki görüşlerin gözden geçirilmesini, partinin adının da, artık sosyal şovenizm ve sosyal emperyalizmle iyice kirlenmiş olan “sosyal demokrat” nitelemesini bırakarak Komünist Partisi olarak değiştirilmesini önerir.

-Ve onuncu tezi de sosyal şovenizm bataklığına saplanmış olan 2. Enternasyonal yerine 3. Enternasyonal’in kurulmasını öngörür.

Siyasi, iktisadi ve örgütsel olarak atılması gereken bu adımları sıraladıktan sonra geçişin nasıl olacağı konusunda da şunları söyler:

“Acil görevimiz hemen sosyalizm(e)i “geçmek/sunmak” (Einführung, introduce) değil, sadece toplumsal üretimi ve ürünlerin dağıtımını derhal İşçi Sovyetlerinin denetimi altına sokmaktır.”

Lenin alınacak siyasi ve iktisadi tedbirleri saydıktan sonra “acil görevin” hemen sosyalizme geçiş olmadığını söylüyor. Peki, ordunun, polisin kaldırılması (yerine halkın silahlı örgütlenmesi olarak milisin geçirilmesi) memurların seçilip, işçilerden daha yüksek ücret alamaması, her şeyin denetiminin işçi temsilcileri meclisinin/sovyetin denetimi altına konulması nedir? Basbayağı işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesidir. Yani Komünist Manifesto’da komünizme geçiş, sosyalizm olarak adlandırılan işin ta kendisidir. Ama bunu Lenin bilmez mi? Bilir elbette. O halde insanları kandırmak için mi bunu söylemektedir? Böyle söyleyerek itirazları yumuşatmak mı istemektedir? Marks’ın devrim anlayışıyla çok tutarlı bir mantık içerisinde, sosyal bir devrimin politik devrimle başladığını ama sadece başladığını, komünizme ilerlemek için atılması gereken başka adımların olduğunu bilerek bunu söylemektedir.

Devrimin, sosyal bir devrim olarak nitelenebilmesi için mülkiyet ilişkileriyle birlikte tüm toplumsal ilişki biçimlerinin ve üretim tarzının da değişmesi gerektiğini pekâlâ bildiği için, üretim araçlarının mülkiyetinin işçilerin üzerine geçmeden sosyalizm olmayacağını bilerek somut durumda var olan üretim tarzı yerinde dururken, var olmaya devam eden kapitalist ilişkiler üzerinde, bir geçiş dönemi adımı olarak işçi temsilcileri meclislerinin denetiminin kurulmasıyla şimdilik yetinileceğini söylüyor. Yani henüz denetlemekten doğrudan mülk edinmeye geçişi savunmamaktadır. Bunun özel nedeni de Rusya’nın kendi somut durumudur. Rusya savaşın da yıkıma uğrattığı geri bir kapitalist ülke olarak, üretim tarzının bir çırpıda değiştirilmesine (ama şimdilik) izin vermeyen bir ülke konumundadır. Ama acele etmeden, “işçi denetiminden” mülkiyet değişikliğine geçiş de merdivenin bir sonraki basamağını oluşturmaktadır. Politik devrimle sosyal devrim farkını ve ilişkisini kavramamış olanlara elbette ki, bunlar hitap etmeyecektir. Mademki, mülkiyet işçilere geçmemiştir o zaman sosyalizm yoktur. Peki ya işçilerin egemen sınıf olarak örgütlenmiş ve her şeyi yönetmekte olmaları ne anlama gelmektedir? Onlar egemen sınıf olarak ne yaptıklarını farkında olmadan burjuva medeniyetinin gelişimini mi amaçlamaktadırlar? Bunun için mi üretimi, ticareti, tarımı ve sosyal hayatın her alanını denetlemektedirler? Hayır. Bütün bunlardan amaç eldeki politik iktidar aracılığıyla adım adım toplumsal dönüşümü sağlamak ve az ya da büyük bir hızla komünizme doğru ilerlemektir. Bu hızın ne olacağını tek başına tayin eden proletarya değildir. Ülkenin iktisadi, siyasi, kültürel koşulları, dünyanın durumu, savaşın ilerleyişi hatta hava durumu bile bu dönüşüm matriksinin değişkenlerini oluştururlar. Bütün bunların karşılıklı etkileşimi altında proletarya komünizme doğru yol almaya çalışır. Gider veya gidemez; topal karınca kararlılığıyla Kâbe yoluna düşmüştür bir kere. Kesintisiz devrim işte budur.

Devrimin niteliğiyle ilgili olarak;

“sosyalizm(e)i “geçmek/sunmak” (Einführung, introduce)”

ifadesindeki tırnakları Lenin’in kendisi kullanmıştır. Görünür olması için mi yoksa görünür kılmaktan öteye, göründüğünden daha öte anlamları da içerdiğine işaret edebilmek için mi?

Üzerinde yürünen yola, onun en kısa bölümüne bakarak bir nitelemede bulunulursa “düz bir yolda” yüründüğünden pek kuşku duyulamaz. Ama o yolun yeteri kadar uzun bir kesiti alındığında o düz sanılan kesimin belki de en keskin dönüşün yapıldığı bir viraj olduğunu görmek de mümkün olabilir. Onun için Lenin’in konuşmasının girişinde “Petrograd’a ancak 3 (16) Nisan gecesi vardığımdan, 4 (17) Nisan’daki toplantıya devrimci proletaryanın görevleri üzerine olan sunumumu, yetersiz bir hazırlıkla ve doğal olarak sadece kendi adıma yapabildim” ifadesindeki “yetersiz hazırlık” sözcüklerini “yeterli” olarak neler söylemiş olduğu konusunda bir uyarı diye kabul edip fikirlerinin izini sürmek gerekir. Bu izin sürüleceği en önemli çalışmasını da “Devlet ve İhtilâl” adlı eseri ve haliyle Tezler ve Ekim İhtilali üzerine daha sonradan yazdıkları oluşturur.

Lenin’in burada kullandığı ifadelerinde doğrudan doğruya “sosyalizme geçiş”, “sosyalizmi kurmak” gibi sözcükleri kullanmayıp bunu “sosyalizmi takdim etmek, sunmak” anlamına gelen “transition (İng-Fr)/ Übergang (Al)” sözcükleriyle [tabiî ki Rusçasıyla ( !)] ifade etmiş ve tırnak içerisine almış olmasını tam da Komünist Manifesto’da ifade edilmiş olan anlayışa bir gönderme olarak kabul etmek gerekir:

“Proletarya siyasal üstünlüğünü tüm sermayeyi burjuvazinin elinden adım adım çekip almak, tüm üretim gerekçelerini devletin yani yönetici sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek ve üretken güçler bütününü alabildiğince hızla artırmak için kullanacaktır.”

Sosyalizme geçiş için öncelikli sorun “Proletaryanın siyasal üstünlüğünü kurmak” ve “onun yönetici sınıf olarak devlet halinde örgütlenmesini” sağlamaktır. Ancak ondan sonradır ki, “tüm sermayeyi burjuvazinin elinden adım adım çekip almaya” sıra gelecektir. Sovyet iktidarı bunların hepsini sırasıyla başardı. Ama emperyalist kuşatmayla omuz omuza gelişen iç savaş halindeki karşı devrim onun ilerleyip dünya devrimiyle buluşmasına imkân bırakmadı ve onu içine kısılıp kaldığı kabuğunun iç organlarını dumura uğratması sonucu olabileceğinden farklı bir şeye, proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi yerine Komünist Partisi içinde bir kast haline gelen kesiminin açık diktatörlüğüne dönüşmesine ve nihayet bu kesimin tüm enerjisini tükettiğinde de Yeltzin namında bir popülist sarhoşun coup de grâce’ıyla yeniden kapitalizme geri dönmesine irca etti.

Devrimin barışçıl imkânlarının tükenişi: Temmuz saldırısı, Kornilov isyanı ve Ekim Devrimi

Geçici Hükümet kurulduğunda, bir harman reform sözü vermiş, cephedeki askerlerin her gün kurşuna dizilmesinden dolayı en öne çıkan talep olarak idam cezası kaldırılmış, bütün siyasi mahkûmlar serbest bırakılmış ve demokratik bir cumhuriyetin kurulması için Kurucu Meclis seçimlerinin yapılacağı sözü verilmişti.

Bu sözleri veren hükümet aynı zamanda yeni bir saldırı hazırlığına girişip savaş alanında ağzının payını alınca, Şubat ihtilâlinin dinamizmini henüz üzerinden atmamış olan yığınlar Temmuz ortasında yaptıkları büyük gösteride Bolşeviklerin “Bütün İktidar Sovyetlere!” şiarını benimsediklerini ortaya koymakla kalmamış, gösterilere silahlı askerler de katılmış ve tam bir ihtilâl havası estirmeye başlamışlardı.

Hükümet, ihtilâlci yığınlardan gelen bu basıncı üzerlerine ateş ederek yanıtladı ve o gün de devrimin barışçıl gelişimini bitirerek kendisinin idam emrini de vermiş oldu.

Bolşevik Merkez Komitesi’nin Temmuz ayaklanması ile doğrudan hiç bir alakası yoktur. Lenin’in tezleri devrimin barışçıl bir yoldan ilerlemesini, “Bütün iktidarın Sovyetlere geçişini” Bolşeviklerin Sovyetlerde çoğunluğu kazanması için legal faaliyet sürdürmeleri sayesinde olacağını savunmaktadır ve Bolşevik Partisi de artık bu görüşü ağırlıklı çoğunluğuyla benimsemiş durumdadır. Lenin işçilerin yaptığı ihtilâlin ürünlerini toplamaya kalkışan, emperyalist talan savaşını sürdüren, aristokrasiyle uzlaşma yollarını arayıp, işçi köylü ayaklanmalarının ortaya çıkardığı Sovyetleri iktidarsızlaştırmak için uğraşan hükümeti devirmenin zorunlu olduğunu ama bunun asla bir darbeyle, Blankici yöntemlerle olamayacağını Petrograd’a varışının 6. Gününde Pravda’da yayınlanan “İkili İktidar” başlıklı makalesinde apaçık ortaya koymuştur:

Geçici Hükümeti hemen devirmek gerekli mi? Yanıtlıyorum:

1) Devirmek gerekli, çünkü o bir halk hükümeti değil, oligarşik ve burjuva bir hükümettir ve barış, ekmek ve tam özgürlük sağlayamaz;

2) Bu hükümet şu anda devrilemez, çünkü o, işçi vekilleri Sovyetleri ile ve en başta da en önemli sovyet olan Petrograd Sovyeti ile dolaylı ve dolaysız, resmi ve gerçek bir uzlaşmaya dayanıyor;

3) Genel olarak bu hükümet, basit bir yöntemle de devrilemez, çünkü ikinci hükümet olan işçi vekilleri Sovyeti tarafından burjuvaziye sağlanan “destekten” yararlanıyor: oysa bu ikinci hükümet, işçi ve köylü çoğunluğunun düşünüş ve iradesini doğrudan doğruya ifade eden, olanaklı tek devrimci hükümettir. İnsanlık henüz işçi, tarım işçisi, köylü ve asker temsilcileri sovyetlerinden daha yüksek ve daha iyi bir hükümet tipini geliştirmedi ve biz de bugüne değin görmedik.

İktidar konumuna gelmek için, bilinçli işçiler çoğunluğu kendi saflarına kazanmalıdırlar:

Yığınlar üzerinde herhangi bir zor uygulanmadığı sürece, iktidara giden başka bir yol yoktur. Biz blankici değiliz; iktidarın bir azınlık tarafından ele geçirilmesi taraftarı değiliz. Biz Marksistiz; Biz küçük burjuva zehirlenmelerine, şovenizme-anavatan savunmasına, lafazanlığa ve burjuvaziye bağımlılığa karşı sınıf mücadelesinden yanayız.”

Darbe, komplo, iktidar gaspı vs. iddialarına karşı bu kadarı yeter de artar bile. Ekim Devrimi de Paris Komünü’nün izlediği aynı yolu izleyip, bu tespitlere hemen hemen tam anlamıyla uyan bir çizgide gelişmiş, Tüm Rusya Sovyet Temsilcileri Meclisi Bolşeviklerin önünü açtığı tek iktidar haline gelme imkânını değerlendirip, ezilenlerin egemen sınıf olarak örgütlenmesini hayatın yönlendiricisi düzeyine yükselterek sosyalizme doğru ilerlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken de Paris Komünü’nden fersah fersah ileri bir bilinçlilik düzeyine ulaşmış bulunmakta ve ne yaptığını bilmez bir halde bir burjuva medeniyeti oluşturmak için değil insanlığın tarih öncesinden yepyeni bir medeniyetin ifadesi olarak sosyalizme ulaşmak için bilinçli bir önderlik altında ilerlemektedir.

Devrimin barışçıl ilerleyişi Geçici Hükümet’in Temmuz saldırısıyla Bolşeviklerin iradesi dışında sona ermiştir. Bolşeviklerin bu olaylara katılması bir ayaklanma denemesi yapmak için değil, saldırılar sonucu bir kaosun ortaya çıkmasını engellemek amacına yöneliktir. Bolşevikler, henüz yeni yeni kitleyi kazanırken, şehirdeki garnizonun gösterilere katılması ve Geçici Hükümet’e yandaş güçlerin kitleye ateş açması sonucu keskinleşen ve çarpışmaya dönüşen gelişmelerde kitleyi kendi haline bırakmamak, kaosa ve ardından gelişebilecek bir paniğe izin vermeyerek karşı devrimin el üstünlüğü kazanmasına olanak tanımamak amacıyla düzenli bir geri çekilişi sağlamak için yığınların önüne geçmişlerdir. Kerenski’nin “Bolşeviklerin ayaklanmaya giriştikleri” suçlamalarına rağmen iddiasına kanıt olabilecek hiçbir Bolşevik belgesi, kararı mevcut değildir. Hâlbuki Bolşeviklerin tüm kararları belgelidir ve aldıkları bütün kararlar günümüze kadar gelmiştir.

Gösterilerin şiddeti Geçici Hükümet Başkanı Prens Lvov’u istifa etmek zorunda bıraktı ve Kerenski başkanlığında, içlerinde beş Sosyalist Devrimci ve Menşevik’in de bulunduğu yeni bir Geçici Hükümet kuruldu. Kerenski aristokrasi, burjuvazi, emekçi köylülük ve işçi sınıfı arasında doğan birbirini nötralize edici dengenin üzerinde, iktidarını sözde sınıflardan bağımsızlaştırmış bir Bonapart gibi yükseldiğini hissetti. Marks’ın “tarihte olayların birincisi trajedi ikincisi komedi olur” dediği durum bu kez tam bir sefalet olarak tecelli etti. Zira “Bonapart”ın (Kerenski) yönetebilmek için ipine asılmak istediği çocukluk günlerinden yakın tanıdığı, kendisinin atamış olduğu Başkomutan Kornilov bu yardımı iktidarı onun elinden almak üzere birliklerini Petrograd’a göndermek olarak değerlendirince, bu kez “Bonapart” dönüp “Alman ajanıdır, tutuklayın” dediği Lenin’den medet umacak duruma düştü. Kuşkusuz Lenin ona bu desteği verdi ama bu da idam ipinin asılanı dik tutmak için verdiği destekten farklı olmadı.

Artık devrimin barışçı yoldan gelişebileceğine ilişkin hiçbir umut kalmamıştı. Bütün sınıflar bir bir iktidarlarını deniyor ve nihayet hepsi de Rusya’yı emperyalist talan savaşının içinden çıkarmak için çabalamak yerine, tam tersine ülkede de iktidarı askeriyeye kaptıracak bir militarist gelişmenin önünü açmaya ve demokratik cumhuriyeti imhaya daha derinlemesine saplanıyorlardı. Haziran’daki savaş kampanyası, Temmuz’daki karşı devrimci saldırı ve Bolşeviklere legal hayat hakkı tanımayan tutumlar ve nihayet Kerenski’nin girişimleri sonucu gelişen Kornilov darbesi girişimi ve bu tehdidin hâlâ devam ediyor olması, Bolşeviklere barışçıl geçiş görüşünü bir yana koyup önlerine dikilen engeli yeni bir ihtilalle temizlemekten başka seçenek bırakmadı.

Onlar da Sovyetlerin kendilerine sağlamış olduğu desteğin dışında hiçbir meşruiyete sahip olmayan Geçici Hükümetten bu meşruiyeti geri almak üzere, toplanan Tüm Rusya Sovyet Temsilcileri Meclisi’nin atacağı adımı engellemeye kalkışıp ülkeyi kaosa sürüklemeye yol açacak olan hükümeti tutuklayıp haklarında verilecek kararı Sovyet temsilcilerinin önüne getirdiler ve “Buyrun, ne yapıyorsanız yapın!” dediler. İktidar Devrimci Askeri Komite’nin ya da Bolşevik partisinin değil, Tüm Rusya Sovyet Temsilcileri Meclisi’nindi; zaten meşru, halkın oylarıyla seçilmiş temsilcilik sıfatına tek sahip olan da oydu.

Toplanan 650 delegenin 390’ını oluşturan Bolşevikler ve 90’ını oluşturan Sol Sosyalist Devrimciler “artık tek iktidar odağı kır ve şehir işçilerinin, köylülerin ve askerlerin temsilcisi Sovyetlerdir” deyip kendine ait hiçbir meşruiyet kaynağı olmayan Geçici Hükümeti lağvedip Sovnarkom’u, Halk Komiserleri Hükümetini kurduklarını ilan ettiler. Artık insanlığın tarih öncesinden gerçek insanlık tarihine doğru bir geçiş başlamıştı. Bu gerçek insanlık tarihine geçişte yerlerinin olmadığını düşünen Sağ Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler toplantıyı terk edip adım adım gelişecek olan isyancıların yanına doğru ilerlemeye başladılar.

İnsan olmamakta ısrarı olanlar, Kerenski gibi, İngilizlerle birleşip Sovyet iktidarına karşı isyan başlattılar. Kaledin adlı bir haydut asker yine bu iktidarı tanımadığını ilan ederek Don Havzasında isyan başlattı.

Kendilerini tek iktidar odağı olarak ilan ederken de, ettikten sonra da Sovyetlerin yaptığı ise Engels’in ünlü sözünü tekrarlarcasına “Mösyö burjuvazi önce siz ateş ediniz!” şövalyeliğine ve demokrasi anlayışına uygun olarak nefsi müdafaa yapmak oldu.

İşçi sınıfının kendi adına bilinçlice gerçekleştirdiği tüm isyanları zaten haydutluğa karşı nefsi müdafaadan başka bir şey değildir.

Bu yazı Siyaset dergisinin 2. (Ekim-Kasım 2017) sayısından alınmıştır.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler