Bir kez daha ‘Peki ya HDP barajı aşamazsa?’

MUSTAFA KEMAL ERSÖZ yazdı: “Halihazırda pek bir hayrını görememiş olsak da bildiğimiz Türkiye ve devletinin nihayete erdiği, ‘Yeni Türkiye’ denilen karabasanın hukuki bir zemine kavuştuğu, bu defa de facto değil kurumsal bir biçimde memleket üstüne çöreklendiği bir durumla karşılaşabiliriz.”

Bir kez daha ‘Peki ya HDP barajı aşamazsa?’

MUSTAFA KEMAL ERSÖZ

7 Haziran 2015 seçimlerinden üç yıl sonra yine bir Haziran ayında gerçekleşecek olan Genel Seçimlerin en kritik sorusu tıpkı 7 Haziran seçimlerinde olduğu bir kez daha “Ya HDP barajı aşamazsa?” olarak görünüyor. Her ne kadar “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde...”, “içinden geçtiğimiz kritik günlerde...” gibi beylik lafları resmi ağızlardan duymaktan ikrah getirmişsek de gerçekten de memlekette pek çok şeyin alt üst olduğu, devlet mekanizmasının bir yandan yozlaşarak yer yer de çökerek devlet vasfının hızla erozyona uğradığı ama aynı zamanda Saray kliğinin ihtiyaçlarına göre yeniden organize edildiği sarsıcı ve belirsizliklerin yoğun olduğu bir dönemden geçiyoruz.

Bu bağlamda belki de 24 Haziran 2018’de Türkiye parlamenter tarihinin en kritik seçimlerinden biri yapılacak. Doğurabileceği neticeler itibariyle en önemli seçimi de olabilir.

16 Nisan referandumuyla başlayan devletin idari yapısının yeniden şekillendirilmesi süreci nihayete erdirilebilecek; Türkiye siyasal ve toplumsal yaşamında belirleyici değişiklere yol açabilecek ve her durumda ise derinler izler bırakacak, köklü değişimlere yol açacak olan bu seçimin de; özgül ağırlığı en fazla olan partisi, en etkin değişkeni HDP olacak. Tayyip Erdoğan’ın ikbalinden düşüşüne, “Yeni Türkiye”nin yasal zemine kavuşabilmesinden bu projenin çöküşüne, AKP’nin ömründen parlamento aritmetiğine, bir yığın sorunun yanıtı, HDP’nin bu seçimde elde edeceği neticeye bağlı durumda. Hâliyle, kâh binbir vehim, binbir tevatür dolayısıyla olsun, kâh siyasi yahut şoven husumetlerden, kâh tümüyle samimi kaygılardan dolayı olsun, seçim neticelerine ilişkin en çok üzerine söz sarf edilen, en çok kafa yorulan ve merak edilen soru: “HDP barajı aşacak mı, aşmayacak mı?”

HDP’nin barajı aşması durumunda, HDP’ye hükümet ortaklığına kadar yolu açabilecek olan parlamento aritmetiği, nicel durum yani sandalye sayısı ne olursa olsun, Millet İttifakı’nın kırılgan yapısı göz önüne alındığında, HDP’yi ana muhalefet partisi konumuna getirebilecektir. Böylelikle ezilen sosyal grupların, halkların, emekçi sınıfların duyulamayan sesi, onlara kapalı olan pek çok mecrada duyulur hâle gelecek; sol/sosyalist söylem şu anda bulunduğu nostaljik alt-kültür derekesinden kurtulup siyasal ve toplumsal alanda yeniden politik bir söylem olarak tedavüle girecek ve tüm sol/sosyalist siyasetlere on yıllardır ulaşamadıkları yeni imkânlar ve alanlar açılmış olacaktır. Öte yandan ise 7 Haziran seçimlerinin ardından HDP yöneticilerine, üyelerine ve seçilmiş belediye başkanlarına yönelmiş olan tutuklama terörüne, kayyım gasplarına, Cizre, Sur, Nusaybin ve Efrin’de Kürt halkının idaresine yönelmiş saldırılara, hulasa S. Soylu’nun “Çöktürme Planı” olarak formüle ettiği topyekün saldırılara rağmen Kürt halkının iradesinin teslim alınamadığına, söz konusu iradenin dimdik ayakta olduğuna dair kitlesel ve çok güçlü bir mesaj verilmiş olacak. 7 Haziran seçimlerinin ardından makas değiştirerek güvenlikçi politikalara abanan, MHP ile ittifak kuran AKP’nin Kürdistan referandumuna karşı olsun, Rojava’ya karşı olsun yürüttüğü İslamcı sosuna bulanmış şovenist politikaları özelde hususiyetle Kürt halkı tarafından genelde ise halklarımız tarafından mahkum edilmiş olacak.

Öte yandan ise AKP hoyratlığının “milli irade” olarak formüle edilen ve temel meşruiyet dayanağı olan kusursuz parlamento hakimiyetini kaybetmesiyle bu partinin torba yasalar ve KHK’ler marifetiyle memleket üzerinde dizginsiz bir hâlde at koşturması da engellenmiş olacaktır. Kitleleri oyalayabilmesini sağlayan en etkin enstrüman AKP’nin elinden alınmış olacak ve böylelikle sarsılmaz muktedirliğin erteleyip durduğu parti içi yarılma da sürat kazanıp ANAP’laşma süreci hızlanabilecek. Başkanlık seçiminin ikinci tura kalması durumunda Erdoğan’ın yıllardır kullanageldiği, elindeki en güçlü kozlardan biri olan “istikrar” ve  “uyum” söylemi elinden alınabilecek. Seçmenin de parlamento çoğunluğuyla uyumlu çalışabilecek bir başkana yönelmesi durumunda ikinci turda muhalefetin adayının kazanma ihtimali güçlenebilecek ve oluşabilecek böyle bir sonuçta Saray ve sultasının bir daha dönmemek üzere siyaset sahnesinden temizlenmeleri mümkün olabilecek. Aynı zamanda 1,5 yılı aşkın bir süredir Edirne Cezaevi’nde politik rehin olarak tutulan Sayın Selahattin Demirtaş’ın beraat kararı halklarımız tarafından birinci elden verilmiş olacaktır.

HDP’nin barajı aşarak parlamentoya girmesi, bugünden öngörülmesi mümkün olmayan pek çok olanağı açığa çıkaracak ve bunlar her açıdan ezilen toplumsal grupların, halkların, emekçi sınıfların ve dahi sol/sosyalist siyasetlerin hayrına olacaktır.

Peki ama ya HDP barajı aşamazsa?

Bu netice, 25 Haziran sabah dört başı mamur distopyaların, Orwell romanlarının eline su dökemeyeceği bir Türkiye gerçeğine uyanmamıza neden olabilir. Halihazırda pek bir hayrını görememiş olsak da bildiğimiz Türkiye ve devletinin nihayete erdiği, “Yeni Türkiye” denilen karabasanın hukuki bir zemine kavuştuğu, bu defa de facto değil kurumsal bir biçimde memleket üstüne çöreklendiği bir durumla karşılaşabiliriz. Ele geçirdikleri muazzam kudret ve yetkiyle ayakları yerden kesilip, başları dönecek, tüm dizginlerinden ve ayak bağlarından kurtulacak olan, başta Tayyip Erdoğan ve dalkavuk Saray danışmanlarıyla çapsız AKP kadrolarının birinci dereceden müsebbibi ve faili olacakları bir felakete doğru freni patlamış biçimde hızla yokuş aşağı doğru akan bir Türkiye, hiç de uzak olmayan bir ihtimaldir.

Tüm bu baskı politikalarına, diğer dönemlerden farklı olarak bu defa bu günlerde düşen bir atom bombası gibi şimdilik sadece ışığını gördüğümüz, kısa süre sonra ise gürültüsünü işiteceğimiz ve yaratacağı tahribatı yaşayacağımız bir ekonomik kriz eşlik edecek gibi görünmektedir. Zira hâlihazır durumda toplumda her geçen gün artan gerilimlere, çelişkilere ve her geçen gün derinleşen kutuplaşmalara karşı tahliye sibobu vazifesi gören parlamento, derin bir meşruiyet kriziyle malul olup bu fonksiyonu yerini getiremez duruma gelecek; AKP politikalarından muzdarip kitleleri oyalayabilme yeteneğini kaybedecek; 1 Kasım seçimlerine gidilen benzer bir süreçle, hazır olduğu söylenen A, B, C planlarıyla, hastane odalarında ziyaret edilen mafya liderleriyle verilen mesajlarla ve Havuz kanallarında halklara yöneltilen iç savaş tehditleriyle korkutulan, Tayyip Erdoğan hötzötçülüğünden ve AKP hoyratlığından bunalan kitleler demokratik-meşru fiili zemindeki tüm mukavemet imkânlarını yitirecek, hâliyle kendilerine farklı mukavemet mecraları ve mukavemet yöntemleri arayacak; hayatın da zorunlulukların eseri olduğu gerçeğinden hareketle bulacaklardır da. Bu da, Anadolu’dan Mezopotamya’ya, memleketin dört bir yanında baş gösterecek direnişleri gündeme getirecektir. Bu direnişlerin sürekliliği içerisinde Kürt-Türk, Alevi-Sünni, dindar-seküler eksenlerinde iyiden iyiye gerilecek olan toplumdaki kutuplaşma ve karşılıklı cepheleşmeyi derinleştirecek, çelişkilerin yarattığı sıkışma patlama noktasına doğru hızla ilerleyecektir. Böylesi bir akış ve netice; kulaktan dolma teorileriyle bu hâlinin devrimci durumlara/olanaklara yol açacağını düşünebileceklerin muratlarının aksine, işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve öndersizliği göz önünde bulundurulduğunda, buna da 15 Temmuz’dan beri belli ki bir iç savaş ihtimaline karşı organizasyonlar içinde olduğu anlaşılan Saray sultasının hazırlıkları eklendiğinde, memleketi etnik ve mezhepsel temellerde boğucu, gerici bir iç savaşa doğru, geleceksizliğe doğru sürükleyecektir.

Biz yine de bu görece uzak ihtimal olan felaket senaryosundan başımızı kaldırıp, görece daha güçlü olan ihtimalleri, bugünkü memleket ahvaliyle ciddi benzerlikler arz eden tarihi bir analojiyle açıklamaya çalışalım:

1968 öğrenci gençlik, sokak hareketliliklerini ve Kızıl Ordu Fraksiyonu aksiyonlarını önceleyen yıllarda, Almanya’da “parlamento dışı muhalefet” olarak adlandırılan bir hareket söz konusuydu. Bu hareket “Büyük Koalisyon Dönemi” olarak bilinen, Kasım 1966’da başlayan ve Eylül 1969 genel seçimleriyle sona eren bir dönemde Almanya siyasetinde ve toplumsal hareketliliklerinde etkin biçimde rol oynadı. Sosyal Demokratlar ve Hıristiyan Demokratlar arasındaki Büyük Koalisyon Dönemi’nde parlamento içinde hemen hemen hiç muhalefet yoktu ve yine bu dönemde Nazi Partisi son derece güçlenmiş ve tüm eyalet parlamentolarına girmeyi başarmıştı. 1969 seçimleriyle de federal parlamentoya gireceklerinden korkuluyordu. Sağ radikallerin bu denli güçlenmiş olması, toplumda, 1945 öncesi döneme dönüleceğine ilişkin bir korku yaratmıştı. Üstelik gene 1933 yılında olduğu gibi Nazizm’e geçiş, demokratik mekanizmalarla sağlanacaktı. İktisadi krizin ve ciddi bir işsizlik probleminin de tetiklediği toplumsal memnuniyetsizlikler büyük işçi ve öğrenci eylemleriyle kendini gösterirken, iktidarın temsiliyeti dışında kalan geniş toplumsal kesimlerde ‘başka bir muhalefetin’ nasıl mümkün olabileceği, eğer mümkünse, bu muhalefetin nasıl bir mecra bulup, kendini ne biçimlerde ifade edeceği soruları yakıcı bir biçimde gündeme gelmişti. İşte böylesi koşullarda ortaya çıkan “parlamento dışı muhalefet hareketi”, temsiliyeti bulunmayan toplumsal kesimlere yeni olanaklar oluşturup politikayı parlamentonun ve müesses partilerin tekelinden çıkarıp sokağa, meydanlara, yaşam alanlarına taşıyıp, kitlelere başka bir muhalefetin, politikanın mümkün kılınabileceğine ve bu siyaset yapma hâlinin cari nizam müesseselerinden çok daha belirleyici, etkili olabileceğine dair bir ufuk açmıştı. İşte açılan bu ufuk doğrultusunda gelişen güçlü savaş karşıtı, emperyalizm karşıtı, kapitalizm karşıtı eylemlilikler, büyük işçi grevleri, kitlesel ve sürekli öğrenci gösterileri etkili ve güçlü bir toplumsal hareketliliğe meydan vermiş, bu hareketlilik içerisinde doğup güçlenen Marksist-Leninist hareketlerin ve güçlü bir sol muhalefetin yol almasını sağlamıştı.

HDP’nin barajı aşamaması durumda Türkiye parlamentosunda teritoryal olarak nerdeyse ülkenin dörtte biri temsil edilmemiş, ülkenin üçüncü büyük, aynı zamanda, en efektif ve hareketli partisi parlamento dışı kalmış olacak. Parlamento, özellikle Kürdistan illerindeki sandalyelerin ekseriyetinin ve bunların yanında İstanbul, İzmir, Mersin, Adana, Ankara ve İzmit gibi HDP’nin vekil çıkarabildiği illerdeki sandalyelerin bir kısmının -toplamda 80 ila 100 arasında sandalyenin- AKP’ye geçmesiyle temsiliyet sorunuyla malul olup, derin bir meşruiyet krizine girerek işlev ve inandırıcılığını yitirecektir. Elbette fıtratında her nevi siyasal oportünizmi barından AKP, Oya Eronat örneğinde olduğu gibi bu parlamenter sistemdeki kitlenme hâlinden ve gayrı-meşru vaziyetten hicap ve beis duyup bu krizi aşmanın yollarını aramak yerine, bu krizi fırsata çevirerek siyasal ve toplumsal ereklerine ulaşmak için yüzsüzce, hoyratça fırsattan istifade eline geçirdiği kudretle memleket üzerinde tepinecek, toplum üzerindeki baskı ve şiddetini artırarak Almanya’daki Büyük Koalisyon yıllarındaki siyasal tabloyu andıran, kuvvetli ihtimal onun bin beteri, katmerlisi bir siyasal tabloyu meydana getirecektir.

Oluşacak böyle bir tabloda parlamento dışında kalarak parlamentoda olmanın onlara sağlayacağı pek çok imkândan mahrum kalacak olan ülkenin tartışmasız en politik ve hareketli kesimi olan HDP tabanı, siyasal alanın dışına atılamayacağına ya da buharlaşıp yok olmayacağına göre kendi yeni hareket alan ve kanalları arayacak, açacak ve yaratacaktır. Bu taban, daha da yoğunlaşacak olan AKP baskısı altında ve her geçen gün daha da hissedilen iktisadi buhranla hoşnutsuzları artacak olan daha geniş kesimleri de arkasına alarak unutulmuş gibi görünse de Gezi’de ortaya çıkan devasa gövdeyle ve yine Gezi’de emarelerini gördüğümüz parlamento dışı muhalefeti inşa edecek; belki de parlamentoda olmaktan çok daha etkili ve güçlü bir muhalefeti ve mukavemet cephesini oluşturacaktır.

Klasik burjuva temsili demokrasisi içerisinde kendilerini ifade etme kanallarından mahrum kalacak ve burjuva demokrasisinin aldatmacasından kurtulacak bu kitleler daha fazla işçi eylemleri, grevleri, öğrenci hareketliliği, sokak eylemleri, mitingler, halk meclisleri, mahalle meclisleri, forumlar, inisiyatifler, komiteler demek olan parlamento dışı muhalefet yöntemleri aracılığıyla siyasal alana dolaysız ve aracısız olarak katılıp, müdahale edecekleri, sözlerini doğrudan doğruya söyleyebilecekleri alternatifleri, platformları, alanları açarak cari siyasal düzeni ve toplumsal yapıyı siyasal, kültürel, sosyal, iktisadi alanlarda sıkıştıracak, ileri doğru itecek ve çok daha canlı, hakiki ve dolaysız bir siyasal ve sosyal yaşamın yolunu açacaklardır. Bir yandan bu ihtimallere bağlı ama bir yandan ayrı olarak elbet on yıllardır en şiddetli baskılar, kanlı kıyımlar içinden çıkmayı başarmış olan Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi; AKP ve MHP tarafından kurulan milliyetçi cephe altında dağılacağını, güçten düşüp teslim alınabileceğini hayal eden muktedirlerin hülyalarının aksine bugün elde etmiş oldukları örgütlü güçle elbette kendilerine yeni yollar, yöntemler ve temsil biçimleri bulacak ve bunları dayatabilecektir.

Son söz yerine: Açıkça görünüyor ki sıcak para diye tabir edilen yoğun yabancı sermaye ihracı ile beslenen banka sektörüne ve bu bankaların dağıttığı krediler üzerinde yükselen bir inşaat spekülasyonu çılgınlığına dayanan ve ülkeyi bir avuç yandaş yeni sermayedara peşkeş çekerken devasa bir şantiyeye dönüştüren AKP ekonomi-politiği dünya iktisadi konjonktürünün değişmesine mukabil denizin sonuna gelmiş durumda. Devlet arpalıklarından ve devlet bankalarından alınan elverişli kredilerle sürdürülen şatafatlı yaşamların faturasının emekçi kitlelere, yoksul halklara çıkarılması artık an meselesi. 24 Haziran seçimlerinin neticesinden bağımsız olarak Reis ve jöleli dalkavuk danışmanlarının birinci elden mesul oldukları devasa bir ekonomik kriz gümbürtüyle yakınlaşıyor.

Elbette derinleşen kriz süreçlerinin otomatik bir çıktı olarak sol siyasetlerin yükselmesine olanak verdiğini söylemek mümkün değil. Zira ekonomik buhran dönemlerinde kitlelerin sarkacı şovenizmle işçi sınıfı arasında sallanıp durur. Örneğin kapitalizmin derinleşen küresel krizi, yakın zamanda yerkürenin dört bir yanında kitlelerin yüzünü yeniden sola dönmelerinin, rüzgârın yeniden soldan doğru esmesinin yolunu açsa da; öğrenci ayaklanmalarının ve büyük grev hareketlerinin ardından yükselen SYRİZA ve PODEMOS gibi hareketlerin yarattığı hayal kırıklığı, Avrupa’da aşırı sağ ve sağ siyasetlerin yeniden yükselişe geçmesine neden olmuştu. Bu kötü tecrübeler bize açıkça tarihte öznenin rolünü yeniden hatırlatıyor. Böyle bir tarihsel eşikte 24 Haziran seçimine sığamayacak pek çok olanak, demokratların, sosyalistlerin, devrimcilerin önünde duruyor. Ne var ki bunların tümü, öznenin tarihsel rolünü oynayabilmesi durumunda mümkün olabilir. HDP bizlere bugün her durumda SYRİZA ve Latin Amerika modellerini ve önceki deneyimleri aşan velüd imkânlar sağlıyor. Bugün önümüzde tarihsel olanaklar ve fırsatlar bulunuyor. Sosyalist deneyimin yenilgi yıllarında, memleket sol/sosyalist hareketlerinin yenilgi ve dağılma günlerinde, Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı umudu ve direnci dimdik ayakta tuttu; sol/sosyalist safların derlenip, güç toplama, çıkış arama dönemlerinde ise Kürt Özgürlük Hareketi katalizör ve dinamo etkisi gösterdi. Sol-sosyalist-devrimci-demokrat cephenin diğer bileşenlerinin de Özgürlük Hareketi kadar samimi, sahici ve özverili olabilmesi durumunda başka bir Anadolu, Mezopotamya, başka bir Ortadoğu hiç de uzakta değil…

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler