Beştaş: 'Cennet annelerin ayaklarının altında' diyorlar ama anneleri copluyorlar

HDP Milletvekili Beştaş: “Bu yıl [8 Mart] tabii ki önemli. Neden? Çünkü iktidar daha çok kadın hak ve mücadelesi alanına saldırıda bulundu. Bizim savunduğumuz değerleri, özgürlükçü yaklaşımımızı daha çok tehdit eder duruma geldi ve bunu artık yasalarla, yönetmeliklerle, siyasi söylemlerle ifade etmeye başladılar.”

Beştaş: 'Cennet annelerin ayaklarının altında' diyorlar ama anneleri copluyorlar

Röportaj: SiyasiHaber / Büşra Özçelik - Süreyya Yıldız

HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş ile bu yılki 8 Mart’ın önemini, siyasi iktidarın 8 Mart etkinliklerine yaklaşımını, kadınların yaşadıkları sorunları ve kadın hareketini konuştuk. Beştaş ile 7 Mart günü yaptığımız röportajı sunuyoruz.

AKP iktidarı bu yıl da 8 Mart eylem ve etkinliklerine yönelik saldırılarda bulundu ve yasaklama yoluna gitti. Kimi illerde kadınlar miting gerçekleştirilebilirken, Ankara ve diğer illerde kadınlara neden izin verilmedi? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP iktidarının dengesinin olmadığını görüyoruz. Söylem farklı eylem farklı.  Yani doğrusu yalan üzerine farklı standartların uygulandığı ve kamuoyuna sürekli çarpıtılan haberlerle yön verilmeye çalışıldığı bir realite. “Bakın biz işte miting izni veriyoruz, kadınlar çıkabiliyorlar meydanlara. Hata bizde değil” gibi bir görüntü vermeye çalışıyorlar. Ama gerçek bu değil tabii. AKP iktidarının işte Diyarbakır’da 8 Mart kapsamında kadınların bisiklet turuna izin vermemesi… Orada bisikletler bile suçlu ilan edilmiş bir parka çekilmiş. Diğer yandan Çorlu ve Ankara’ya müdahale… Ankara’da bende vardım. Kadına yönelik ayrımcılıkla, şiddetle mücadele için sokağa çıkan kadınların bu muameleye maruz kalmasının izahı yok. Yani biz hükümete o gün de söyledik bugün de söylüyoruz: Sizin göreviniz kadına yönelik bu şiddeti uygulayanlarla mücadeledir, bunu engellemektir. Aynı şeyi yapıyorlar. Kadına şiddet orada da vardı; biz de kadına her yerde şiddet var diyoruz. Devlet ve erkek şiddeti birleşti; zaten erkek egemen bakış açısı biraz da devletin tutumuyla alakalı, siyasi iradeyle alakalı. Çünkü kadına yönelik ayrımcılık olsun, şiddet olsun, cinsiyetçi yaklaşımlar olsun, toplumsal cinsiyet rollerindeki dağılım olsun, bunların hiç biri özel değil, ailevi değil, kadına özgü değil; bunların hepsi politik meselelerdir. Ve bu politika işte yansıyor. Nasıl yansıyor? O gün erkek polisler, hatta içlerinde kadın polisler de vardı, eril bir zihniyeti kadına yönelik şiddetle, kolluk gücünü ve devlet gücünü kullanarak gösteriyor. Diğer yandan işte Kayseri’de geçen hafta bir kadın kocası tarafından hunharca katledildi. Aynı zihniyet orada bu sefer eşini öldürülmesine vesile oluyor. Neden? Çünkü kadına yönelik bu tutum hak ettiği cezayı almıyor. Caydırıcı yöntemler kullanılmıyor. Hükümet; diliyle, politikasıyla, uygulamalarıyla kadına yönelik ayrımcılığı, şiddeti, cinsiyetçiliği tekrar tekrar üretiyor, tekrar tekrar büyütüyor. Ama bunlar kabul edilemez.

Beştaş: 'Cennet annelerin ayaklarının altında diyorlar ama anneleri copluyorlar'


Geçtiğimiz 8 Mart’lara göre bu 8 Mart’ın önemi nedir?

 

Maalesef geçen yıl 8 Mart’ta ben Silivri’de cezaevindeydim ve oradan izledik. Biz de çok heyecanlandık gerçekten, İstanbul’u, diğer illeri görünce ve oradan kucak dolusu sevgilerimizi iletmiştik, başarı dileklerimizi… Bu yıl biz de o kadınlarla birlikte olacağız. 8 Mart aslında önemli tabii ki. Önemi şuradan geliyor: Kadın erkek eşitliği ve özgürlüğünün, kadın özgürlüğünün sağlanamadığı bir coğrafyada, bir ülkede yaşıyoruz. Tabii ki tüm dünyada kadınlar özgür diyemeyiz. Yani bu cinsiyetçi politikalar, erkek egemen yaklaşım aslında tarihsel olarak çok uzun yıllara dayanıyor ve erkekler iktidarını bırakmak istemiyor. 8 Mart aslında benim için bir mücadele günüdür, bir farkındalığı büyütme, doruğa çıkarma günüdür. Kadınların sesini, sözünü, isyanını en yüksek dozda duyurma olanağının olduğu gündür aynı zamanda.  8 Mart tamam, bir kutlama günü ama ben kendi adıma sadece kutlama olarak bakmıyorum. Tabii ki bütün kadınlar olarak ben de heyecanlanırım her 8 Mart’ta. Bugün kadının daha çok görünür olduğu, sözünün yansıdığı, kadın mücadelesinin daha toplumsallaştığı, genişlediği bir gün olarak görürüm. Benim için 8 Mart kadının sözünün, eyleminin, mücadelesinin, isyanının daha çok yükseldiği ve diğer günlere de sirayet ettiği bir gündür. Bugün niye önemli? Bu yıl maalesef kadına yönelik şiddet durmadı, arttı. Kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran, ayrımcılığı meşrulaştıran, istismarı meşrulaştıran siyasi söylemler de bir yandan büyük oranda arttı. Özellikle AKP iktidarı getirdiği yasa önerileriyle, konuştukları dille, müftülük yasası gibi, bu cinsel istismar meselesi gibi, Diyanet’in açıklamaları gibi, Nurettin Yıldız’ınki gibi lafların söylendiği bir ortamda, yani kadının kazanılmış haklarının da gasp edilmeye çalışıldığı bir yıl. Çünkü hükümetin kadın politikası kadınsız; yani biz yaparız diyor. Nasıl biz yaparız? Şöyle: Kadına ilişkin kararları biz veririz. Kadının evlenip evlenemeyeceğine, kaç yaşında evleneceğine… O bile var, çünkü erken evlenirsen çeyiz alıyorsun, özendiriliyorsun. Öğrenciyken de evlenebilirsin. kahkaha atmayacağına hamileyken dolaşamayacağına, kürtaj olamayacağına, sezaryenin yanlış olduğuna, nerede hangi duygularının harekete geçeceğine…  yani dilime bile almak istemiyorum, asansörde halvet meselesi falan… Yani böyle kadını daha çok geriye iten, kadını görünmez kılan, kadını eve kapatan, kadını birey olarak asla kabul etmeyen bir politika yaşamımızın tam merkezine oturmuş durumda. İşte bu müftülük yasasında kadınlar gerçekten çok güçlü bir muhalefet yaptılar. Oradan da kendi gündemlerini işletmeye devam ediyorlar aslında. Müftülük yasasıyla aslında kadınları güvencesizliğe itiyor, daha çok dini kurallara göre yaşamı dayatıyorlar. Çok uzun yıllar benim de içine olduğum kadın hareketinin mücadeleleri sonucunda 2002’de yeni medeni kanun kabul edildi. Reislik kaldırıldı, birçok gelişme oldu, ayrıntılara girmeyeyim. Onları da artık yavaş yavaş geri almak isteyen bir tutumla karşı karşıyayız. Tabii bununla ilgili cezaevlerinde kadına yönelik şiddetin olduğunu mutlaka söylemek lazım. Gözaltında ve alanda kadınların yaşadıkları şiddet ve taciz çok yoğun. Bu yıl tabii ki önemli. Neden? Çünkü iktidar daha çok kadın hak ve mücadelesi alanına saldırıda bulundu. Bizim savunduğumuz değerleri, özgürlükçü yaklaşımımızı daha çok tehdit eder duruma geldi ve bunu artık yasalarla, yönetmeliklerle, siyasi söylemlerle ifade etmeye başladılar. Son olarak Erdoğan basına yönelik, ‘Milleti çıldırtacak mısınız? Tecavüz, taciz, kadın haberlerini yapmayın; kadına yönelik bir tecavüz, taciz, ölüm varsa yazmayın, bunun görüntülerini vermeyin, toplumu çıldırtmayın’ gibi bir söylemde bulundu. Bu ne demek? Sansürleyin diyor. Artık kadın haberlerini de vermeyin! Yani her şey güllük gülistanlıkmış gibi bir tablo çizin. Basın üzerinde tahakkümü tartışmasız ya… Nasıl bugün Afrin yazılmasını, savaş karşıtlığını yasakladılarsa, HDP‘ye yönelik dili kriminalize ettilerse işte bu sefer yaygın medyada kadına yönelik haberler engellenecek. Cinsiyetçi bir dille yazılmış olsa bile kadın haberlerine tahammül edemiyorlar. Duyarlılık eskiye oranla yüksek. Şimdi gözünü bu haberlere dikti. Sansür uygulatmak istiyor. Onun görevi basına bunu yazmayın demek değil; görevi bu şiddeti önlemektir, bu ayrımcılığı önlemektir. O diyor ki, kadın ölüyorsa da ölsün, tecavüze uğruyorsa da uğrasın, istismara uğruyorsa da uğrasın; siz bunun haberini yapmayın: Bu da aslında kadına yönelik şiddete, istismara bir destektir. Özetle, dün Erdoğan’ın bu açıklaması, bu haberlerden bir kere rahatsız olduğunu gösterdi. Bak olaydan değil, altını çizerek söylüyorum, bir kadının ölümü, ayrımcılığa uğraması ya da işten atılması, işçi cinayeti, kadının istismarı…  Bunlardan rahatsız değil, bunların haber olmasından rahatsız. Bizim sorunumuz da o aslında, bunları biliyor. Bak, gerçek değil, demiyor. Artık bu o kadar büyüdü ki iş, ayyuka çıktı. Bunu görünmez kılmak onun başarabileceği bir şey değil bence.

Çocuk istismarlarını önleme gerekçesiyle AKP iktidarı kimyasal hadımı gündeme getirdi. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bu yine işin özünü ıskalamak aslında; bilinçli bir şekilde palyatif yöntemlerle kamuoyu hassasiyetlerini bastırmak bence. Adana da 4,5 yaşındaki bir çocuğa yönelik istismarı bahane edip bir anda idam tartışmalarını gündeme getirdiler. Bizim sorunumuz, hep söylüyoruz, cezaların azlığı değil, var olan cezaların verilmemesidir. Kadına yönelik her türlü fiilde yargının hoşgörüsüdür. Cezasızlık politikasıdır. Hükümetin de bu cezasızlık politikasına desteğidir. Yani şu anda bir ensest ya da bir çocuğa yönelik cinsel istismar meselesinde aslında hak edilen adil bir yargılama ile o ceza verilirse yeterince caydırıcı olacak. Her seferinde cezayı artıralım, yaşı indirelim, yaşı yükseltelim, işte kastrasyon yöntemi, işte kaç yıl kısırlaştıralım, hadım edelim…  Aslında popülist, pragmatist ve kadın meselesinin kelime oyunlarıyla etrafında dolanan bir yaklaşım. Gerçekten amaç bu. 6 bakanın katıldığı bir komisyon kurulmuş. Biz geçenlerde Meclis’te de tartıştık onlarla. Bu meselenin özü şu: Çocuk 12 yaşından küçükse cezayı artıralım… Neden? 18 yaşına kadar herkes çocuk değil mi? Yani bu bizim taraf olduğumuz sözleşmeler belli. Rızayı tartışalım diyor bakanlar. Ne rızasını tartışıyoruz, çocuğun rızası olamaz. Yaş farkını tartışmıyorlar mesela, yani gençlerin iletişimi, ilişkisi, cinsel teması… Olaya uluslararası standartlardan, değerlerden bakılmalı. En önemlisi, Türkiye kadına yönelik ayrımcılıkla mücadele sözleşmesinin tarafı. İstanbul Sözleşmesi’ni iyi biliyorum. AİHM’deki Opuz Davası’nın avukatıydım ben. Ondan sonra bu sözleşme imzalandı. Ben de bu süreçte vardım. Opuz Davası Türkiye’nin kadına yönelik ayrımcılıktan mahkum edildiği davadır. Yani şunu söyledi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’ye: Senin ülkende kadına yönelik ayrımcılık var, yasal olarak da, yargısal pratikte de, kararlarda da var. Bununla başa çıkmak için Avrupa Konseyi üyesi ülkeler İstanbul Sözleşmesi’ni yaptı. Ancak İstanbul Sözleşmesi’ne uyulmuyor. AİHM karalarına uyulmuyor. Efendim kastrasyon yapalım, hadım edelim, yaşı düşürelim… Bu tümüyle sorunu çözmekten uzak, siyasi amaçlarla bu meselenin kullanılmasıdır. Biz bu meselenin kullanılmasını değil çözümünü savunuyoruz. Bu nedenle siyasetin bir malzemesi değil tam tersine siyasetin güçlü ve kararlı biçimde üzerinde durması gereken ve çözüm iradesini koyması gereken bir meseledir.

AKP iktidarı basın aracılığıyla kadın istihdamını artırdığını iddia ediyor, fakat TÜİK verilerine göre kadın istihdam oranı yüzde 27. Kadın istihdam oranının bu düşüklüğünün nedenleri nelerdir?

Bir hakikat var bir de hükümetin gösterdiği var. Hakikat sizin söylediğiniz gibi.. Kadınlara istihdamda yer verilmemesi için çok etkin bir çaba, bir politika var. Ve kadınları istihdam alanlarının dışına itmeye, kadının ekonomik bağımsızlığının engellenmesine yönelik bir tutum var; yasasıyla, yönetmeliğiyle, kreş açmamakla, ona yönelik mobingi cezalandırmamakla, ona yol vermemekle… Bunların tümü iktidarın politikası. Esasen kadını eve kapatmaya çalışıyorlar. Kadınların sadece itaat eden eş ve anne olmasını istiyorlar. Hayatın diğer alanlarından elini eteğini çekmiş bir kadın profili çiziyorlar. Ama dışa dönük olarak bunu söyleyemedikleri için, işte kadınlar her zamankinden çok istihdam ediliyor, şurada çalışıyorlar, burada çalışıyorlar, işte milletvekili oldular gibi bir dilleri de var. Cennet anaların ayakları altındadır ama sizin talimatınızla yapılan müdahalede anneler coplanıyor. O anne değil mi, diye soruyoruz burada. Meclis’te de soruyoruz. İşte burada esnek çalışma politikasıyla kadınları iş yaşamına almak gibi gösteriyor ama aslında bir yandan da işten çıkarıyor. Esnek bağlar, kreşlerin yeterince açılmamasıyla, evli ve çocuklu kadınların çalışamamasına sebebiyet veriliyor. Rakamlar, kadınların hem eşit işe eşit ücret almadığını, hem vasıflı dediğimiz işlerde hem de sosyal  güvenceli  işlerde çok az istihdam edildiğini biliyoruz. Gayrimenkul sahibi olan kadın oranı dünyada %2-3 civarı, Türkiye’de daha da düşük. Evli kadının üzerine ne araba var, ne ev var. Mülkiyet sahibi değiller. Gelecekte boşandığında güvencesi olmayacak. Bu nedenle sırf ekonomik özgürlüğü olmadığı için, sırf kendine ait ‘malı mülkü’, bir gayrimenkulü olmadığı için şiddeti kabul ediyor, bağımlı hale geliyor. Kadınların özgürleşmesinin en önemli parametrelerinden biri ekonomik özgürlüktür, o olmadan olmaz. Avukatlık yaptığım yıllarda çok sayıda boşanma davasına baktım. Sadece nafaka ile geçinemeyeceği için evliliğini sürdüren kadınlar var, ya da çocuklarına bakamam diye, kendi özgürlüğü olsa o yaşamı çekmeyecek. Bu nedenle hükümet iddia ettiğinin aksine kadınları iş yaşamının dışına atıyor, siyaset yaşamında da istemiyor, iş yaşamında da istemiyor. Zaten örgütlü mücadele eden kadını reddediyor. Böyle bir temel politikası var.

Türkiye’deki kadın hareketinin bu kadar ayrışmasının nedenleri nelerdir? Hangi zeminlerde ortaklaşılabilir?

Aslında Türkiye de kadın hareketi çok farklı kesimlerden dernekler, vakıflar, platformlar, inisiyatiflerden oluşuyor. Bu çeşitlilik iyidir bir yönüyle. Çoğulculuk demokratik bir sistemin olmazsa olmaz yönlerinden bir tanesidir. Çünkü herkes tek bir şekilde düşünmez, olaylara farklı şekillerde bakar.  Ama kadın hareketi, kadın örgütleri ortak paydalarda buluşabilmelidir, buluşmalıdır. Bu zaman zaman oluyor. 8 Mart’ta, 25 Kasım’da belirli temalar etrafında… Tabii bunun birçok sebebi var. İdeolojik yaklaşımlar, feminizmin farklı tandansları, yaklaşımları, sosyalist feministler…  bir dolu ayırımlar var onlara hiç girmeyeyim. Bir de kadın hareketinin böyle tartışmalardan ziyade ortaklaşması taraftarıyım. Kesinlikle Türkiye’deki en büyük güç birliği ve ittifak kadınların arasında oluşabilir. Her türlü kimliğimiz yani Kürt, Türk, Laz, Çerkes fark etmez Sünni, Alevi, Müslüman, Ermeni, Hristiyan fark etmez; en önemli paydamız kadın olmak ve sistemin bize karşı yaklaşımı da kadın olmamızdan kaynaklanıyor. Mesele ben bir Kürt kadını olarak Kürt olduğum için zaten ayrımcılığa maruz kalıyorum. İşte sosyalist olduğum için ayrıca bir basınç var. Ayrıca kadın olduğum için ekstradan bir yaklaşım var. Bu diğerleri için de geçerli. Bir Türk kadın için belki Türklükten dolayı baskı gelmiyor ama kadınlık baskısında ortaklaşıyoruz. Aslında sadece Türkiye’de değil dünyada da takip ettiğim kadarıyla kadınlar aslında her zamankinden daha çok bir araya geliyor, bir araya gelmeye çalışıyor. Ortak paydalarda buluşma ama, yeterli mi? Değil. Yani daha fazlası da olabilir. Bu iş birliği aslında toplumdaki en büyük devrimci güçtür. Devinimi yaratacak güçtür. Bütün konuşmalarımda söylerim, biz yarıyız, yani toplumun yarısıyız, bu nedenle ortaklaştığı müddetçe yarı’nın yapamayacağı başaramayacağı hiçbir şey yok. Aslında biz aynı zamanda toplumsal özgürlüğü de sağlama iddiasındayız HDP olarak. Bizim temel tezimiz şu: Biz özgür olmadan toplum özgür olamaz. O nedenle yeterli değil bu ortak hareket etmeler, buluşmalar, daha fazla çaba göstereceğimiz kesin.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler