Belki ağırlaştırılmış müebbet alırım!

SEÇTİKLERİMİZ- Aslıhan Gençay’ın Bianet’teki yazısı: Damla’yı 27 Şubat sabahı kaldığı yurttan gözaltına almışlar. Dolabından sol içerikli kadın dergileri çıkınca “Ahan da bulduk” demişler ipin ucunu. Sonra doğru emniyet tabii. 2 Mart akşamı da tutuklanarak Sivas Cezaevi’nde tutsaklığa ilk adımını atmış bizim gazeteci adayı.

Belki ağırlaştırılmış müebbet alırım!

ASLIHAN GENÇAY

Adı gibi su damlası bir kızcağız. İtiraf edeyim; koğuşta en sevdiğim, kendime yakın bulduğum kız bu. Yakın bulduğum derken, duygusal olarak elbette. O da çok şeye ağlıyor. Sonra durduk yere gelip bana sarılıyor. Ama önce soruyor: “Sarılabilir miyim?”

Geçen ortak alanda – siz yemekhane deyin- masada oturuyorduk birlikte. Damla’nın sesi güzelmiş, “Hadi şarkı söyle” dedik. Nazlandı önce. Sonra başladı söylemeye. (Daha sonraları utandığı için hep ranzanın tepesinde, biz onu görmezken söyleyecekti şarkılarını.) Evet, sesi güzel… Söyledi, söyledi, söyledi. “Dar Hejiroke” de zor tuttum kendimi, sonra “Şifa istemem” e başladı, bu defa olmadı, tutamadım, gözlerimden aktı damlalar. Çiçek’ten de akmaya başladılar. Bu şarkıyı eski koğuşta, Rewşo ve Kobra’yla birlikte iğrenç, bed sesimizle söylerdik. Bir gün; “Bana bir şarkı söyleyin” deyivermiştim ve bunu söylemişti kızlar. Söylerken sevmiştik. Durup dururken, kendi kendine bizim olmuş. Biz istememiştik ki…

Benim gözlerimden dalgalar, denizler, Damla’nınkilerden seller, nehirler akmaya başladı sonra. Hemen de ağlıyor bu kız! Sular yerde birikti, birleşti, ayak bileklerimize kadar geldi. Ve yükseldi, yükseldi, yükseldi. Koğuşu geçti, havalandırma duvarlarını aştı. Bir yel çıktı aniden. Aldık onu ardımıza, gözlerimizden akan suda yüzdük. Yükseldik, yükseldik, yükseldik. Koğuşu geçtik, duvarları aştık ve herbirimiz ayrı yönlere yüzerek Sincan’dan hızla uzaklaştık. Çok ararsın artık bizi Sincan, “demir kapı, kör pencere” çok beklersin sana alışmamızı. Biz o akşam özgürlüğe gittik ve geri gelmeyeceğiz.

Bana bu satırları yazdıran Damla, bir sabah (29 Mart 2017) koğuş kapısından içeri yuvarlanıverdi idare tarafından. Zamanlama berbattı, ortam da öyle. Daha iki gün olmamıştı, başka bir kadın yan koğuştan getirildi. Tüm yataklar doluydu ve şimdi Damla da damlayıvermişti. Üst üste yaşanan pek çok gelişmeye eklenince öfkelenmemize neden olsa da bu durum, öfkemizin Damla’yla hiçbir ilgisi olmadığından, onun yanlış anlamaması gerekiyordu. O da yan koğuştan getirilmişti. Tabii yan koğuş dediysem, siz şöyle anlayın: yanlarına gelen/getirilen herkesi. 1990’lar sitili gözetime almaya çalışan, ezmeye kalkan, sistematik olarak gece gündüz ispiyonlayan, argümansız olsa da amiyane ve cahil işi iftiraları salvo atan bir garip insanların bulunduğu bir karanlık yer işte. Haliyle Damla da oradan nasibini almış, can havliyle buraya kaçmıştı. Sonuç: Damla’cık bize yuvarlandı, iyi ki de böyle oldu.

Ve fakat dedim ya; ranza da, yatak da yoktu koğuşta. Defalarca konuşma, hatta tartışmama rağmen; “yatak verelim, ortak alanda yatılsın”dan başka bir çözüm sunulmadı idare tarafından –çözüm üretme konusunda çok mahirdirler- oysa –infaz değişikliği adı altında dışarıya salınan adlilerin boşalttığı- daha büyük bir koğuşa geçmek istiyorduk açık ve net olarak. Gayet makul olan bu talebimiz, “koğuş yok” diyen idare tarafından makul bulunmayınca, Damla da ortak alanda yatamayacağına göre, sorunları ve talepleri Adalet Bakanlığına havale ederek, bir odaya, yere serdik yatağı. Zaten fazla bir beklentisi yoktu Damla’nın. Yan koğuştan çıkmayı yeterli bulmuş, “neresi olsa yatarım abi” diyecek olmuştu neredeyse.

Ayrıntılı yazsam çok uzun sürecek, tüm güne yayılan bu kapı önü hayhuyu sırasında bir yandan incelemiştim de Damla’yı. Sakin, duru bir görüntüsü vardı, bir o kadar da narin, zarif, ışıklı. Unutmuyorum hiç; kırmızı trençkotu, açık bıraktığı ortadan ayrılmış uzunca saçları, ince kemikli yüzü ve kocaman açtığı yeşil gözleriyle kapıdan bize ilk bakışını. Bir de biz yatak, kalacak yer sıkıntısını çözmeye çalışırken tüm sakinliği ve sükûnetiyle sadece yemek yemeye odaklanışını. Anlaşılmıştı; Damla buraya yerleşecekti, yerini sevmişti zira.

“Gazeteci olmak istiyorum”

İtiraf edeyim, ben de ona karşı boş değildim. Kapıda gördüğüm anda bu temiz ve sade kızcağızın gelmesine sevinmiştim doğrusu. Gün bitmeden konuşma fırsatımız da oldu neyse ki. Benim kaldığım odaya girer girmez kitaplara saldırdı önce, kadın yazarların kitaplarına.

-Feminist misin Damla?

-Biraz.

-Nasıl “biraz” Birazı da mı var?

-Yani feministim ama ne nedir, çok da bilmiyorum.

Aslıda Damla’nın “biraz” absürt, nevi şahsına münhasır hal ve ahvaliyle cümlelerinin fragmanıydı sadece bu “biraz” devamı gelecekti. Koğuşu sevdi, kitapları sevdi, bizi sevdi Damla. İçi sevgi doluydu, nasıl sevmesin. Anlattı sonra kısaca hikayesini.

22 yaşında Dersimli bir Alevi kızıydı Damla. Ailesinin kökeni Dersim’e dayansa da Dersim’den Elazığ Karakoçan’a, orada Malatya Beydağı’na, oradan Gümüşhane Şiran’a en son Erzincan’a göçmüşlerdi. Erzincan, 30 yıl önce son durak olmuştu onlara. Öte yandan bu göçler, nereli olduğuna dair bir karmaşayı da doğurmuştu Damla için. Hatta arkadaşlarına bazen Erzincanlı, bazen Gümüşhaneli, bazen de Dersimli olduğunu söylendiğinden –ve bir bakıma hepsi de doğru sayılabileceğinden- sık sık “sen aslında nerelisin?” sorularıyla da karşılaşmıştı. Sonuçta Dersimli olduğuna kanaat getirdik, onunda onayıyla. Damla, Erzincan’da doğmuş, büyümüş, okumuştu. Sonra Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İletişim Fakültesini kazanmış ve çok sevdiği, pek düşkün olduğu ailesinden ayrılarak Sivas’a gidip yurda yerleşmişti. 4. Senesiydi okulda, tutuklanmasa bitecekti demek.

-Gazeteci mi olmak istiyorsun Damla?

-Evet, çok.

-E iyi ne güzel, cezaevinde yerin hep hazır işte, alışırsın şimdiden. Hatta çıkma sen…

-Zaten belki ağırlaştırılmış müebbet alırım…(Duruyor. Ürkekçe soruyor sonra) Alır mıyım abla?

-Niye alasın ki Damla, neden tutukladılar seni?

-Komşumuz vardı Erzincan’da, Kürt, Alevi bir aile… Sever, görüşürdük. Oğulları bir örgüte katılmış ve dağa çıkmış sonra. Ölüm haberi gelince ben de köyüne, onun cenazesine gittim.

-Yani; “teröristin cenazesine giden de teröristtir” denklemi mi?

-Öyle gibi oldu. Katıldığım başka etkinliklerde var.

-Neymiş onlar?

-8 Mart etkinliği, 25 Kasım Kadına Şiddete Hayır Günü etkinlikleri, 10 Ekim Katliamını protesto eden basın açıklaması…

-Eee ne var bunlarda, yasal değil mi hepsi? Senin gibi katılan çok.

-25 Kasım’dan sonra takibe almışlar beni.

-Damla Damla, merak etme, sebep bunlarsa ağırlaştırılmış müebbet almazsın. Yani bence, ama burası Türkiye, belli mi olur, o da ayrı.

Damla’yı 27 Şubat sabahı kaldığı yurtta gözaltına almış polisler. Dolabından sol içerikli kadın dergileri de çıkınca “Ahan da bulduk” demişler, ipin ucunu. Hatta bir Kafa dergisini de, sadece kapağında Fidel Castro resmi bulunmasından dolayı yanlarınla götüreceklermiş ki, emin olamamış merkezi aramış bir kadın polis: “Amirim Kafa dergisi bulduk, alalım mı?” (…) İzin verilmeyince; “niye almıyoruz ya Kafa’yı, zaten bizim kafamız olmuş bir milyon” diye diye söylenerek atıvermiş yere dergiyi. Sonra doğru emniyet tabii. 2 Mart akşamı da tutuklanarak Sivas Cezaevi’nde tutsaklık yaşamına ilk adımını atmış bizim gazeteci adayı. 2 Mart akşamı da tutuklanarak Sivas Cezaevi’nde tutsaklık yaşamına ilk adımını atmış bizim gazeteci adayı. 18 gün tek kişilik bir hücrede kaldıktan sonra; “Hiçbir örgüte üye değilim” diyen Damla’yı “Sincan’da bağımsız koğuş var” mottosuyla – evet evet bir tane var da, yatak yok!- buraya sevk etmişler. Düşünüyorum kara kara, daha çok deneyimler cezaevini, gazeteci olunca. Ama şimdiden gözünü korkutmaya niyetim yok. Bir espriydi, yaptım da zaten, geçiyorum.

-Damla, dolabından çıkan dergiler legal, bayide satılan dergiler olsa gerek. Müebbetlik değil yani. Yasaksa satılmasınlar o vakit.

-Bilmiyorum abla, sanki müebbet alacakmışım gibi geliyor.

-Gibi gelmesin o vakit…

Kıyılmaz kaygısına, üzüntüsüne. Neden bu kadar… Korkutmuşlar ki onu, kim korkutmuş ya da?

Ailesi sevgiyle yetiştirmiş Damla’yı. Bir evin bir kızı ne de olsa. Üç tane ağabeyden sonra eve gelen güzellik. Gözünün içine bakarmış annesi de, babası da. Bir dediği iki edilmezmiş. Ailesi ona, o ailesine çok düşkün belli. Şimdi ayrılar ve Damla’nın kafası genelde onlarla meşgul, “Annem çok üzülüyor” diyor, başka da bir şey demiyor. Annesinin kaygılarında Damla’nın FMF (halk dilinde Akdeniz ateşi) hastası olup düzenli ilaç kullanmasının payı da yok değil. “Abla, görüşlerde karşılaşırsanız annem yerde yattığımı duymasın” diyor. Sonra dediğini unutup tekrar tekrar herkese hatırlatıyor. Merak ediyorum annesini, bir fotoğrafına bakıyorum isteyip. Ne çok benziyorlar…

Günler geliş geçtikçe sohbetlerimiz de yoğunlaşıyor Damla’yla. Alevi ve Kürt kimliğini gururla sahiplenmesi, kadın hakları konusundaki hassasiyeti, onda gayet belirgin, benim de direkt ilgimi ve dikkatimi çeken yanlar. Yakışıyor ona bu haller doğrusu. Lakin aynı doluluk ve iddiayı okuluyla gazetecilik konusunda sezemeyince, okul işini kurcalıyorum biraz.

-Cumhuriyet Üniversitesi nasıl bir okul Damla?

-Pek üniversite gibi değil.

-Neden, iletişim Fakültesi memnun değil miydin?

-Hayır abla, değildir. Gayet vasattı. Hocalar, dersler, standardına altındaydı bence. 4. Sınıftayım, bir makale yazamıyorum, çok zorlanıyorum.

-O zaman kendi kendini yetiştireceksin demek ki, madem okul yetersiz…

-Bence o okul, “boş zamanları değerlendirmek için gidilecek bir okul” gazeteci olamıyorsun.

-Peki, sen nasıl heves etmiştin gazeteciliğe?

-Ağabeylerimden biriyle İstanbul’da bir etkinliğe gitmiştik. Ağabeyimin gazeteci arkadaşlarını gördüm orada, fotoğraf çekiyorlardı. Çok özendim. Lisedeydim henüz o zamandan kafama koydum.

-Ne güzel yapmışsın. Kafana koyduğundan vazgeçme bence.

-Yoo, gazeteci olmak istiyorum, diyor hevesle. İkinci kez duyuyorum bunu ondan. Sonra birden yüzünden kara bulutlar, kederler geçiyor; “çıkarsam” diye ekliyor ve soruyor yine hemen:

-Ben ceza alır mıyım abla?

İçimden, koğuşta klasikleşmiş bir espri haline gelen; “Dosyana bağlı”yı demek veya; “Evet, müebbet alırsın” diyerek onun bitmeyen nakaratına son vermek geçse de kıyamıyorum bu kaygılı, endişeli hallerine.

-Almazsın bence Damla. Cenazeye gitmek suç mu ya da dergi okumak? Yasadışı bir örgüte üye vb. değilsin nihayetinde. Ha taşıdığın dövizlerde sıkıntı varsa, o da sanırım propagandadır en fazla. Tek kişilik örgüt mü olur yahu?

Lakin içim o kadar da rahat değil. Öyle şeyler oluyor ki ülkede, artık kim suçlanır, kim aklanır hukukçular dahi tahmin edemiyor. Ne yazık ki sanki bir şans oyunu, piyango bileti kıvamına gelmiş bu aralar adalet. Uzun çöpü kim çeker, kısa çöpü kim, orası meçhul. Açıkçası; Damla’nın neye, kimlere sempatisi var, nereye kadar var ya da gerçekten var mı bunu bilemem. Bildiğim; hukuk somut deliller üzerinden yürür – ya da yürümeli - ve Damla gazeteci olmak istiyor.

Yiğitlik midir emanet canı kırmak?

Alevi kimliğini gururla taşıyor Damla, söylemiştim. Sordum ona daha sonra – biraz zorlanarak-, “Peki Damla, Alevi olduğun için tacizlere, hakaretlere uğradın mı hiç?”. Yüzüne baktım dikkatlice, iyimser ve sakin ifadesi hiç değişmeden anlattı: “Üniversiteye kadar Erzincan’da Alevi mahallesinde oturduğum, okuduğum için hiç sıkıntı yaşamadım ama, Sivas’ta üniversite’de…”

-Ne oldu Sivas’ta Damla, neler yaşadın?

Neler yaşamıştı, neden gözleri yere inmişti birden, neden mahzunlaşmıştı? Ah Sivas tahmin ediyordum anlatacaklarını. “Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun yurdunda kalıyordum. İlk defa yurttaki tesettürlü bir kız öğrenci sordu bana; ‘yanlış anlama, gerçekten bilmediğim için soruyorum, öğrenmek istiyorum. Aleviler için abdest almazlar, yıkanmazlar, pistir onlar deniyor. Doğru mu?”

-Art niyet var mıydı sence bu soruda, yoksa gerçekten bilmediği, yanlış yönlendirildiği için mi soruyordu?

-Art niyet yok abla. Bilmiyor, gerçekten öğrenmek istiyordu. Anlattım ben de.

-Ne dedin?

-Evet abdest almıyoruz ama gayet temiziz, biz de yıkanıyoruz, titiziz. Her dinden insanın, her insanın kirlisi de olur, temizi de; iyisi de olur, kötüsü de. Bu nitelikler bir dine ya da mezhebe dair değildir ki, dedim.

-Doğru, kız ikna oldu mu peki?

-Oldu bence. Çünkü sonra beni tanıdı, yaşantımı gördü, hatta arkadaş olduk.

Anlaşılan, yüzyıllık ezberleri, kara propagandayı bozmuştu Damla, Adanalı olduğunu, sorduğu hurafeleri ailesinden duyduğunu öğrendiğim, bu kızcağız nezdinde.

-Peki, başka örnekler oldu mu, yaşandı mı?

-Bir grup kız daha vardı yurtta ve okulda. Bunlar kötü niyetliydiler. Ne zaman benle aynı ortamda bulunsalar, sanki kendi aralarında konuşuyormuş gibi; “sen abdest almadın mı, aaa ne pissin, çok kötü kokuyorsun” diyorlardı. Biliyordum, bu laflar banaydı.

-Bu onların utancı ve cehaleti. Peki sen cevap verdin mi hiç onlara ya da müdahil oldun mu?

-Bana söylediklerini anlıyordum, belliydi ama işte sanki birbirleriyle konuşuyor gibi yaptıklarından…

Örnekler tek tük değildi ki, ben sordukça ortaya çıkıyordu, şekilleniyordu tablo. Genelde kız öğrencilerin, yani gencecik kızların ağzından dökülüyordu. “Arkadaşlarına” karşı; “ellerinden yemek yenmez, pistirler, kötü kokarlar” tarzı tacizler. Bir defasında iki erkek arkadaşı konuşmuştu yanında. Biri yemeğe gidecekleri restoran için; “orası Alevi lokantası, yemekleri yenmez” demiş, diğeri “Ben yerim, sen başka yerde ye o zaman. Sonra buluşuruz” diyerek cevaplamıştı onu.

Ve Damla, Alevi olmakla gurur duymasına rağmen sistematik olarak yaşadığı, bilinçli ya da bilinçsizce yapılan bu taciz ve hareketlere göğüs germek, bazen de duymazlıktan gelmek zorunda kalmıştı. Neden? Devlet mi daha acımasızdı, toplum adı verilen canavar mı? Herkesi kendine benzetmeye çalışan kimdi, benzemeyeni yok sayan, hor gören? Peki bu Kürt ve Alevi kızının, sadece bu kimlikleri nedeniyle sürekli “terörist” ve “pis kokuyor” şeklinde etiketlenmesi karşısında tepki duyması, göstermesi, bu tacizlerin ondaki gençlik ateşini, muhalefet damarını pekiştirmesi normal değil miydi? Yoksa suç muydu, kimin suçuydu o vakit? “Terör” neydi aslında, Damla’ya yapılanlar değil miydi?

Bu Sivas nasıl bir yerdi veya nasıl bir şeye dönüşmüştü de bu nefrete, taşra bağnazlığı ve cehaleti ve vahşiliğine geçit verilmiş, halen de verilmekteydi? Hem de yakın tarihindeki katliama rağmen, tüyler ürpertici, akıldan çık-a-mayan Madımak’a rağmen… İnsansız hava sahası istiyordum o an. Yine de sormaya devam ettim.

-Sivas’ın geneli mi böyle sence yoksa okuldaki örnekler mi bunlar sadece Damla?

-Benim gördüğüm, yaşadığım kadarıyla böyle.

-Nasıl, Aleviler de yaşamıyor mu Sivas’ta, nüfusları çok sanki?

-Öyle ama genelde Alevi köylerindeler, merkezin dışındalar. Bir de Mevlana ve Ali Baba Mahallelerinde yaşıyorlar. Görsen evleri çok eski. Köyler de hep fukara köyleri. Yoksullar genelde. Bu tür tacizlere de ses çıkarmıyorlar, görünmez oluyorlar.

-Görünmez olursan kötülük daha çok artmaz mı, daha organize olmaz mı?

-Öyle de, mesela bir gün otobüste yine okuldan iki üç kız konuşuyordu: “Sivas’ta HDP binası vardı da biz mi yakmadık! Olsa da yaksak. HDP’li ya da Kürt görürseniz, söyleyin yakalım kızlar, olur mu?” …Kürt olduğum için beni HDP’li sanıyorlardı, oysa değildim. O otobüste bu konuşmaları duyan benden başka Aleviler, Kürtler de vardı ama kimse ses çıkarmadı.

İnanamadım, diyemem. İnanamazlık değil benimki, kaldıramamazlık. Gencecik kadınların içinde çöreklenip büyüyen, sonra dışarı püskürtülen kötülük ve nefreti kaldıramamazlık. Bir insanı yakmanın bu kadar kolay telaffuz edilmesini, bu suça, bu insanlık suçuna bile isteye gönüllülüğü, Berrin ve Yasemin’in kokusu benim hala burnumda, içimdeyken, kaldıramamazlık. Tüm ruhum, tam tekmil bedenim isyan ediyor duyduklarıma. Damla’nın konuyla tezat sakinliği, sesinin gündelik yaşamdan sıradan bir olayı anlatırcasına tekdüzeliği beni daha çok acıtıyor. İzliyorum onu; gözleri yine yere inmiş, bir noktaya sabitlenmiş. Midem bulanıyor. Şiddetli bir bulantı başlıyor. Ne benim içimden yükselen bulantı yok edebilir bu nefreti, ne de buraya yazdıklarım engelleyecek kötülüğü. Anlamsız geliyor elimdeki defter kalem, son zamanlarda sık sık hissettiğim gibi. Bu kızlar son sınıftalar, sonra mühendis olacaklar ya da şehir planlamacısı. Ve kötülüğü, cehaleti daha organize sunacaklar topluma, onlardan daha temiz ve vicdanlı olmayan topluma. Sıkıntım neden? Damla’yı onlara karşı korumak isterdim. Sanki orada olmam, onu korumam gerekiyordu ve fakat değildim, koruyamadım. Bu benim suçum gibi hissediyorum, tüm mantık sınırlarımı zorlayarak. Sorumu tutuyorum kendimi bu şiddetten, tacizin şiddeti, verilen acının şiddeti, iflah olmaz acımasızlıkların şiddetinden. Gerisi tiksinti, tiksinti ve yine tiksinti.

Damla bunları bilmiyor, anlatmadım ona. Zaten anlatmaya çalışsam da başaramazdım, konuşamazdım o an. “Başka?” diyebildim sadece.

-Yurtta yemekhanede geçen hiç unutmadığım bir olay daha var. Birkaç kız bir Alevi cenazesine gitmiş, bunu anlatıyorlardı bir yurt çalışanına. Dediler ki; “yanına sevdiği bir eşyayı koydular, battaniyesiyle gömdüler. Adetleri böyleymiş.” Çalışan güldü; “Kızım onlar Alevi, her türlü gömerler, abdest almazlar, yıkanmazlar da, daha neler yaparlar…” Hemen yanlarındaydım, yemek yiyordum. Normalde sesimi çıkarır, müdahale ederimdim, ama bu sefer sadece sustum. Yiyemedim yemeğimi, kalkıp odama çıktım.

-Peki, cenazeye giden kızlar da mı ses çıkarmadı? Belli ki tanıdıkları, cenazesine gitmişler.

-Hayır çıkarmadılar, sustular.

Benim de çıkaracak sesim kalmamıştı zaten ama toparlandım.

-Sen akıllı kızsın Damla. Biliyorsun ki bunların hepsi palavra. Alevilere karşı önyargı yaratmak, insanları bölmek için uyduruluyor bu saçmalıklar. Ne yazık ki çoğu insan da sorgusuz sualsiz kabullenip, bu kötülüğe, nefret suçuna ortak oluyorlar işte. Bu kadar net.

Konuşabilmiş ve sadece bunları diyebilmiştim. Sessizce başını salladı Damla. Halen sakindi.

-Abla ben burada da bir örnek yaşadım.

Bu sefer irkildim:

-Burada? Sincan’da? Kiminle, kim ne dedi?

Bizim koğuşa yan koğuştan getirilen ve yaklaşık 20 gün kalıp bu süre içinde hemen hemen herkesle kavga eden, neredeyse her gün kendisiyle 3-4 saat konuşma mesaisi yapmama vesile olan 60’ına yakın bir kadından bahsediyordu. Evet, 20 gün kadar kalmıştı koğuşta, sonra hem genel sıkıntı ve memnuniyetsizlik hem de bir kişi yerde yattığı için dilekçelerimiz sonucu tekrar, boş yatakları olan, yan koğuşa dönmüştü. İşte o kısacık sürede, bir gece Damla’ya; “Sana bir şey soracağım, siz Aleviler hiç yıkanmıyor musunuz, pis mi geziyorsunuz, hatta kötü bir koku gelince ‘Alevi kokusu geldi’ derler, doğru mu?” diye sormayı “başarmış!” Damla ise sakin sakin anlatmış, açıklama yapmış ona. Oysa nasıl bir art niyet var bu soruda. Kendini “eğitimli, görmüş, geçirmiş” diye tanımlayan bu kadının yüzü canlandı gözümde. Gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. Bize de uluorta ve nedensiz; “Allahınız yok ki, Allahsızsınız” diyerek yaptığı tacizleri hatırladım sonra.

-Niye bana söylemedin Damla?

-Bilmem, ona anlattım sadece. Ben temizim, titizim dedim. Görsün, tanısın da istedim.

-Ama Damla o da biliyor zaten bunu. Belki de seni rahatsız etmek istedi ve doğru değil bu yaptığı.

-Evet aslında öyle ama o kadar alıştım ki artık bu laflara, sorulara açıklama yapıyor, cevap veriyorum ben de.

“O kadar alıştım ki…” sözü dönüyor kafamda. Büyüyor,  büyüyor, dönüyor. Gözlerim yanıyor. Alışma Damla bunlara, alışma. Bilgisizlikten soranlara bilinçli aşağılamaya çalışanı ayırt et. Nefret suçudur ikincisi. Damla, aynı otobüste “arkadaşlarının” yaptığı gibi. “bir şey sorabilir miyim?” dedi ben düşüncelere dalmışken. “Sor” dedim “Sor Damla”.

-Abla ben pis miyim, kokuyor muyum? Gerçekten artık kendimi kötü hissediyorum.

-Hayır, hayır ve elbette hayır. Sen buradaki en temiz, en titiz, hatta obsesyon derecesinde titiz, saklama kaplarının lastiklerini çıkarıp çamaşır suyuyla yıkayan bir Damla’sın. Ve şu anda saçmalıyorsun. Bırak bu lafları. Silkin ve kendine gel lütfen. Bunlar bazı insanların cahilliği, aynı zamanda onlara bu zırvaları öğretenlerin veya kendilerinin art niyeti. Bilinçli yapıldıklarında ise nefret suçudur. Sen tertemizsin Damla. Keşke herkes senin gibi olsa.

Işıl ışıl gülümsedi. Aslında gayet iyi biliyordu hem vereceğim cevabı hem de doğruları. Sormuştu yine de. Laf olsun diye belki de… Sonra ışıldamış, daha çok parlamıştı.

Neden insanları ışıldatmak yerine karartıyor, hırpalıyor, yok ediyoruz? Neden etraflarına nefret ve önyargı yayan, saçan insanlar okullarında, yaşamlarında muteber şahıslarken Damla burada? Bilmiyor değilim, bilirim elbette ama bu yürek anlamıyor işte o dilden, kaldıramıyor. İsyan ediyor, soruyor.

Kapatıyorum konuyu. Bunları mutlaka yazacağımı, Damla odadan çıkınca ağlayacağımı, tüm bu nefretin ve rezaletin sorumlusu benmişim gibi aklıma geldikçe yine ağlayacağımı, sonra kötülüğü, acıyı engelleyemediğim ve engelleyemeyeceğim için tekrar tekrar ağlayacağımı bilerek kapatıyorum. Bu kadar acıya rağmen nasıl halen yaşıyor ve dayanıyoruz, bunu asla bilemeden, hiçbir teoriye ikna olmadan ağlayacağım. Ben, Damla’nın kırık kolu gibiyim.

Takıntılar, kartlar, kulaklar

Birlikte zaman geçiriyoruz, 3 oda, 1 salon, taş bahçe “konutumuzda” Damla’yla. Gözlemliyorum ilgi ve merakla onu. Tez konusunu da anlatıyor bana. Cumartesi Anneleri. Zaten Toplumsal Hareketler’le Toplumsal Cinsiyet ve Medya Derslerini çok severmiş okulda. Kafası çalışıyor bu kızın, sesi gibi aklı da güzel aslında. Ama eksiği çok, belli. Tez programını konuşuyoruz çokça. Eksik buluyorum (mükemmeliyetçi ben!). Yeniden programlayıp elimizdeki kaynaklar, kitaplar ve benim bildiklerim kadar tartışıp konuşuyoruz konular üzerine. Geçmişten gelen ideolojilerin satır satır copy paste bugüne taşınmasını, fanatizmi, her türlü arkaik ritüelle saplantıyı, gelecek açısından hor gören, hazzetmeyen ben, küresel dünyada küreselleşme karşıtı, yerelle evrenseli birleştiren Yeni Toplumsal Hareketler diye kodlanan gelişmelere, isyanlara gayet aydınlık ve umutlu bakmaktayım. Bunları da konuşuyoruz, daha da konuşacağız belki. Kesinlikle farkındayım; gerçekten yazı yazamıyor Damla. Pratikte görüyorum. Bu kötü. Tabii zaman gösterecek nereye evrileceğini.

Bir süre sonra deyim yerindeyse kabak çekirdeği gibi açılıyor Damla. Demem o ki; onu çok daha rahat tanıyorum doğallığı, şeffaflığı, ortadalığıyla. Mesela; sabahları tek gözü kapalı kalktığını –ben iki göz kapalı kalkarım-, takılara, hızmalara, otantik her türlü aksesuara ziyadesiyle düşkünlüğünü, avukat, koli vb. gibi nedenlerle koğuş dışına çağrıldığında “hazırlanma/süslenme” ritüellerinin bayağı vakit aldığını, kremsiz asla dışarı çıkmadığını –ne güzel!- öğreniyorum.

Mesela; obsesif takıntılarını, volta atarken mutlaka ve mutlaka adımını yanındakine uyduruşunu, yerdeki çizgilere asla basmayışını, onu kızdırmak için bilinçli olarak adım uyumunu bozduğumda “yaaa” diyerek küsüp voltayı bırakışını izliyorum.

Tüm hayvanlara özellikle böceklere karşı olağanüstü sevgisini, buna rağmen hepsinden korkmasını, bir türlü vejetaryen olamayışını, arkadaşları ona sümüklü böcek fotoğrafları gönderdiğinde sevinçten havaya uçarak bana gösterip; “Bak abla, ne tatlılar di mi?” deyişini, sümüklü böceklere bakıp korktuğunu da bilerek sırıtıp; “Alalım sana bir tane” dediğimde hiç kulak asmayışını, sıcak su torbasına ve sevdiği her şeye “tosbik” demesini ayrıca seviyorum.

Yazmadan olmaz, birkaç komik anektodu da unutmayacağım Damla’ya dair;

Bir gün benim kulaklarımdaki çınlama ve tıkanıklık, onun ise az duyma problemi nedeniyle revire gittik ikimiz. “En sevdiğim doktor” elindeki aletle kulaklarıma baktıktan sonra bana; “Tertemiz, hiçbir şey yok” dedi. Ben “Ama tıkanıyor, çınlıyor, uğulduyor” diye üsteleyinceyse “Hiçbir şey yok” nakaratıyla noktayı koydu. İçimden volkan gibi yükselen kahkahayı zor zaptediyordum bu trajikomik durum karşısında. Çınlıyor, tıkanıyor ama hiçbir şey yok! Sonra Damla’ya geldi sıra. Kulaklarına bakılırken, ben de arada “Duymuyorum gerçekten” diye ekleme yapıyordum. Doktor ona da “Bir şey yok” demez mi? Damla inatla “Ama duymuyorum, bir şey olmalı” dedi haliyle. Doktorun cevabı ise; “Hımm genetik bir problemdir belki, ailede duymayan var mı?” oldu. Damla düşünüp “yok” dedi ciddi ciddi. Sadece dedesinde problem varmış, o da yaşlılıktanmış. Ben artık açık saçık gülüyordum zira cezaevi revirinden sonuç alamayacağımızı, bu tür anlamsız sorularla karşılaşacağımızı anlayalı 1 yıl kadar olmuştu. Yine şaşırmamıştım.

Koğuşa dönerken koridor boyunca güldüm Damla’ya. “En sevdiğim doktor yine formunda, Doktor Who’nun askerleriyiz, diye vikledim durdum. Damla ise halen düşünüyordu; aileden birinin duyma problemi var mı, diye. O günden sonra Damla koğuşta hangi rahatsızlığından bahsetse; “cık cık ailede var mı, genetiktir belki” demeye başladık, ardından da kahkahalar tabii. O da en az bizim kadar gülüyordu.

Başka bir örnekteyse; Bahar heves etmiş, kadın sığınma evinde kalırken öğrendiği gibi kullanılmış, bitmiş telefon kartlarının arkasına bir şeyler yazıyordu. Merak ettik ne yazıyor, kartların arkalarına baktık: Özgürlük, Aşk, Para, Kariyer, Oğluna Kavuşacaksın, Aldatıldın, Temmuz’da çıkacaksın, Dosyana Bağlı (işte bu, okurların Portrelerden tanıdığı Çaki’nin annesi Çilekuşu Feride’nin efsane sözüdür. Ben ne zaman “sen çıkarsın Feride” desem, sanki “azılı bir terörist” gibi düşünceli düşünceli ve ciddi ciddi yere bakar, böyle derdi.) vb. vb. Bahar hazırladığı bu kartları bir nevi fal gibi hem çekiyor, hem de bize çektiriyordu. Sardı bu kart işi bir süre. Bahar uzatınca neredeyse on kez, on beş kez çekiyorduk resmen. Ben sadece Özgürlük, Kariyer veya Para gibi kartlar çektiğimde biraz memnun olurken, Aşk çekip durmaktaydım. Sonunda sıkıldım; “yeter valla, çok aşığım var diyorlar” diyerek fırlattım attım kartları. Ben diyordum Özgürlük, kartlar diyordu Aşk. Fakat o da ne; Damla’ya da sürekli Aldatıldın çıkmaktaydı. Hatta bu döngü, sonraki günlerde de düzenli olarak tekrarlandı. Bir insan 30 kart arasından sürekli Aldatıldın’ı seçer mi, seçiyor işte. E haliyle bu espri konumuz oldu. Damla kesinlikle aldatılmaktaydı, birileri aldatıyordu onu ama kimler bilemiyorduk tabii. Sonraki günlerde Çiçek de Aldatıldın kartının abonesi olunca Damla ona demez mi; “Boşver Çiçek, ben alıştım aldatılmaya. Başta üzülüyorsun ama sonra alışıyorsun.” Kahkaha patladı tabii anında.

Damla’yla ilgili en çok aklımda kalacak anılardan biri de açık görüşe gelen annesinin onu, en az yüz kere öpmesi olacaktı. Gözlerinden başlamış, tüm yüzünü taramış, boynuna geçmiş, ellerini öpmüştü sonra. Tam bitti derken tekrar başa dönüp sırayla öpmeye devam etmişti. Büyülenmiş gibi izlemiştim bu seremoniyi. Bitmiyordu, biteceğe de benzemiyordu. Rüyada gibi ellerimi uzatıp Damla’yı çekmiştim bu sarmaldan. Ama ana yüreği işte durur mu, durmadı hiç. Yine ve yine ve yine öpmeye devam etti…

“Biraz feminist” olan Damla bugünlerde, “Çok feminist” olmak için çaba harcıyor yanılmıyorsam. Bana kadın yazarların isimlerini ve kitaplarını yazdırıp duruyor, okuyacakmış. Dellaise, Baurillard gibi filozofları da soruyor ayrıca ve önereceğim sinema filmlerini de yazarak listelemeyi düşünüyor, dışarı çıkınca izleyecekmiş. Yani Damla’nın istekleri bitmiyor. Benimse hem onun hem de hepimiz için tek isteğim var: ÖZGÜRLÜK!

Portreler / son söz

Köyle metropol veya taşra arasında sıkışıp kalmış, yaşadıkları şehirlerin ekseriyetle çevre diye tabir edilen varoşlarında yaşayan, bünyelerinde ilkeli moderni de taşıyan, barındıran, yabanla medeni arasında baş döndürücü bir hızla gidip gelen, lakin çoğunlukla yalpalayan bu kadınlar, “kahramanlarım”, biliyorum ve biliyorsunuz ki sıradan insanlar, en az sizin kadar.

Büyük öyküleri, büyük maceraları, büyük farkları yok kimseden. Büyük büyük ve iddialı da konuşmuyorlar. Yüzlerce, binlerce var onlardan içeride ve dışarıda. Belki de şu an yanınızda, yörenizde, içinizde duruyorlar. Belki de mesele tam da bu benim için; küçük ve sıradan olanın öyküsünü “büyük” görebilmek, ondaki “büyüklüğü” farkedebilmek, hissedebilmek.

Söylemeliyim; yazdığım Portreler’de memnun olmadığım/kalmadığım çok yan var (mükemmeliyetçi ben! –tekrar-). En çok ne isterdim biliyor musunuz? Öykülerini, portrelerini yazdığım tüm kadınların –ben dahil- antiportrelerini yazmak. Ancak bu şekilde içime sinerlerdi yazdıklarım, tahlillerim, ancak bu şekilde tamamlanabilirlerdi bence. “Damla’nın Öteki Yüzü”, “Bahar’ın Öteki Yüzü”, “Çiçek’in Öteki Yüzü” vb. diyebilir, “onlara bir de bu açıdan bakın, mottosuyla sizi ve onları irkiltebilirdim. Aslında benim açımdan çok da doğru, çok da özenilesi olurdu. Lakin görüyorsunuz ki olmadı.

Zira kendileri onaylamazsa “öteki yüzlerini” –İnsan doğası!- hem de şu aralar maruz bırakıldıkları/bırakıldığım karanlık, adaletin kayıp, hukukun arızalı olduğu koşullardan kaynaklı benim ne kalemim ne de yüreğim elverirdi bu işe. Ama itiraf etmeliyim: Halen elim kaşınıyor aklıma geldikçe, çok kaşınıyor…

“Belki bir gün” diyerek Portreler’i şimdilik noktalıyorum.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler