Beko: ‘Türkiye işçi sınıfının ve halkın umudu DİSK’

DİSK Genel Başkanı Kani Beko: “DİSK’e karşı inanılmaz, büyük bir baskı var. Bu baskıya rağmen biz tırnaklarımızla örgütlenerek bugünlere geldik. Onurlu bir geçmişi, aydınlık bir geleceği olan bu Konfederasyon’a herkesin sahip çıkması lazım.”

Beko: ‘Türkiye işçi sınıfının ve halkın umudu DİSK’

Röportaj: SiyasiHaber - Halit Elçi / Esra Üşüdür

1 Mayıs işçi ve emekçilerin Birlik, Mücadele ve Dayanışma günü yaklaşırken Türkiye işçi sınıfının en ileri sendikal örgütlenmesi olan DİSK’in Genel Başkanı Kani Beko ile 1 Mayıs hazırlıklarını, işçi sınıfının temel sorunlarını, sendikal hareketin sorunlarını, siyasal koşulları ve yapılması gerekenleri konuştuk. 1. Bölümünü dün yayımladığımız röportajn 2. bölümünü sunuyoruz.

1 Mayıs öncesi işçi sınıfının temel sorunları nelerdir?

Önümüzdeki dönemde kiralık işçilik diye bir sistemi uygulamak istiyorlar. Hükümetin programına göre önümüzdeki dönemde 6,5 milyon kiralık işçi olacak. Kiralık işçinin sendikası olmaz, kıdem tazminatı olmaz, kiralık işçi işsizlik fonundan faydalanamaz, 8 aydan fazla çalışamaz. Bugün Türkiye’nin GSMH’si, yani Türkiye’nin yıllık milli geliri 490 milyar dolar. Ama uluslararası özel istihdam bürolarının cirosu 450 milyar dolar. Yani bunların cirosu neredeyse Türkiye’nin milli geliri kadar. Önümüzde, Türkiye işçi sınıfını bekleyen büyük bir sorun var.

Bunun yanı sıra 7 milyona yakın insanımız işsiz.

İş cinayetleri can almaya devam ediyor. İş cinayetlerinde bugün Avrupa 1’incisiyiz, dünya 3’üncüsüyüz. İşçilerin çalışırken ölmemesi için mutlaka ama mutlaka Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) kriterlerinin uygulanması lazım. Soma’da yaşadıklarımızı, Ermenek’te yaşadıklarımızı, Torunlar İnşaat’ta yaşadıklarımızı, Siirt Şirvan’da yaşadıklarımızı, Pamucak, Sakarya’da, Isparta’da köylülerin yaşadığını, bu toplu cinayetleri bir daha yaşamamak için İLO kriterlerinin mutlaka işyerlerinde uygulanması gerekiyor.

Hâlâ hükümetin gündeminde olan kıdem tazminatı var… Zaman zaman dillendiriyorlar. Kıdem tazminatı olmayan işçinin iş güvencesi olmaz.

Onunla beraber Türkiye’de bir, işçilerin; iki, memurların; üç, emeklilerin sadece insan olmaktan kaynaklanan temel ihtiyaçlarını giderebilecek, bankalardan çekmiş oldukları kredinin tutarı 500 milyar lirayı bulmuş. Bunların yüzde 25’i icralık.

Tabii bu arada emeklileri de unutmadan, köylüleri de hiçbir zaman unutmadan… Biliyorsunuz köylülerin de büyük sıkıntıları var, öğrenci kardeşlerimizin, memurların, hekimlerin, mimarların, mühendislerin sorunları var. Hepsinin sorunlarını dile getirebilmek için mutlaka alanlarda ve kürsülerde konuşmamız gerektiği inancındayız.

Genel olarak sendikalaşma oranı çok düşük Türkiye’de. 1970’li yıllarla karşılaştırılamayacak kadar düşük. Yüzde 12 ile hatta yüzde 10 gibi rakamlar telaffuz ediliyor. Eskiden sendikalar çok daha güçlüydü. Şimdi giderek sendikalaşma oranı düşüyor ve sendikalar da doğal olarak zayıflıyor. Bunun nedenleri neler? Tabii siyasi iktidarın baskıcı tutumu, işverenlerin sendikasızlaştırma çabaları var. Ama buna ek olarak sendikaların da işçi sınıfının değişen yapısına uyum sağlayamaması gibi bir durum var mı?

Dünyanın hiçbir yerinde devletler, hükümetler, sendikalar arasında Türkiye’de olduğu kadar ayrım yapmazlar. Türkiye’de devlet Türk-İş’i destekliyor. Hükümet de Hak-İş’i tam destekliyor. Bizim örgütlendiğimiz birçok yerde devletin ilgili veya ilgisiz kişileri tavırlarını hep Türk-İş ve Hak-İş’ten yana almışlardır. Bir de milyonlarca kişinin işsiz olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda… Aslında işçilerin gönlü DİSK’ten yana… İddia ediyorum bugün Türkiye işçi sınıfının ve halkın umudu DİSK. Fabrikaların, işyerlerinin önüne bir referandum sandığı koyarsanız, işçiler kendi özgür iradesiyle bu sandıklarda oyunu kullanırsa, o sandıklardan yüzde 80-90 oranında DİSK çıkar. Ama maalesef bazı yerlerde işveren baskısı, bazı yerlerde devletin, hükümetin baskısı… Tabii Türkiye’de hayata soldan bakan Konfederasyonumuzun geçmişten günümüze vermiş olduğu bu onurlu mücadele hem işverenleri, hem devleti ve hükümeti ürküttüğünden dolayı bizimle çalışmak istemiyorlar. Ama her şeye rağmen, OHAL sürecinde bile örgütlenen, gelişen ve büyüyen bir Konfederasyonuz.

Toplamda bakıldığında yine de bir sorunun olduğu görülüyor. Ben eski DİSK’in de az çok tanığıyım. 15-16 Haziran’ı yapmış bir DİSK var, DGM direnişi var, faşizme ihtar eylemleri var… İster istemez bu farklılığı görüyoruz. Bir de sanki işçi sınıfının değişen yapısına uyum sağlayamama gibi bir durum yok mu?

Mesela?

Taşeron işçilerinin örgütlenmesi meselesi… Ya da… kapitalizm neo-liberal politikalar doğrultusunda üretimin organizasyonunda değişikliklere gitti. Esnek çalışma uygulaması son derece yaygınlaştı. Neo-liberal politikalar mekan ve zaman birliğini dağıtıyor. Bu, maddi bir sorun, örgütlenmenin önündeki gerçek bir engel… Artık büyük fabrikalar daha küçük fabrikalara, atölyelere bölünüyor… Post-fordist politikaların sonuçları… Ama bir taraftan da işçi sınıfı hiç olmadığı kadar büyüyor ve toplumun çok daha geniş bir kesimini oluşturuyor.

Kamu emekçileri sendikalarından biliyoruz… Diyelim ücretli öğretmenleri örgütleyemiyorlar mesela… İşte buralarda sendikaların bazı açılımlar yapması gerekmez mi?

Bir yandan da işçi sınıfının feminizasyonu diye bir olgu var. Daha fazla kadın işçileşiyor artık. Tabandaki bu kadın ağırlığı sendikal yapılara yeterince yansıyor mu? Örneğin DİSK bu konuda önüne bir hedef koymuş durumda mıdır? Örneğin üyeler arasındaki kadın oranında bile sendikaların yönetiminde kadınların bulunmamasını bir sorun olarak görüyor musunuz?

Aslında Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı tüm sendikalara biz aynı gözle bakıyoruz. Biz bugüne kadar hiçbir zaman kadın ve erkek ayrımı yapmadık. Bundan sonra da yapmamız söz konusu değil. Kadın üyelerimiz işyerlerinde örgütlenerek temsilcilerimiz, yöneticilerimiz, şube başkanlarımız, genel başkanlarımız olabilirler… İstedikleri zaman DİSK’in yönetimine gelebilirler, DİSK’in genel başkanı olabilirler. Hiçbirinin önünde bir engel yok. Biliyorsunuz bizim genel sekreterimiz kadın. Dolayısıyla bu biraz da işyerlerindeki kadın arkadaşlarımızın örgütlenerek yönetimlere gelmesiyle alakalı bir şey. İşyerlerindeki temsilci seçimlerinde, şube kongrelerinde ve DİSK’e bağlı sendikalarımızın genel kurullarında “Kadın olduğu için bunlar bu işi beceremez, kadın olduğu için bunlar bunu yapamaz” şeklinde bir anlayışı hiç benimsemedik, benimsememiz de mümkün değil. Bizim Konfederasyonumuz bir kere kadın ve erkek ayrımı yapmadan çalışanların ekonomik, demokratik, siyasi, sosyal haklarını korumak ve kollamak misyonunu biçmiştir kendine. Kuruluş tarihimizden bugüne kadar ilkelerimizi ve geleneklerimizi hiçbir şekilde zedelemedik. Başta Genel Başkanımız Kemal Türkler ve arkadaşlarının kurmuş olduğu bu Konfederasyon’un ilkelerinden hiç sapmadık; bu gemiyi ne sağa yatırdık, ne sola yatırdık. Kuruluş ilkeleriyle hedefe ulaşabilmek için biz elimizden geleni yapıyoruz.

Bugün DİSK hak ettiği yerde mi? Bana göre hak ettiği yerde değil. Ama Türkiye’deki demokratik kitle örgütleri, meslek odaları, siyasi partiler veya sendikalar hak ettiği yerde mi? Değil.

Ben de 12 Eylül 1980 öncesinde sendikacıydım. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne (DGM) karşı yapılan direnişte 3 bin işçinin çalışmış olduğu İzmir Basma Pamuk Mensucat’ta baş temsilciydim ben. Daha sonra da DİSK’e bağlı Tekstil sendikasında… 1976 yılında DGM’lere karşı yapılan bu direnişte en ön saflarda ben de vardım, arkadaşlarımla beraber. Daha sonra Karataş’taki geçici DGM’de ben de yargılandım. Tekstil hayatımız bu şekilde bitti. 29 Mart 1977’de ben İzmir ESHOT’ta işbaşı yaptım. Girdiğim her yerde de örgütlenme çalışmaları yürüttüm. İlk girdiğim basma fabrikasında DİSK’e bağlı Tekstil’i örgütledik. Daha sonra ESHOT’a girdiğimde orada Türk-İş’e bağlı Bes-İş vardı, orada da DİSK’e bağlı Genel-İş’i örgütledik. 1980 sonrasında Bornova’da çalıştım. Orada da DİSK’in örgütlenme çalışmalarına katıldım. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı, Türkiye’nin en büyük şirketleri İZELMAN’da, İZENERJİ’de DİSK’in örgütlenmesinde emeğim vardır, tabii ki arkadaşlarımla beraber.

Şunu söylemek istiyorum. Mutlaka arkadaşlarımız da üstlerine düşen görevleri yapıyordur ama DİSK’e karşı inanılmaz, büyük bir baskı var. Bu baskıya rağmen biz tırnaklarımızla örgütlenerek bugünlere geldik. Onurlu bir geçmişi, aydınlık bir geleceği olan bu Konfederasyon’a herkesin sahip çıkması lazım. Emekten yana, barıştan yana, kardeşlikten yana, demokrasiden yana, insan haklarından yana, adaletten yana, sendikal hak ve özgürlüklerden yana olanlar gelsinler birlikte çalışalım. Kapılarımız ardına kadar açık.

Şüphesiz sendikal faaliyetin durumunun toplumsal hareketle çok yakından bağlantısı var. Geçmişte Tekstil’de Mahmut Paşa şube başkanlığı yapmış Hamdi Gülen adlı sendikacı bir dostum, yoldaşım der ki, “60’lı, 70’li yıllarda işçiler sendikaların kapısını kırardı, örgütlü olabilmek için.” Şimdi ise uzun uğraşlarla insanların ikna edilmesi gerekiyor, sendikaya üye yapabilmek için… Çok farklı dönemler olduğunu unutmamak gerekiyor tabii…

Geçenlerde, 3 ay kadar önce bir gazeteci arkadaşım benimle röportaj yaptı. Bana dedi ki, “Türk-İş bu noktada, Hak-İş bu noktada, niye DİSK bu noktada?” Yani Türk-İş’in, Hak-İş’in üyeleri sizden fazla, dedi. “Sen DİSK’e üye misin?” diye sordum ben de. “Hayır” dedi. “Peki sendikalı mısın?” dedim, “Evet, ben Türk-İş’e üyeyim” dedi. Referandumdan örnek verdim. “Siz Türk-İş’e her ay bir yevmiye aidat veriyorsunuz, Türk-İş Genel Başkanı sizin verdiğiniz paraları cebine koyuyor, yollara düşüyor, Recep Tayyip Erdoğan’la beraber ‘Evet’ çalışması yapıyor. Biz de kendi harçlıklarımızla dergi basıyoruz, bildiri basıyoruz, arabamıza benzin koyuyoruz, ‘Hayır’ı örgütlemek için yollara düşüyoruz. Aramızdaki fark bu. Şöyle durdu, “Ben yarın DİSK’e üye oluyorum” dedi.

Yine bir gün Beylikdüzü’ndeydim, aynı konu açıldı. 100’e yakın kişi vardı. “Burada DİSK üyesi var mı?” diye sordum. Bir tane DİSK üyesi yok. 1980’e kadar yıllarca Genel-İş gibi 159 bin üyesi olan bir sendikanın Denetim Kurulu Başkanı’ydım. Ömrüm sendikal mücadele içinde geçti. “Getir o günleri de yakalım bu günleri.” Ben pencereden aşağı baktığımda, Konak’ta, bir siyasi hareketin korteji geçiyor… Ne ucu var, ne bucağı. Bütün siyasi hareketlerin onbinlerce taraftarı vardı. Bunların tabii ki DİSK’te yansıması vardı. Şimdi tüm sosyalist hareketler bir araya gelsinler, çıksınlar Maltepe’de bir miting yapsınlar. Kaç kişi olurlar?

Maalesef bu bizim nesnel koşullarımız. Sonuçta oradaki gelişmeler bizi de büyütüyor.

Bugüne geldiğimizde eşitlik, özgürlük, barış, kardeşlik, demokrasi mücadelesi veren, ayrımsız söylüyorum, bu siyasi hareketlerden destek alıyor musunuz, derseniz, elbette alıyoruz. Ama ne kadar alıyoruz? Onlar da ancak güçleri yettiği oranda bize destek verebiliyor. Hadise bu.

Ama kadın meselesinde sizinle aynı görüşte değilim. Şöyle ki, “Biz kadınları önünü kesmiyoruz, örgütlensinler, gelsinler” demek, aslında kadın-erkek eşitsizliği içinde eşitlik yapmak demek olur. Kadınlara daha fazla hak tanımak, pozitif ayrımcılık yapmak gerekiyor. Mesela DİSK’ten “Biz pozitif ayrımcılık uygulayacağız, kota uygulayacağız” demesini bekleriz. İlerici, devrimci, demokrat sendikaların bunu yaparak kadın işçilere yönelik bir açılım gerçekleştirmesi mümkün. Çünkü Türkiye’de kadın hareketi en dinamik hareket aslında, sol hareket içinde…

Bunlar aslında Tüzük Kurultayı’nda konuşulması gereken şeyler. Ama sizin dışarıdan göremediğinizi ben size söyleyeyim: DİSK’e bağlı Tümka-İş sendikamızın genel başkanı kadın. İletişim-İş sendikamızın genel başkanı kadın. Bank-Sen’in genel başkanı Devrimci Sağlık-İş’in genel başkanı, DİSK’in Genel Sekreteri kadın. Bunu da görmek lazım.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler