Bankalara gün doğarken, yeni bir krizin tohumları atılıyor

MUSTAFA DURMUŞ yazdı: “Bu operasyonun maliyeti…finansal bir kriz olabilir. Zira 2008 yılında ABD’de finansal krizi tetikleyen şey tam da böyle bir menkul kıymetleştirme olmuş ve şişirilen finansal balonlar patlamıştı.”

Bankalara gün doğarken, yeni bir krizin tohumları atılıyor

MUSTAFA DURMUŞ

Hükümetin ekonomiye dönük yol haritası referandum sonrasında iyice netleşmeye başladı. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli’nin Perşembe günü Bloomberg’de yayımlanan açıklamalarına göre[1], teknik ayrıntıları tamamlanmış ve bir yasa değişikliği ile hayata geçirilmeyi bekleyen yeni bir program çerçevesinde ticari bankalara, verdikleri krediler üzerinden sınırsız bir biçimde menkul kıymetleştirme yapma olanağı verilecek.

Yani ticari bankalar piyasalara, şirketlere, şahıslara verdikleri işletme, yatırım, ihtiyaç ya da uzun vadeli konut (mortgage) kredileri de dâhil olmak üzere tüm kredilerine dayanarak kıymetli kağıtlar çıkartabilecekler, bunları satabilecekler, nakde çevirebilecekler, böylece yeni likidite imkanına kavuşabilecekler.

Bir başka anlatımla piyasalardaki batık kredileri de dâhil olmak üzere (ki turizm ve inşaat başta olmak üzere bazı sektörlerde önemli boyutlarda) dağıttıkları ve toplamda 1,83 trilyon lira (515 milyar dolar) tutarındaki kredilerini varlık olarak gösterip bunlar üzerinden çıkarttıkları kıymetli kâğıtları satabilecekler. Böylece belki de tahsil edemeyecekleri alacaklarını dahi hızlıca tahsil etmiş olurken, bu satışlar üzerinden de ayrıca hem kendilerine hem de finans sektöründeki diğer aracı kurumlara ilave para kazandıracaklar. Bu operasyona finans piyasası dilinde “menkul kıymetleştirme” (seküritizasyon) deniyor.

T. Varlık Fonu devrede

Bankalar bu çaptaki menkul kıymet satışını kimlere yapabilirler? Alıcıların bir kısmını yabancı yatırımcılar oluşturabilirse de bu garanti olmayacağından daha sağlam bir alıcı gerekiyor. Bakan’ın açıklamasına göre bu kâğıtları T. Varlık Fonu alabilecek. Zaten Fon’un kuruluş kanununda finans piyasalarından bu tür alımlar yapabileceği yazılı.

Böylece T. Varlık Fonu’nun temel bir işlevi daha netleşmiş oluyor: Sadece büyük çapta dış kredi ile yapılabilen mevcut onlarca milyar dolarlık alt yapı ve KÖO modeli ile yapılan şehir hastanesi yatırımlarını tamamlatmak ya da Çay Kur örneğinde olduğu gibi hisselerini rehin göstererek dışarıdan borçlanmak değil, bilançoları hızla bozulmakta olduğundan giderek bir krize sürüklenen ticari  bankaları da fonlayarak kurtarmak.

Sektöre ilişkin veriler bu söylediklerimizi doğrular nitelikte. Ticari bankaların faaliyet kârları esasta mevduat toplayıp bunu kredi olarak satmaktan oluşuyor. Yani para ticareti üzerinden sağladıkları faiz kazancı kârlarını yaratıyor. Mevduatlar yetmediğinde bankalar bu kez Merkez Bankası’ndan ve yabancı bankalardan (sendikasyon kredileri) borç alıyorlar, yani yabancı kaynak kullanarak bunu karşılıyorlar. 

Diğer yandan bankaların her hangi bir temerrüde düşmemeleri için kredi / mevduat oranının belli bir düzeyi geçmemesi gerekiyor. Oysa şu anda ülkedeki bankacılık sektöründe bu oran yüzde 125’i geçmiş durumda.  Bu oldukça yüksek bir oran olarak değerlendiriliyor.

Yani bankalar mevduat toplamakta zorlanıyorlar ve verdikleri kredilerde de iyice açılmış durumdalar. İşte bu noktada verdikleri kredilerin üzerinden menkul kıymetleştirme (yani likide çevirme) işlemi yaptıklarında hem bu riski ortadan kaldırıyor, hem de ilave kârlar elde ediyorlar.

Mevduata müdahale: İki taraflı destek

Bitmedi, zira Canikli’nin açıklamalarından işin mevduat boyutuna da müdahale edileceği anlaşılıyor. Zira işçiler ve memurlardan kesilen yaklaşık 100 milyar lira dolayındaki sosyal güvenlik katkı paylarının tamamının (SGK primleri) bu plan çerçevesinde ticari bankalarda mevduat olarak kullanılmasına izin verilecekmiş.

Yani bankalar sadece kredi boyutuyla değil, bol ve (dolayısıyla da daha düşük faiz ile) ciddi bir miktardaki hazır kamu mevduatından faydalanma anlamında da desteklenecekler (yakın zamanda bankalardaki kamu mevduatına verilen mevduat faizine yüzde 7,5 oranında bir üst sınır getirilerek sektör desteklenmişti).

Bu plan aslında işçilerden doğrudan ya da dolaylı biçimde kesilen paralarla kurulan İşsizlik Sigortası Fonu’nun işverenlere “Milli İstihdam Seferberliği” adı altında (işe alınan işçi başına 673 lira nakit desteği ) kullandırılması biçimindeki sermaye desteğinin tamamlayıcısı bir uygulama olacak. Böylece bir kez daha emekçinin yarattığı artı değer sermayenin (bu kez finans sermaye)  hizmetinde olacak.

Hedef (hormonlu da olsa) büyümeyi sürdürmek

Siyasal iktidarın bu ve benzeri plan ya da programları krizdeki ekonomide bir canlanma yaratmak, büyümeyi belli bir noktanın üzerine çıkartmak için yaptığı açık. Nitekim daha önce, Kredi Garanti Fonu (KGF) ve bir çok vergi teşviği ile ekonomide geçen yılın son çeyreğinde yüzde 3,5’lik bir büyüme sağlanmıştı (bu arada bu Fon’dan kullandırılan miktar 140 milyar lirayı buldu ve bu paranın bir kısmının emlak-ofis alımı ya da yüksek mevduatla ticari bankalarda yatırıma dönüştürülmesi gibi spekülatif amaçlı olarak kullanıldığı iddiaları piyasada çok konuşuluyor).

Hükümet doğal olarak (hormonlu da olsa) ekonomik büyümeyi sürdürmek istiyor. Yerli ve yabancı sermaye örgütlerinden de bu politikalara tam destek verilmiş gibi görünüyor.  Bu onların raporlarına da yansımış durumda.  Örneğin iki gün önce açıklanan raporunda IIF bu yıla ait büyüme için daha önce yüzde 3 olarak açıkladığı tahminini yüzde 4,2 olarak revize etti[2]. Ancak bu kuruluşlar böyle bir büyümenin büyük bedellerle sağlanabileceğinin ve sürdürülemezliğinin farkında oldukları için olsa gerek 2018 yılına ait daha düşük bir büyüme öngörüsünde bulunuyorlar (yüzde 3,5).

Tercihini “demokrasidense istikrardan yana” yapmış olan tekelci burjuvazinin şu ana kadar ekonomiye dönük maliye ve para politikalarından ve uygulamalarından ve bu son plan ve programdan mutlu olduğunu (en azından rahatsızlık duymadığını)  belirtmeye gerek yok.

Bu gelişmeler genel seçimlerin erken bir tarihe alınma olasılığının da mevcut olduğuna işaret ediyor. Zira bıçak sırtı ve tartışmalı bir referandum sonucunda durumu siyasal iktidar için lehe çevirebilecek az sayıda faktörden  (milliyetçiliğin yükseltilmesi, tabanın konsolidasyonu vb) biri ekonomideki yapay da olsa bir canlanmadır.

Diğer yandan yukarıda anlattığımız bu operasyonun maliyeti daha önceki bir yazımızda da paylaştığımız gibi finansal bir kriz olabilir. Zira 2008 yılında ABD’de finansal krizi tetikleyen şey tam da böyle bir menkul kıymetleştirme olmuş ve şişirilen finansal balonlar patlamıştı.

Yerli malı bir finansal kriz

Bu durumda ekonomimiz sadece yabancı sermaye akımlarına olan bağımlılık biçimindeki dışsal bir dinamikten değil, artık yerli malı olarak üretilmiş bir finansal krizden, menkul kıymetleştirme balonlarının patlamasından dolayı krize girebilir. Planın hayata geçirilme yoğunluğuna bağlı olarak birkaç yıl içinde tamamen yerli malı bir finansal krizimiz olursa buna şaşırmamak gerekir.

Ayrıca bu gelişmeler yıllık yüzde 11’in üzerinde olduğu yakında açıklanan enflasyonun daha da artmasına, bunun da yoksulluk ve ithalat eğiliminde artışla beraber cari açık artışına neden olması kaçınılmaz olur.

“Enflasyon artarsa istihdam da artar” şeklinde anlatılan Keynesyen “Phillips Eğrisi” ise 1970’lerin sonlarında Londra’daki Keynesyen mezarlığına gömüldü. Yani Türkiye’de artık işsizlik, enflasyon ve durgunluk, biçiminde üç istikrarsızlık biçimi (stagflasyon) var. Bu nedenle de enflasyondaki artış beklendiği gibi istihdamı artırmaz,  ama işsizlik artmaya devam eder. Böylece gelir bölüşümü iyice adaletsiz hale gelirken, yüksek enflasyon ve işsizlik nedeniyle yoksulluk da artar.

Özetle ekonomi politikalarına yön verenlerin bugün itibariyle sadece iki hareket alanı var: Kamu maliyesi ve finansal alan. İlki bir süredir sermayenin  gözünü diktiği bir alan. Kamu maliyesi değişkenlerinin durumu da buna müsait. Zira bütçe açığı ve kamu borç stoku hala diğer azgelişmiş ülkelere göre makul düzeylerde. Bu nedenle özellikle de son dokuz aydır sermayeye dönük kamu harcamalarında patlama yaşanırken, bu kesimlerden alınan vergiler affediliyor, erteleniyor, indiriliyor ve KGF gibi fonlardan kredi desteği sağlanıyor, kamu garantileri veriliyor.

Diğeri ise finansal alan. Diğer ülkelerdeki kadar bir finansal derinliğin olmaması bir avantaj olarak değerlendiriliyor ve bankalar ve diğer finansal aktörlere (örneğin zorunlu BES üzerinden sigortacılık sektörüne ve şimdi de menkul kıymetleştirme üzerinden türev piyasalara) sınırsız destek sağlanıyor.

Her iki alandaki bu gelişmeler bir yandan bir kamu maliyesi ve menkul kıymetleştirme krizinin yeşermekte olduğunu, bu anlamda sistemin nasıl bir tıkanma noktasına doğru ilerlediğini gösteriyor, diğer yandan da siyasal iktidar ile büyük sermaye arasındaki simbiyotik ilişkinin giderek sağlamlaştırılmakta olduğunu ortaya koyuyor.

 

[2] IIF, Turkey Research Note, Credit Impulse Propels Growth, 4 May 2017.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler