Bağımsızlıktan ötesi: Katalonya’da ne oluyor?

GÖKCAN AYDOĞAN yazdı: “Bugün bağımsızlık hareketine genel karakterini veren, sosyalist-devrimci ikinci dalga bağımsızlık hareketidir. Küçük, orta burjuvazi ve orta sınıfın yürüttüğü bağımsızlık kampanyası Katalan halkının yüzde 20’sinden destek almaktaydı. Bugün, devrimci Katalan partilerinin hikayeye dahil olmasıyla yüzde 50’lere gelmiş durumda.”

Bağımsızlıktan ötesi: Katalonya’da ne oluyor?

GÖKCAN AYDOĞAN

1 Ekim’de Katalonya Hükümeti bağımsızlık için referandum oylaması yaptı. Oylama, bağımsızlığa yüzde 90 oranında bir halk desteğiyle sonuçlandı. Sonuçlar, kesin bir başarıya işaret etse de referanduma katılım, polis şiddeti sebebiyle yüzde 43 oranında kaldı. Polisin oy kullanma merkezlerindeki Katalanlara yönelik şiddeti internette hızlı bir şekilde yayıldı. İspanyol mahkemeleri, referandumun yasadışı ve sonuçların geçersiz olduğuna karar verdi. Ancak; Katalan Hükümeti, referandum sonrasında bağımsızlığa doğru ilerlemek için adımlar atmaya devam ederken, İspanya Başbakanı Mariano Rajoy da Katalonya’nın özyönetim hakkını ellerinden alma tehditlerini daha üst perdeden seslendirmeye başladı.

Liselilerin ve üniversitelilerin birlikte kurduğu koca barikatların ardındaki direnişler, işçi mahallerinde sandıkları koruyan işçiler, sokaklarda sürüklenen ve coplanan genç-yaşlı insanlar, sokak ortasında spontane yürütülen toplantılar referandum gününden bize kalanlar. Peki ya öncesinde ne vardı?

İspanya Krallığı’ndan bugüne Katalonya’nın özerkliği

Klasik İspanya Krallığı döneminde Katalonya, uzun süre güçlü özerk karakterini korudu. Tabii bu özerklik, İspanya Krallığı’nın demokratik yanının bir ifadesi olmaktan çok, karmaşık güç ilişkileri içerisinde sürekli bıçak sırtında bir özerklik olarak var oldu. Örneğin; krallıktaki bir taht kavgasında kaybeden tarafı desteklemeyi seçen Katalanlar, bir süre İspanya Krallığı tarafından işgal edilip özerkliklerini kaybettiler (17. yüzyıl). Ancak ileriki süreçte bir başka denge siyasetiyle özerkliklerini tekrar elde ettiler.

Modern İspanya tarihinde ise durumun Katalonya için daha iyiye gittiği söylenemez. İspanyol Devleti; tarih boyunca Katalanlara, Basklara, Endülüslere ve Galiçyalılara karşı baskıcı bir rol oynadı. Katalan halkının kendi kaderini tayin hakkının savunulması bu tarihsel bağlama oturur. İç savaş sırasında ve Franco diktatörlüğü (1939-1975) altında, Katalonya işgal edildi. Yukarıda saydığımız halkların dilleri, bayrakları yasaklandı ve direnen ulusların mücadelesine diktatörlük tüm şiddetiyle karşılık verdi. Örneğin, yaşamını yitiren binlerce Katalan ve Bask anti-faşistin yanı sıra 1930’larda Katalonya bağımsızlık mücadelesi veren Lluis Companys; Franco, yönetimi ele geçirdikten bir yıl sonra infaz edildi.

Franco’nun ölümünden sonra Kral Juan Carlos I, Bonapartist bir restorasyonun lideri olarak “anayasal monarşiye” ya da “demokrasiye” geçişi sorunsuz yürütmek ve Baskların, Endülüslerin, Katalanların veya Galiçyalıların İspanya’dan kopma olasılığını önlemek için tüm burjuva siyasi güçlerini etrafında topladı. Restorasyon, 1978 Anayasası ile sonuçlandı. Anayasa, monarşinin kamusal alandaki egemenliğini ve İspanyol topraklarındaki farklı halkların devlete boyun eğme zorunluluğunu kalıcılaştırdı.

Bununla birlikte Katalonya, bugün İspanya’ya bağlı olsa da Katalanların kendilerine ait bir başkan ve hükümetten oluşan yönetimleri var ve bu sayede eğitim ve kamu sağlığı politikalarını kendileri belirleyebiliyorlar. Daha da önemlisi, Katalan kimliği ve dili, resmi olarak tanınmış durumda.

Katalonya: İspanya’nın en zengin bölgesi

İspanya’da Katalan bölgesi devlet politikalarıyla geri bırakılmış olmanın tersine İspanya’nın en zengin bölgesi konumunda. Yüzölçümü olarak İspanya’nın yüzde 6’sını kaplayan Katalonya, gayri safi milli hasılanın yüzde 23’lük kısmına sahip (yaklaşık 255 milyar dolar). Gayrisafi milli hasıla sıralamasında Katalonya bölgesi, kendi başına Şili ve Pakistan’ın hemen üstünde yer alıyor. Ayrıca; İspanya’nın en önemli endüstri bölgesi olan Katalonya, İspanya’nın ihracatının yüzde 25’ini gerçekleştiriyor. Bu durum bağımsızlık tartışmalarını da önemli ölçüde şekillendiriyor.

Daha birkaç yıl önce, bağımsızlık fikri Katalonya’da çoğunluk tarafından destek bulamazken bugün sokağa çıkarak polisin baskısına karşı koyan ve oy kullanma hakkını korumak için sokağa dökülen milyonlarca insan durumun değiştiğine işaret ediyor. Bu değişim, 2008 ekonomik krizi ve 1978 rejiminden beri yürürlükteki neoliberal politikaların doğurduğu sosyal hoşnutsuzluğun bir sonucudur.

Bağımsızlık referandumuna kim nasıl yaklaşıyor?

Bağımsızlık meselesine siyasi yelpazenin sağından soluna önce İspanya tarafı nasıl yaklaşıyor diye bakmakta fayda var. İspanya siyasetinde genel hatlarıyla iki cephe oluşmuş durumda:

I) Partido Popular (PP-Halk Partisi) ve Partido Socialista Obrero Español (PSOE-İspanya Sosyalist İşçi Partisi)

PP, son seçimleri kazanarak hükümette çoğunluğu elde etti. Parti, Avrupa’nın diğer birçok ülkesindeki gibi üç sac ayağı üzerine oturuyor: Dindar, demokrat, muhafazakar. İşin ilginç yanı, PSOE’nin PP’yle kurduğu ortaklığın yüksek düzeyi. PSOE, her ne kadar ismine baktığınızda sol-sosyalist bir parti gibi görünse de Avrupa’daki yüzünü parlamentoya dönmüş ve umutlarını Avrupa Birliği’ne bağlamaktan posası çıkmış diğer partilerden sadece biri. Bu iki parti birlikte meclisteki milletvekili sayısının yüzde 60’ına sahip. PP Genel Başkanı ve İspanya Başbakanı Rajoy, Katalanların üzerine çevik kuvvet polislerini gönderirken PSOE’yle kolayca ortaklaştı. PP, Rajoy referandumu yasadışı ilan ederken PSOE en kuvvetli müttefikleri olarak yanlarında yer aldı. Polisin bağımsızlık oylamasını sabote etmek için gönderilmesine onay veren PSOE, aslında uzun bir süredir Katalanların taleplerini karşılayabilecek anayasa değişikliklerinin de önünü tıkıyordu.

II) Podemos (“Yapabiliriz”) ve Izquierda Unida (Birleşik Sol)

Podemos Amerika’daki Occupy Hareketi’nin İspanya’daki benzeri olan Eşitsizliğe ve Yolsuzluğa Karşı 15-M Hareketi’nin içinden doğdu. Sosyal ve direkt demokrasiyi savunan sol popülist parti 2015 seçimlerinde yüzde 21 oy alarak parlamentodaki en büyük üçüncü parti oldu. Izquierda Unida ise İspanyol Komünist Partisi önderliğinde yedi partinin birleşiminden oluşan bir seçim koalisyonu. İki parti de Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını savunuyor. Bu nedenle de, Katalanların bağımsızlığına PP ve PSOE gibi cepheden karşı değiller. Fakat; aynı zamanda bu yazının sınırları içinde derinlemesine açıklamamız mümkün görünmeyen stratejik yaklaşımlar sebebiyle Katalan bağımsızlığını “yürekten” desteklemiyorlar. İki parti de “Yaşasın Katalonya” sloganı atmadıkları gibi “Kahrolsun Katalonya” sloganı da atmıyor. Fakat Katalanlarla daha derin bir stratejik ortaklık üzerinden tüm İspanya’nın demokratikleştirilmesi noktasında ortak mücadele hattı yaratmak istiyor. Katalonya’nın ya da bir başka bölgenin bağımsızlık referandumu yapması 1978 anayasasına göre yasal değil. Podemos ve Izquierda Unida’nın, Katalanların bağımsızlık referandumunu “yasal bir ortamda” yapma çağrıları tam da böyle bir stratejik ortaklığın kristalleşmiş hali: “İspanya’yı birlikte demokratikleştirelim, mücadelemizden öyle bir anayasa çıksın ki sizin bağımsızlık mücadeleniz de yasadışı ilan edilemesin.” İki parti de, Katalonya’nın bağımsızlığının kendilerini güçlü ve tarihsel Katalan devrimci dinamiğinden yoksun bırakma olasılığının yanı sıra İspanya’nın en zengin bölgesinin artık merkez hükümete para göndermeyecek olmasının faturasının İspanyol işçi sınıfına çıkartılabileceğinin farkında. Bu yüzden her iki parti de bağımsızlığı destekleyen ama genel olarak pratikte çekimser kalan bir pozisyonda duruyor. Fakat pratik olarak bu pozisyonun Katalan bağımsızlığına karşı çıkmaktan farkı yok, çünkü anayasal değişiklik için 4’te 3’lük bir çoğunluk gerekiyor. PSOE’nin açık bir şekilde muhafazakar partinin arkasına takıldığı ve ikisinin birlikte parlamentonun yüzde 60’ına sahip olduğu düşünülürse, bu tarz bir anayasa değişikliği talebi bugün için imkansız görünüyor.

Katalonya’ya gelindiğindeyse tek tek partilerden çok değişen dinamikleri açıklamak, meselenin anlaşılmasına daha yardımcı olacaktır. Çünkü doğası gereği demokratik devrimler sınıfsal sınırları aşarak mücadeleye destek veren ulusal çapta sınıf bakımından heterojen halk hareketlerini içerir. Katalonya’daki ulusal sorun ve verilen mücadele de böyle geçişken durumlara sahne oluyor. O yüzden Katalan cephesini anlatırken partilerden çok sınıfsal katmaların talep ve beklentilerini, geçişkenlikleri ve farklılıkları göstermeye çalışacağım.

I) Katalan burjuvazisi

Tüm Katalan -rantçı, hayali (fictitious), yatırım- burjuvazisi bağımsızlığa karşı çıkıyor desek hata yapmış olmayız. Katalonya’daki en büyük bankalar Caixa ve Sabadell başta olmak üzere burjuvazinin La Vanguardia Gazetesi Başbakan Rajoy’la yarışır derecede bağımsızlığa karşılar. 1 Ekim Referandumu sonrası düşen borsanın yarattığı homurtu ve saydığımız iki bankanın da genel merkezlerini Katalonya’nın dışına taşıma kararı alması, burjuvazinin pozisyonunu iyi açıklayan örnekler.

Küçük ve orta burjuvazi ise iki eğilim arasında salınıyor. Küçük ve orta burjuvazi İspanya ile radikal bir kopuşun istikrarı bozabileceği korkusu ve bağımsızlık sonrası Avrupa Birliği ile yaşanacak her türlü sıkıntıdan (bu noktada belirtmek gerekir ki Avrupa Birliği de Rajoy’la ağız birliği yaparak bağımsızlık referandumunu oldukça sert bir dille eleştirdi) çekinse de Katalonya’nın tüm zenginliğini kimse ile paylaşmadan kendi başlarına yiyebilmenin hayaliyle bağımsızlığı destekliyorlar.

Küçük ve orta burjuvazinin pozisyonu aslında bize bağımsızlık mücadelesinin farklı iki dalgasını açıklama fırsatı veriyor. Kapitalizmin 2008 krizinden önce Katalonya’nın bağımsızlık fikri küçük ve orta burjuvazi, orta sınıflar ve onların temsilcisi olan sağ-muhafazakar Katalan Hükümeti tarafından dillendiriliyordu. Tabii bağımsızlık kampanyasının sloganı da ona göre seçilmişti: “İspanya bizi soyuyor.” Burjuvazi ve orta sınıflar zenginliği elde etmek için kampanyayı sürdürürken, Katalan hükümeti de aynı sloganı kendisini oldukça zora sokan yolsuzluk haberleri üzerindeki meraklı gözleri dağıtmak için kullandı. Bu noktadan ele alınan bir bağımsızlık Baverya’nın bağımsızlık talebinden ya da Brexit’ten daha ileri olamaz.

II) Katalan solu

Krizle birlikte yükselişe geçen ve bugün bağımsızlık hareketine genel karakterini veren ise sosyalist-devrimci bir ikinci dalga bağımsızlık hareketidir. Küçük, orta burjuvazi ve onların peşine takılmış orta sınıfın yürüttüğü bağımsızlık kampanyası Katalan halkının yaklaşık yüzde 20’sinden destek almaktaydı. Bugün, devrimci Katalan partilerinin hikayeye dahil olmasıyla yüzde 50’lere gelmiş durumda. Doğal olarak, devrimcilerin önderliğindeki bağımsızlığın stratejisi, talepleri ve motivasyonu birinci dalgadan çok farklı bir durumda. Katalan hükümeti sağ muhafazakar partinin elinde olmasına rağmen devrimcilerin yaygın biçimde örgütlenebildikleri, bağımsızlık kampanyasına önderlik edecek hegemonyayı kurabildikleri, örneğin yüz bin nüfuslu Katalonya’nın Girona kentinde elli bin kişilik bir miting örgütleyebildikleri siyasi atmosferin belli başlı sebepleri var: Birincisi, neoliberal yasaları yürürlüğe koyan ve gururla 1978 anayasasına yaslanan İspanya Devleti’nin Katalanları ne işçi ne de Katalan olarak artık temsil edemiyor olması. İkincisi ise daha çok gündelik siyasette kendini gösteriyor. Devrimciler, Katalan halkı içerisinde gün be gün etkilerini artırdıkça, demokrat ve günden güne devrimcileşen Katalanlar sağcı muhafazakar merkez Madrid Hükümeti’yle siyasi bir kopuş yaşıyor. Bağımsızlık fikri, büyük oranda bu siyasal kopuşun da bir göstergesi olarak büyük destek buluyor.

Örnek vermek gerekirse, Katalan parlamentosundan geçen son 15 yasa İspanya Hükümeti tarafından yasaklandı. Tahmin edilenin aksine bunlar bağımsızlık yönünde kararlar değillerdi. İspanya Hükümeti, sığınma evleri açılmasına yönelik bir yasayı, enerji şirketlerinin insanların elektriklerini kesmesini engelleyen bir yasayı ve asgari ücretin artırılması yönündeki bir yasayı yasakladı. Bu yönüyle ikinci dalga bağımsızlıkta ana karakter, Katalanların ezilen bir ulus olarak mücadelesinden öte, merkez hükümetle net bir siyasi kopuştur. Bu siyasi kopuşu başaran parti ve örgütlerin başında Embat, Revolta Global, CUP ve Esquerra Republicana geliyor. Esquerra Republicana’nın sosyal demokrat programını saymazsak, diğer tüm örgüt ve partilerin bağımsızlık kampanyalarının sonunda “Sosyalist bir Katalonya” hedefi var ve bunu halkla paylaşırken hiç de çekinmelerini gerektirmeyen bir siyasi atmosfer Katalonya’ya hakim durumda.

Sınıf mücadelesinin gerekliliği

Sonuç olarak, bağımsızlık tartışması etrafında Katalonya’da ve İspanya’da “beklenmedik” yan yana gelişler mevcut. Katalan devrimcilerin oyuna dahil olmasıyla bağımsızlık mücadelesinin seyri oldukça değişirken, burjuvazinin dillendirdiği bağımsızlık konusunda da sürekli tetikte olunmalı. Junts Pel Si’nin (Bağımsızlık için Birleşik Cephe) Katalan hükümeti, geçmiş dönemdeki sosyal devlet bütçesi kesintilerinin, işçi maaşlarındaki düşüşlerin ve sendikalara uygulanan baskının sorumlusudur. Katalonya’nın devrimci taleplerle şekillenmiş bağımsızlık mücadelesi sadece Katalonya’nın geleceği için önemli olmakla kalmayıp, tüm ülkeye yayılacak radikal bir demokrasi mücadelesinin de ateşleyicisi olabilir. Yoksa, Katalan burjuvazisinin yürüttüğü bağımsızlık kampanyasının İspanya’da bir demokrasi mücadelesinin yolunu açma ihtimali yoktur. Geçmiş dönemde de bu kampanya esas hedefi neoliberal yasaları uygulayan hükümet olması gereken İspanya işçi sınıfının öfkesini yanlış yerlere kanalize etmesinden başka bir şeye yaramadı. Neoliberal politikalardan en çok zarar görenler, doğru ve ortak bir strateji izlenmemesi durumunda sisteme öfkesini ırkçı faşist örgütlenmelere katılarak Katalanlara, diğer halklara ve göçmenlere yöneltecektir.

Sanırım hepimiz CUP (Antikapitalist Katalan Partisi, Katalan hükümetinde 10 milletvekiliyle temsil edilmekte) sözcüsüne kulak vermeliyiz: “Yıllardır Katalonya’nın İspanya’nın yoksul bölgelerine daha çok para göndermesini savunduk. Bağımsızlığın kurulacağı geçiş süreci için de bunu savunuyoruz, sonrasındaki yirmi otuz yıl sonrası için de. Bizler enternasyonalistiz ve İspanya’nın işçi ve yoksullarıyla her zaman dayanışma içinde olacağız.”

 

Bu yazı SİYASET dergisinin 2. sayısından (Kasım-Aralık 2017) alındı.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler