Aris Nalcı yazdı: Unutmayacağız Ahparig!

Aris Nalcı'nın Siyaset Dergisi'ndeki yazısı: 'Unutmayacağız Ahbarig' Sevenleri öldüren, terk edenlerin de peşine MİT ajanları takıp korkutmaya çalışan bir zihniyetin, 11 yıllık davadan öğrendiği bir şey varsa, o da izlerini daha iyi kapatmayı öğrenmesi gerektiği…

Aris Nalcı yazdı: Unutmayacağız Ahparig!

Sevenleri öldüren, terk edenlerin de peşine MİT ajanları takıp korkutmaya çalışan bir zihniyetin, 11 yıllık davadan öğrendiği bir şey varsa, o da izlerini daha iyi kapatmayı öğrenmesi gerektiği…

“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak.

19 Ocak 2007'de Hrant Dink'in yazısının bir cümlesi. Daha önce de Kasım 2004'te Ermenilere uygulanan soykırımın 90. yılında, Birgün'e yazdığı yazıda yine "Hazır özgürlükler ülkesi" olarak bahsediyordu Batı’dan Hrant ve devam ediyordu:

"Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...

Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.

Ürkek ve özgür."

Bu yazıyı en son herhalde Ocak 2007'de okumuşumdur A3 aldığımız çıktılar üzerinden, daha gazete baskıya gitmeden. Şimdi durduğum yerden 2017 Aralık’ında 11 yıl öncesine tekrar baktığımda, yukarıdaki bu cümlelerin bende uyandırdıkları o günlerdekinden çok daha farklı.

Öncelikle Batı’dan medet ummamanın dayanılmaz ağırlığını anladım. Selahattin Demirtaş, Avrupa Parlamentosu'nu ziyaret edip de "yakında tutuklanabiliriz" dediğinde, Avrupalı siyasetçilerin "Siz tutuklanabilirsiniz ama biz ilişkilerimizi asgari düzeyde sürdürmeliyiz" dediklerinde; Türkiye'deki her siyasi cinayetin ya da tutukluluğun AB'de, AİHM'de sadece bir dosya olarak kalacağı anlamına geldiğini öğrendim.

Bu 10 yıl içerisinde yaşananlarla Türkiye'deki yargıya güvenmenin bir naiflik olduğunu… Adaleti mahkemelerde aramaya başladığınızda, bir süre sonra kendinizi savcılık koridorlarındaki bir sandalye gibi envanter listesine eklenmiş davalar arasında bulana kadar süründürüleceğinizi gördüm. Görüyorum.

Dolayısıyla, 11 yıl sonra da Hrant Dink davasında adaletin mahkemede geleceğine inananlardan değilim. Zaten adalet de özgüvenini yitirmiş, kimin değerlerine göre karar aldığı belli olmayan bir yargıdan gelmeyecek. Asıl adalet; o yargılama sürecinde kendini temizlemeye başlayan, ifadeleri okudukça, devleti “güvenilir” denilen her bir biriminin (siyasetçisinden, emniyetine, jandarmasına kadar), nasıl da yeri gelince milli bir mutabakatla cinayet işleyip üstünü örtmeye kalkacağını halkın okuması ve kendi benliğini yeniden kazanmasıyla gelecek.

"Bir daha olmasın diye"nlerin sayısının artmasıyla.

Bir buçuk yıldır Türkiye'ye ayak basmadım. O yüzden sizlere adli bir Hrant Dink cinayeti yazısı yazacak değilim. Baştan bu yana mahkeme salonlarından adalet çıkmayacağı kanaatindeydim. O yüzden hukuki bir mantıkla da yaklaşamayacağım bu davaya...

Her gün yüzlerce davanın metnini haberlerden okuduğunuz, firari gazeteciler ve firari FETÖ sanıklarıyla dolu bir gündem içerisinde, memleketin içindeki izleyicinin, okuyucunun zaten olanı biteni anlaması neredeyse imkânsız kılınmış durumda.

Su o kadar bulandı ki dibindeki parlak çakıl taşlarını bile göremez hale getirildi insanlar.

Son çıkışımın ardından, darbe girişimi başta olmak üzere birçok şey yaşandı. Çalıştığım, kuruluşunda yer aldığım, her metrekaresini, çivisini tanıdığım ilk televizyon deneyimim İMC canlı yayında kapatıldı. Tanıdığım birçok gazeteci arkadaşım gözaltına alındı ya da tutuklandı. Alınmayanlar da tedirginlik içerisinde yaşıyor. Sosyal paylaşımları gerekçesiyle birçok arkadaşım hakkında davalar açıldı. Yurt dışına kaçabilenler kaçtı, kalanlar ise "iç güveysinden hallice" diyorlar.

Yeni bir yıla denklemin değişmeyen elemanları ile girdik.

Ben bu satırları yazarken, HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan, "Avrupa'da yaşayan Türkiyeli gazeteci, yazar, akademisyen ve kanaat önderlerine yönelik saldırı planı yapıldığını" öne sürüyordu.

Aklıma 2006'nın TİT (Türk İntikam Tugayları), Talat Paşa Komitesi ve 2007 öncesi girişimleri geldi hemen.

Paylan; Meclis’teki basın toplantısında, çeşitli kaynaklardan doğrulanan bir istihbarat aldığını belirterek, bu kişilere yönelik eylem hazırlığı olduğunu ve saldırganların Türkiye'den olduğunu iddia ettiğinde Hrant Dink'in katledilişinin 11. yılına bir ay kalmıştı.

Çözülmedikçe hukuk için her duruşması katlanarak artan bir utanç olan bu dava, yıllar içerisinde FETÖ ve Devlet arasındaki ilişkinin en kirli hücrelerini gözler önüne serecek ifadelere sahne oldu. 2007'de devletle FETÖ'nün arası iyiyken Sebat Apartmanı’nın köşesindeki kamera kayıtları ortadan kayboluyor ya da şimdiki kadar kolay bulunamıyordu. Jandarma erleri, emniyet memurları sorgulanamıyordu. Yıllar içerisinde araları açılınca birbirlerini ele vermeye başladılar belki de. "Kim bir diğerinden daha fazla istihbarat saklayarak suikasta yol açmış olabilir" yarışına bile döndü neredeyse yaşananlar bir ara. Ardı ardına suçlamalar, karşılıklı atışmalar arasında şimdilerde davada sorgulanan herkese FETÖ'cü olup olmadığı soruluyor.

Oysa "kim daha suçlu"yu aramıyorduk ki biz.

Biz müştereki "ya sev ya terk et" olan bir zihniyetin elbirliği ile hazırladığı… Cinayet ile sonuçlanan eylemi, o el birliğine el veren her kesimin işine geleceği için, iki tarafın da istihbaratının göz ardı ettiğini 20 Ocak'tan biliyorduk zaten.

Davanın son duruşmalarında, Dink ailesi avukatlarından Hakan Bakırcıoğlu mahkemeden İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü ve İstanbul İl Jandarma Komutanlığı’ndan Hrant Dink'e ilişkin ellerindeki bütün bilgi ve belgelerin istenmesini talep etmişti.

Sahte delil oluşturmakla ün salmış, gereksiz yere insan tutuklamakta herhangi bir sorun görmeyen bir sistemden, kendi davanda haklılığını kanıtlayacak kanıt istemek ne kadar ne kadar garip değil mi?

Değil.

Çünkü tüm kanıtlar aslında orada, 11 yıldır Hrant Dink'in vurulduğu yerde yatıyor.

Bahsettiğimiz o eller; dava ilerledikçe, birbirlerini ele verirken Milli Mutabakat'ın bürokrasi çarklarının nasıl çalıştığını da ortaya çıkarıyor.

FETÖ ve terör davalarıyla beyni süngere dönmüş ve koca bir devlet güdümlü medya tarafından propagandaya maruz kalan halk, ne kadar görüyor bunu, tartışılır.

"Ya sevecek ya terk edecek. Başka seçeneği yok!"

Yine son duruşmalardan birinde dönemin Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Metin Yıldız, Alay Komutanı Ali Öz’ün işlem yapılması için emir vermediğini söylüyor.

"2006 yazıydı. Okan Şimşek beni aradı. Köftecide yemek yiyorduk. Yanıma gelmesini söyledim. McDonalds’ı bombalayan Yasin Hayal’in İstanbul’da Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink’i, Türklüğe ve Türklere hakaret ettiği için öldürmeyi planladığını ve internetten fotoğraflarını aldıklarını söyledi. Kaynağını sordum. Devlet Malzeme Ofisi’nde çalışan Coşkun isimli bir şahıs dediler. Veysel Şahin’in tanıdığıymış. Ben görevi Hüseyin Yılmaz’a devrettim. Ertesi sabah günlük istihbarat toplantısında Alay Komutanı Ali Öz’e anlattım. Yasin Hayal’i hatırlayıp hatırlamadığını sordum. ‘Hatırlıyorum’ dedi. 'Hayal, İstanbul’da Ermeni asıllı Hrant Dink isimli bir gazeteciyi öldürecekmiş. Gazetenin adı Agos’muş' dedim. Daha sözümü bitirmeden 'tamam sonra konuşuruz' dedi. Toplantıda herhangi bir talimat vermedi. Normalde, kapsamlı çalışma gerektiren konular sabah toplantılarında konuşulur, tartışılır ve talimatlar toplantıda verilir."

Bu sadece son duruşmalardan birinden bir alıntıydı. Diğer her bir duruşmada, bunun gibi yüzlerce meseleyi özetleyen ifadeler verildi. İsteyenler, o milli istihbarat servisi üyelerinin 2007'de sözde bilmediğini iddia ettiği Agos'un sayfalarından öğrenebilirler detaylarını.

Sabah gazetesinde Erdal Şafak, Hrant öldürüldükten birkaç ay sonra (2 Temmuz 2007’de) şunları yazmıştı: “Geçen yılın sonbahar aylarıydı. (Hrant öldürülmeden önce kendisine açılan davalardan bahsediyorlar) Hrant Dink davalarına bakan yargıçlardan biriyle tesadüfen bir araya geldik. Sohbet sırasında Dink’in ‘Mahkûm olursam Türkiye’yi terk ederim’ sözünü hatırlattık. Yargıç bıyık altından güldü ve başımızı döndüren bir yanıt verdi: ‘Ya sevecek ya terk edecek. Başka seçeneği yok!’ Yargıcın fikriyatı buydu.”

102 yıllık geçmişin özeti bu:

"Ya sevecek ya terk edecek. Başka seçeneği yok!"

Sevenleri öldüren, terk edenlerin de peşine MİT ajanları takıp korkutmaya çalışan bir zihniyetin, 11 yıllık davadan öğrendiği bir şey varsa, o da izlerini daha iyi kapatmayı öğrenmesi gerektiği…

Çünkü ne yaparsanız yapın.

Unutmayacağız… 

(Bu yazı iki aylık sosyalist kültür dergisi Siyaset'ten alınmıştır.)

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler