Ardıç Ağacının Altında

KORKUT AKIN yazdı: “Nerede kurgu, nerede gerçek, nerede bizimle (okurla) oynuyor bilinmiyor. Selçuk Altun’laşarak sorsam mı: Kendisi biliyor mu? Dalga mı geçiyorsun, biliyor tabii, diye yanıtlıyor romanın öne çıkan karakterleri daha aklıma gelir gelmez…”

Ardıç Ağacının Altında

KORKUT AKIN

Selçuk Altun, karakter tahlilleri, kahramanlarının yaşama ve olaylara bakışını betimlemesi ve iç içe geçen öykücükleriyle -haklı- bir yer edindi edebiyatımızda. Sarıp sarmalıyor sizi ve kahramanlarla birlikte yürüyorsunuz siz de o bilinmezin içinde… Tabii, tarihsel gerçeklerle, sanatın o insanı içine alan albenisiyle, kimi zaman magazine kaçan ama insana ıslık çaldıran veya inanamayacağı olayları serpiştirerek. Sanatla sanatçıyı bir arada, tarihle günümüzü iç içe, kültürle bilgiyi harmanlayarak kahramanlarına isteye, özene bezene isimler koyarak, çok sevdiği sözcük oyunlarıyla bir kez daha bizimle Selçuk Altun. Bu kez bir dize değil romanının adı: Ardıç Ağacının Altında…

Tirebolu’da bir ardıç ağacı hem sır küpü hem ağlama duvarı hem sevgi pınarı… Heybetli ağaç, birçok şeye iyi gelse de, tohumları bir kuş tarafından yutulmamışsa asla üremiyor. Doğa koruyuculuğu bu olsa gerek…

Denize bakan ev…

Akıcı bir anlatımı var Altun’un, sıkmıyor, üzmüyor ve/veya bıktırmıyor. Merak ettiriyor. Heyecanlandırıyor. Düşündürüyor.
Kaçamak bir aşk gezisinin ardından yaşanan trafik kazası ile başlıyor roman. Dakika bir, kasap çengeli örneği soru işareti bir. Eşi ve en yakın arkadaşının ölümünün ardından oğlu giriyor devreye… En çok Tirebolu’da, İstanbul’da, Avrupa’nın tarihi güzellikleri ve sanatsal yapıtlarıyla dolu kentlerinde izliyoruz; büyükbabayı, baba ve torunu ve tabii arkadaşını… İç çelişkilerini, çatışmalarını, ticari ve sanatsal zekalarını yaşadıkça daha bir tanıyor ve hesaplaşıyoruz onlarla. Nelerden hoşlandıklarını, bizimle ne kadar özdeşleştirebileceğimizi -en çok da içimizin gidip de onların yapıp, bizimse hüzünle baktıklarımızı- öğreniyoruz. Yazar izin veriyor hesaplaşmamıza, zaten doğrudan sevmemizi ve/veya nefret etmemizi istemiyor. Dedik ya, gizemi var her birinin.

Öyküsüyle birlikte –at başı yürüyen- paylaştığı bilgiler, magazinel olsa da bazen öne bile geçebiliyor. Bu, yazarın romanına çok çalışmış olduğunun ve sürükleyiciliği arttıran özelliği…

Kurgusu başarılı

Selçuk Altun, kitap boyunca okuru bilgi ve belge bombardımanına tutuyor, “ee, nerede kaldı” dediğiniz(i hissettiği) anda sizi buluşturuyor o beklediğinizle. Onun kendince çizdiği yolda, kurguladığı ve kendince belirlediği debisini kabul etmek zorundasınız. Heyecan, merak, gizem tekmili bir arada.

Romanı roman yapan biraz da bu değil mi? Tipik, kronolojik bir hikayeyi herkes yazar, anlatır… okuyanın da belleğinde yer etmeyebilir. Selçuk Altun, en çok da bu unutmaya izin vermiyor. Sizi sarıp sarmalayan, düşündüren, zorlayan soru işaretleriyle dolu yazıyor.

Ölüm, sefalet ve belirsizlik…

İnsanın çözüm bulamadığı bu üç özellikle; yazarın yaşam, zenginlik ve netliği roman boyunca karşı karşıya… 

Kitaplar (romanlar) vardır uçarcasına okursunuz. Elinizden bırakamazsınız birbiri ardına çevrilen yapraklar bitmedikçe. Bir yandan o tadı (b)(y)itirmemek için sindire sindire keyifle okumak istersiniz; bir yandan da koşturmak, bir an evvel o merakınızı gidermek istersiniz. Belki de edebiyatın en güzel ikilemi bu. Selçuk Altun bunu başaran bir yazar… hele de Ardıç Ağacının Altında…

Nerede kurgu, nerede gerçek, nerede bizimle (okurla) oynuyor bilinmiyor. Selçuk Altun’laşarak sorsam mı: Kendisi biliyor mu? Dalga mı geçiyorsun, biliyor tabii, diye yanıtlıyor romanın öne çıkan karakterleri daha aklıma gelir gelmez…

 

Ardıç Ağacının Altında, Selçuk Altun, roman, İş Bankası Kültür Yayınları, Ekim 2017, 270 s.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler