Ankara Gar’ında ölüme yolculuk

Ankara Gar’ında ölüme yolculuk

GÜLFER AKKAYA-Diğer Yazıları

İstanbul’dan gece koyuluyoruz yola. Sabah Ankara’ya gelen ilk otobüslerden biri bizim otobüs. Gar’a yakın bir yerde iniyoruz. Güzel, aydınlık, sıcak bir gün. Yürüyerek eylem yerine, Ankara Garı’nın önüne geliyoruz. Henüz çok fazla insan yok. Saat daha 8 bile değil.
Çorba içmek için hastanelerin olduğu yere gidiyorum. Saat 9’u az geçe eylem alanındayım gene. Sendikaların olduğu kortejin ön kısmından alana giriyorum. HDP kortejinde olacağım. İlerliyorum. Siyasi partilerin olduğu yere ulaşıyorum.
Saat 9 buçuk civarı. Çeşitli illerden gelen arkadaşlarla karşılaşıyoruz. Sohbetler ediyoruz. Fotoğraflar çekiniyoruz. Vekil adaylarımız var, yılların dostları, mücadele arkadaşlarımız var. Seçimleri, ülkenin siyasal durumu, başımızdaki diktatörü ve onun hırsını, iktidarda kalmak için her şeyi yapabileceğini konuşuyoruz. Şakalaşıyoruz.
Herkesin keyfi yerinde. O sırada başka illerden gelen yeni bir grup aramıza katılıyor. Alkışlar, zılgıtlar, sloganlar. Gülen yüzler. Barış. Barış diye atılan sloganlar. Arkadaşların yanından ayrılıyorum. Partimin (HDP) kortejine gideyim diyorum. Saate bakıyorum 10’a geliyor. Yürüyüş en geç yarım saate başlar. Etrafı dolanıyorum biraz. Yanda köfteci var. Köfte ayran alanlar… Kaldırımlara oturanlar var ellerinde Kürdistan’da kaybettiğimiz canların fotoğraflarının olduğu lolitopları taşıyan. Dolaşırken gördüklerimi anlatan twetler atıyorum.
Nihayet HDP kortejimize geliyorum. Kortej henüz çok kalabalık değil. Ankaralılar bile gelmemiş daha. Ankaralılar geç gelir. Dışarıdan gelen barış eylemcileriyiz. Kortejin en kalabalık olan yerine geliyorum. O sırada bir kadın arkadaşla karşılaşıyoruz. Mersinden. Meral. Eşiyle tanıştırıyor. Mersin Cemevi’deki panelime gelememiş. Nedenlerini falan anlatıyor. Konuşuyoruz. Birbirimiz görmekten mutluyuz.
Ben, sol tarafım kaldırıma dönük, yan durmuşum. Bir ses duyuyorum. Kırmızı bir görüntü. Bir şeyler uçuşuyor. İnsanlar rüzgarda savrulur gibi savruluyor. Uçuyorlar. Bant kopuyor bende.
Kendime geldiğimde yüzükoyun yerdeyim. Yere yapışmışım. Arkam, önüm, yan taraflarım yere yatmış insanlarla dolu. Önümdekiler kalkmadan, sürünerek ileri doğru gidiyorlar. Bedenimi onlar gibi sürüklemeye çalışıyorum. Çok ağır. Kıpırdatamıyorum. Zorluyorum. Bacaklarım gelmiyor. Dirseklerime yüklenmeye çalışıyorum. Ağırlık var üzerimde. Kollarımla ileri doğru gitmeye zorlarken geriye doğru kayıyorum. Yerlerde kaygan bir şey var. Kararmış, ufak yanık parçaları var her yerde. Köfteci vardı civarda, onun mu parçaları? Ama kaygan olan sıvı şey ne olabilir? Tüm bunlar 3-4 bilemediniz 5 saniye sürüyor. O sırada ikinci patlama sesini duyuyorum. Ses bana göre sağ, arka, hatta çaprazımdan geliyor gibi ama ses güçlü değil. Sonradan anlayacağım ki ilk patlamadan kulaklarım etkilenmiş. Çevredeki sesleri ve patlama sesini o nedenle daha az duyuyorum.
Yanık, yağlı, pis bir koku her tarafı sarmış.
Önümdeki insanlar kalkmadan, sürünerek ilerlemişler. Yükleniyorum ama yerdeki yağlı? kaygan şey nedeniyle geriye doğru kayıyorum. O sırada kendime “Hadi kızım yüklen, ayağa kalk ve çık buradan” diyorum. İnanılmaz derecede soğukkanlıyım. Hatta kendime şaşırıyorum. Nasıl oluyorsa ayağa kalkıyorum. Önümde koşan insanlar var. Kendime bakıyorum. Bedenim tek parça. İyiyim. Yürüyorum. Sallanıyorum ama. Ayağımda spor ayakkabı var. Sol ayakkabımda bir kayganlık var. Anlamıyorum. Sadece patlama yerinden uzaklaşmak için olabildiğince hızlı yürüyorum. Sallanıyorum. Yürüdükçe daha da sallanıyorum, sola doğru bükülüyor bedenim. Sol ayağım gelmiyor. Üzerine basamıyorum. Tam düşecekken yanımda bir adamı fark ediyorum. Koluna tutunuyorum. “Beni tutar mısınız, yoksa düşeceğim” diyorum. Adam bana bakıyor, tabii diyor, gözleri büyümüş şekilde. O ana dek vücudumda bir sorun yok sanıyorum. Adamın bakışlarıyla kendime bir daha bakıyorum. Üzerimde elbise var. Siyah çorap giymişim. Sol bacağımın diz kapak altında, yan taraftan, orta parmağım kalınlığında oluk oluk kan akıyor. Bacağımdan akan kan ayakkabımda toplanıyor. Yürümeye çalışıyorum, ayakkabımın içi kan dolmuş, ayağım ayakkabının içinden kayıyor. O sırada partili kadın arkadaşımla karşılaşıyoruz. “Yaralıyım, benimle hastaneye gelir misin? Yanımda olur musun? Yalnız bırakma” diyorum. Çığlığı basıyor. “Yaralı var. Ambulans!” Ortalıkta tek bir ambulans yok. Önümüzde taksiler var. Arkadaşım bağırıyor “Yaralı var, taksi lazım!” Yolun kenarına park eden 4-5 taksinin içinde kimse yok. Araçlar kilitli ve öylece duruyor. Biri “Bu taksileri yolu kapatsın diye koymuşlar buraya, şoförleri yok baksanıza” diye feryat ediyor. Ben artık birine tutunarak bile ayakta duramıyorum. O sırada kadın arkadaşım yeniden bağırıyor. “Kadın yaralı, ayakta duramıyor, biriniz kucaklayın!” O sırada genç bir erkek geliyor ve beni hop kucağına alıyor. İnsanlar taksi bulmakla meşgul. Bir taksi olduğumuz yere geliyor. Onu durduruyorlar. Bindiriliyorum. Bacağım hala oluk oluk kanıyor. İleriye doğru uzatıyorlar. Kana bakıyorum. Hayattayım ve bu kan kaybıyla bile daha dayanabilirim. En yakın hastane Numune Hastanesi. Sabah çorba içmek için gittiğim yere şimdi yaralı olarak gidiyorum. Yollar kapalı. Trafik kilit. Arkadaşım camdan dışarı bağırıyor. “Yol verin, yalı var. Yaralı var yol verin!” Dakikalarca, avazı çıktı kadar bağırıyor. Bana bakıyor. “İyiyim” diyorum. Kanama? Kanama çok. O sırada üzerimdeki şalla yaranın üzerini bastırarak bağlıyoruz. Acı! Elimden geldiğince panik yapılmasını engellemeye çalışıyorum. “Ben iyiyim. Aceleye gerek yok. Dikkatli olalım!” Ama bir yandan bir an önce hastaneye ulaşmak istiyorum.
Trafik rezalet. İlerleyemiyoruz. Taksi şoförü de bağırıyor “Yaralı var!” Araçlardaki insanlar bana bakıyor şaşkınlıkla. Kaldırımdaki insanlar, durakta bekleyenler. “Bende bir tuhaflık” var diye düşünüyorum. O sırada arkadaşım mendille yüzümdeki kanları temizliyor. Yapışmış parçaları alıyor. “Saçlarımda insanların parçaları var, üstüm başım parçalarla dolu” diyorum. Kanamam aralıksız devam ediyor. Arkadaşım boynundaki fuları çıkartıp bacağımın üst tarafına sımsıkı bağlıyor. “Sakın internete bir şey yazmayın” diye rica ediyorum. Uzakta olanlar var. Duyup kaygılanmasınlar. Uzakta olmak zor.
Telefonla birkaç arkadaşı arıyorum. “Yaralıyım, hastaneye gidiyorum, beni yalnız bırakmayın, yanıma gelin” diyorum.
Sanırım 15 dakika belki daha fazla trafikte kalıyoruz. Sonunda polislerin kapattığı yola dek geliyoruz. Şoförümüz kapalı yola giriyor, bizi durdurmak için yaklaşan polislere “Yaralı var” diyor, cevap beklemeden gaza basıyor.
Az sonra Numune Hastanesi acil kapısındayız. Artık bacağımın ağrısı dayanılmaz oluyor. Kıpırdatamıyorum bile. Sedye diye bağırıyorlar. Koşturmaca başlıyor. Aracın kapısını açıyorum ama inemem. Bacağım çok ağır ve acısı dayanılmaz. O sırada bir erkek bana doğru eğiliyor. “Rahatsız olmazsanız sizi kucaklayarak çıkartabilirim” diyor. “Lütfen!” Dikkatlice beni kucaklayıp bacağımı özenle tutuyor. O sırada sedye de geliyor. Yatırıyorlar ve hızla gidiyoruz. Tavanın akışını izliyorum. Kendimi bırakıyorum. Üzerimdeki duman, is, yanık et kokusu hiç gitmiyor. Her yana yayılıyor. Kulaklarımda durmayan çınlama, uğultu, sesler uzak ve derinden geliyor…
“Ayağını büker misin? Parmaklarını.” Boynum, belim, karnım… Sıkıntı yok. Tetanos aşısı yapıyor biri, diğeri kan alıyor, damar yolu açıyor biri. Beni duyuyor musun? Ne oldu?
Patlamada parçalanan çorabımı kesiyorlar, bacağım değil sadece ayağım da yaralı. Ancak o an ayağımı fark ediyorum. Telefonum bir saniye bile susmuyor.
O sırada başka hastalar gelmeye başlıyor. Çığlıklar, doktorların telaşı. Sedye diye yükselen çığlıklar. Acil, bir anda tıka basa doluyor. Yer yok. Sürekli yaralılar geliyor. “Daha acil olanlar var, sana sonra bakacağız” diyorlar ve gidiyor doktorlar. Tam bir ölüm kalım anı. Yaşam ve ölüm orada yan yana… İkisi aynı mesafede. İlk hangisi gelirse o alacak. Ama en kötüsü koku. Yer yana sinmiş vaziyette. Parçalanmış bedenleri görmemek için başımı duvara doğru çeviriyorum. Elimde olmadan ağlıyorum.
Dayanılır gibi değil. Ne görüntü, ne de sesler. Hastanenin her yanını o koku sardı. Hepimizden o koku yayılıyor. Koridorlar, acilin alt katı ve tüm odalar her yer yaralı dolu. Her dakika artıyor. Karmaşa var.
Hiç durmayan telefonuma cevap vermeye devam ediyorum. Sesimi iyi tutma gayreti içindeyim. Arayanlar panik içindeler. Bazılarını sakinleştirmeye çalışıyorum. Yaralıyım ama iyiyim diyorum.
Ağrı dayanılmaz oluyor. Ayaklarım iyice morarıp şişiyor. Neyse kanamayı durdurduk ama. Röntgen, tomografi. Hastaneye ilk ulaşan hasta olarak ilk sıra bende oluyor. Durumu benden acil olanları içeri yolluyorum. İsimler karışmasın diye de takip ediyoruz.
O sırada bana haber geliyor. “Yaralı olduğun duyuldu bir twet at, insanlar merak içinde” diye. İşte bu olmamalıydı. “Sol bacağım ve sol ayağımdan yaralıyım, iyiyim” diye yazdım. Kimseyi kendim için üzmek istemiyorum.
Sesler… Koku… Koşturmaca… Karmaşa… Ölüm… Yaşam… Orada iç içeyiz ve hastane artık üzerime geliyor. Çıkmak istiyorum. Saat öğlen bir civarı. Tüm doktorlar “Yok bir şeyin, seni eve yollayacağız” diyor. Ayağıma bakıyorum şişmiş, artık kıpırdatamıyorum, tüm bacağım ağrıdan uyuşmuş, ayağımda bir şeyler var hissediyorum ama o hastaneden çıkmak için söylemiyorum. Çıkayım, ters giden bir şey olursa yeniden gelirim diye düşünüyorum. Tam taburcu olacağım o sırada başka bir doktor geliyor ve “Siz taburcu olamazsınız. Sizin durumunuz ciddi. Ayağınızda şarapnel parçaları var. GATA’ya naklinizi yaptım, ameliyat olmanız lazım” diyor. İlk yalanım olan twetim aklıma geliyor. Sonra yalanımı yüzüme vuran doktora mahçup bakıyorum. Doktorun dediğinin doğruluğunu ben de biliyorum. Çünkü ayağımda bir şeylerin olduğunu ben de fark etmiştim. O ana dek kimseyi kendim için kaygılandırmamak için çabalayan ben direnecek kuvvet bulamıyorum. Açık açık ağlıyorum. Sedyem kapıdaki ambulansa doğru yol alıyor. Gözlerimi kurutuyorum. Dışarıda beni bekleyen arkadaşların arasından hızla ambulansa bindiriliyorum.
GATA’da yeniden röntgen, tomografi. Bacağım artık felç gibi. Hiçbir şey yapamıyorum. Parmaklarımı bile kıpırdatamıyorum. Ayaklarım buz kesmiş. Bacağım durdurulmaz şekilde titriyor. 4 saatten uzun süredir tedavi bekliyorum. Ağrı artık beynimi uyuşturacak boyutta. Telefonumu arkadaşlara vermişim. Ameliyat olmam lazım ama doktor yok. Ameliyat olup olmamak umurumda değil. “Lütfen ağrı kesici verin, saatlerdir bu acıyı çekiyorum, dayanamıyorum artık” diyorum.
Bacağım ve ayağım temizleniyor. Sarıyorlar. Kanama başlıyor yeniden. Yarım saat sonra müjdeli haber geliyor. Çok iyi bir doktor varmış, normalde bugün hastanede olmayacakmış ama buradaymış ve beni o ameliyata alacakmış. Buruk bir sevinç. Ağrıdan ölüyorum. Mosmor, şişmiş bir ayak. Şiş ve kanayan bacak. Doktor geliyor, az sonra ameliyathanedeyim. Acı üzerine konuşuyoruz. Başım dönüyor, bir girdabın içinden derinlere yuvarlanıyorum. Her yanı beyaz, aydınlık koridorları olan labirentte yürüyorum. Çok ünlü bir yazarla yeni öyküm üzerine konuşuyoruz. Çok keyifliyim. O sırada uzaklarda bir yerde bir ses duyuyoruz. İnilti gibi. Sese doğru yürüyoruz. Yaklaşınca o sesin kendi sesim olduğunu öğreniyorum. Ayağıma biri bir şeyler yapıyor. Canım çok acıyor. Bakıyorum, genç bir doktor. Önünde ayağım. Gözlerim olanları göremiyor. İğnenin etime girişi, ipin acıtarak kayışını tek tek hissediyorum. Ardından bacağıma batıyor aynı iğne. Aynı ip bacağımda acıyla kayıyor. İnliyorum, ara ara sesim yükseliyor. Dikiş işi de bitiyor. Ater takılıyor. Az sonra ameliyathanede yalnızım. Gözyaşlarımı silemiyorum. Kollarımda takılan şeylerden kollarımı katlayamıyorum. Hemşire siliyor yaşları.
Saat artık akşam beşe doğru. Taburcu oluyorum. Eve geliyorum. Arkadaşımın şefkatli elleri ile yıkanıyorum. Saçlarıma yapışan başka bedenlerin parçalarını su alıp götürüyor. O kokuyu, kurumuş kanları… Her şey bedenimden yıkanıyor.
Ama bu vahşi olay belleğime yerleşiyor. Ülke tarihine giriyor.
Katiller, tv kanallarında ağızlarında kanla konuşuyor. Sırıtarak açıklama yapan devlet yetkililerini izliyorum. Onların görüntüleri ile yeniden o yanık, yağlı, isli koku burnuma geliyor. Savaş yanlısı söylemleri midemi bulandırıyor.
Birkaç metrelik mesafeyle yan yana olduğumuz arkadaşlarımızın öldüğünü bilmek yüreğimi dağlıyor. Nasıl taşıyacağız bunca acıyı, hiç bilmiyorum ama bildiğim barış, eşitlik ve özgürlük mücadelemizden vazgeçmeyeceğimiz.
Gözüm sargılı bacağıma ve ayağıma takılıyor. Şimdi yatağa çakılsam da bedenim bana sahip çıkacak. Yaralarım iyileşecek. Ağrılarım dinecek.
Hiç vazgeçmeyeceğiz. Milyonlarca insan daha da artarak gidenlerin bizlere emanet bıraktığı davamızı yürüteceğiz.
Yenilecekler, yargılanacaklar. Her şeyin hesabını soracağız. Şimdilerde bizlere karşı sırıtarak, parmak sallayarak, kükreyerek konuşanların nasıl sefilleşerek gideceklerini de tarihe not düşeceğiz.
Küçücük bir kuşkum yok. Biz kazanacağız.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler