AKP yıpranmıyor mu?

AKP yıpranmıyor mu?

KADİR AKIN

Onca yolsuzluk ve rüşvet dosyalarına, ardı ardına ortaya çıkan ses kayıtlarına ve tapelere, kuvvetler ayrılığını ayak bağı olarak görüp yargıyı denetim altına almak için alelacele meclisten çıkartılan gayri meşru kararnamelere, hukuksuz yasalara ve göz göre göre kendi diktatörlüğünü pekiştirme hamlelerine karşın, AKP yıpranmıyor mu?

Elbette yıpranıyor ve 30 Mart yerel seçimlerinde AKP’nin oy oranında ciddi bir düşüş yaşayacağı aşikar. Ne var ki bu durum AKP’nin ve hatta Erdoğan’ın 31 Mart’ta tümüyle işinin bittiği anlamına gelmiyor. Ne oylarındaki düşüş AKP’yi birinci parti olmaktan çıkartacak ne de Erdoğan siyaset sahnesinden silinip gidecek. Canhıraş, kan ter içinde geleceği kazanma mücadelesi devam ediyor. Üstelik AKP’nin hitap alanında bulunanların büyük bir bölümünün ses kayıtlarının yayımlandığı interneti kullanmadığını ve Erdoğan’a kumpas kurulduğu inancı içinde olduğunu da gözlerden kaçırmayalım!

AKP’nin, kendinden önce gelen DP, AP, ANAP gibi bir konjonktür partisi olduğunu daha önce yazmıştık. ABD’nin Ortadoğu’daki planlarının tümüyle farklılaşması ve siyasal İslami seçenek kılan konjonktürün değişmesiyle birlikte Erdoğan’ın bunun tersi politikalar izleyerek ABD ile zıtlaşması, yine bir kriz sonrası ABD onayıyla iktidara gelmiş bir parti için selefleri gibi ömrünün sonuna doğru geldiğinin işareti olarak görülmeliydi.

Cemaatin sadece “cemaat” olmadığını, hizmet hareketinin dünyanın dört bir tarafına yayılmış okul ve tesisleriyle birlikte sadece “hizmet hareketi” olmadığını bildiğimiz gibi biliyoruz. AKP’nin iktidara gelişinde, 11 yıl boyunca iktidarda kalışında ve “askeri vesayet”le sürdürdüğü kavgasında arkasında olanlar, şimdi karşısında gibi görünüyor. AKP’nin “sağlam bir anti-emperyalist odak” olduğu iddiasında bulunmayacaksak, AKP’nin 12 yıla giren iktidar başarısının arkasında duran emperyalist güçlerle şimdi yaşadığı çatışma ve zıtlaşmayı da iyi analiz etmemiz gerekiyor.

Tayyip Erdoğan da başına gelenlerin ve hatta daha da gelebilecek olanların farkında. Kendinden önceki konjonktür partilerinin akıbetine uğramamak için “yeni dönemin” siyasi gücü olmaya çalışıyor. Çalışıyor ama bugüne değin yaptığı hatalar önüne öyle bir fatura çıkarttı ki, bunları nasıl telafi edeceği en temel soru olarak ortada duruyor.

Türkiye, besleyip sınırlarından geçişine göz yumduğu ve sayıları 70 bine ulaşan  “cihatçı” çetelerin Suriye’den tasfiyesi konusunda inandırıcı bir proje geliştirebilecek mi?

Irak’ta ABD’nin kendisine verdiği Irak merkezi hükümetiyle, özerk Kürdistan bölgesi arasındaki arabulucuk görevini ABD’nin petrolden elde edilecek çıkarlarını da gözeterek  layıkıyla yerine getirebilecek mi?

İran’la ilişkilerini ABD’nin istediği biçimde yeniden tanzim edebilecek mi, Mısır’da Sisi darbesiyle ilgili ettiği o kadar “köşeli” laflarını unutup ortaya çıkan durumla ilgili manevra yapabilecek mi?

Kuşkusuz AKP’nin başına gelen ve gelmekte olanları ve bütün bu olup bitenleri, “dışarıdan planlanan, iç ilişki ve çelişkileri hesaba katmayan bir oyun/komplo” basitliğiyle ele alıp değerlendiremeyiz. Türkiye’de emperyalizmin bir iç olgu haline geldiği tarih, epey eskilere dayanıyor, dolayısıyla dünyadaki ve bölgedeki gelişmelerin Türkiye siyasetine bir sismograf gibi yansıdığını hesaba katmalı, analizi ona göre yapmalıyız. Uzun süredir uykuda olan ve bir kaç haftadır yeniden başlayan Kıbrıs sorununun müzakere sürecine de; Ukrayna’da Rusya’nın olası bir askeri hareketine ve NATO’nun karşı atağına da, Karadeniz’e geniş bir kıyısı olan Türkiye’nin bu gerilimdeki aldığı pozisyona da iyi bakmak gerekiyor.

Erdoğan’ın ABD’nin yeniden gözüne girmek için, eline geçen fırsatları sonuna kadar kullanmayı, bir “salto mortale” atarak yeni dönemde de seçeneklerden birisi olarak kalmayı isteyeceğinden asla şüphe edilmemeli.

Ne var ki bu takladan boynunu kırarak çıkması da sözkonusu. Çünkü Erdoğan’ın dertleri bu kadarla bitmiyor. Dünya para piyasalarındaki dalgalanma ve döviz kurlarının engellenemeyen yükselişi, Erdoğan’ın uzun süredir lehine gelişen ekonomik göstergeleri her an tepetaklak edebilir.

Seçim sonrası en temel mallara bir dizi zam geleceğini neredeyse bütün ekonomistler söylüyor. Henüz sokaktaki sıradan insana ekonomideki olumsuz gelişmeler yansımış değil. AKP iktidarı ile birlikte sermaye bloğunun değiştiğini ve ortada dönen milyar dolarların AKP yandaşı sermaye guruplarına aktığını tahmin ediyorduk, şimdi artık tapelerden biliyoruz.

Dolayısıyla 17 Aralık’ta ortaya saçılanlara da, 17 Aralık tutuklularının serbest bırakılmalarına da, bugün ortaya çıkan Tayyip-Bilal ses kayıtlarına da “halkımızın fazla tepki vermemesi” ve  pek de “Erdoğan bitti” havasında olmamasını, henüz ” ekonomik krizi” hissetmiyor oluşuyla açıklayabiliriz.

AKP kurmayları ve Erdoğan bunu bildiği için son günlerdeki bütün konuşmalarında “bu kadar yatırım yapan, bu kadar mega projeyi hayata geçiren, IMF’ye borcumuzu sıfırlayan bir iktidar nasıl yolsuzluk yapar” diyor. Ama ekonomik krizin boylu boyunca kendini gösterdiği koşullarda, toplu işten çıkarmaların kapıya dayanıp, peş peşe zamlar açıklandığında ve elde avuçta olanların kaybedilmeye başlandığında, bu izah tarzının pek bir işe yaramayacağını hep birlikte göreceğiz.

Geçtiğimiz ay bianet’te yayımlanan “AKP’nin işi bitti mi” başlıklı yazımın son cümlesi şöyle bitiyordu, “tek başına iktidarı alsa bile Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin başında kalması parti tüzüğü gereği de AKP içinde başlayacak hoşnutsuzluklar sonucu da zaten mümkün görünmüyor. Yaptığının ‘amok koşusu’ olduğunu kendisi de biliyor elbette. Dolayısıyla onun için en uygun görünen makam mevcut yetkisizliğiyle Cumhurbaşkanlığı köşküne oturmak olacaktır. Bütün AKP kurmaylarının da kulağına fısıldadıkları budur. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine altı aylık bir zaman dilimi kaldı, bu göreve hazırlanmak ve AKP’yi rahatlatmak için yeterli bir süre. Tersi bir durum ise bilinmez bir yolculuğun kapısını aralayabilir”

Şimdi artık Cumhurbaşkanlığının da Erdoğan için “kolay” bir makam olduğunu düşünmemek gerekiyor. Son bir ayda Erdoğan’ın kullandığı üslup, yolsuzlukla ilgili gelişmeler, muhtemel yeni ses kayıtlarının yaratacağı etki ve Abdullah Gül’ün HSYK yasasını imzalarken takındığı tutum, mevcut gerilimin artarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar devam edeceğini gösteriyor. Ayrıca geri çekilmiş de olsa, kendisini arada bir hatırlatan “Taksim-Gezi isyanı”nın enerjisinin hala ortalıkta dolaşıyor olduğunu görmek gerekiyor. Bunca rezilliğe ve kepazeliğe karşı “öğrenilmiş ve tecrübe edilmiş” o enerjinin nerede nasıl sokaklara akacağını gerçekten kimse bilemez.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler