Kadir Akın: Milli solculuk sosyalizmi kirletti

“Sosyalist hareketin tarihini hala 1920’den ve Mustafa Suphilerden başlatma ısrarı ise artık sosyal şovenizm olarak görülmelidir. Biz elbette bu topraklardaki bütün değerlerimize sahip çıkacağız. Karadeniz’in karanlık sularında katledilen Komünistleri de unutmayacağız. Ama daha öncekiler Ermeni diye yok sayılamaz”

Kadir Akın: Milli solculuk sosyalizmi kirletti

Paramaz (Matdeos Sarkisyan) İstanbul’a doğru yola çıkarken, başına geleceklerden elbette habersizdir. İstanbul onun için 1908 yılında ilan edilen Meşrutiyet sonrası vaktinin büyük bölümünü geçirdiği kenttir. Paramaz, devlet için Van’daki tutukluluğu ve mahkemedeki tutumu nedeniyle bilenen bir isimdi. Daha İstanbul’a ayak bastığı andan itibaren takibe alınır. Paramaz ve yoldaşlarına yönelik operasyon 1914 yılının 16 Temmuz’unda İstanbul’da başlar, Ağustos ayının sonuna kadar devam eder. Tutuklananların sayısı kısa sürede 120 kişiye ulaşır. Daha sonra bir kısmı serbest bırakılır.

Paramaz ve arkadaşları İttihat ve Terakki yöneticisi Talat Paşa’ya suikast düzenlenmekte ötürü tutuklanırlar. Göstermelik bir yargılamanın sonucu 15 Haziran 1915 sabahına doğru saat 03.30’da Beyazıt Meydanı’nda Paramaz ve 20 arkadaşı asılırlar. İdamları 1915’te yaşanan Ermeni soykırımının başlangıcı olacaktır.

Araştırmacı yazar Kadir Akın, Paramaz’ın hikâyesini önce kitaplaştırdı, ardından RED isimli belgeseliyle beyazperdeye taşıdı. Akın, hem kitap çalışmasında hem de belgeselinde, o dönemin devrimci sosyalist hareketini inceliyor. Türk solunun neden bu toprakların ilk sosyalistlerinin Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar ve Yahudiler olduğunu inkar ettiğine kafa yoran Akın Türk ulusalcılığının sosyalizmi kirlettiğine dikkat çekiyor.

Akın, Osmanlı İmparatoluğu’ndaki ilk sosyalist hareketlerin Paramaz ile başladığını belirtti ve ekledi: “Soykırım, aynı zamanda, sosyalizmin bu topraklarda deneyimsiz, köksüz, hafızasız bırakılmasıdır.”

Bu topraklardaki sosyalist hareketin öncüleri Türk olmadıkları için görmezden gelindi ve yok sayıldığını ifade eden Kadir Akın, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kurucuları arasında soykırımda yer almış önemli isimlerinde olduğuna dikkat çekti.

Kadir Akın ile Türk solunun Ermeni soykırımına bakışını, Osmanlı’daki ilk sosyalist hareketleri, idam edilen Paramazların  hikayesini ve Kürt meselesini değerlendirdi.

Yeni Özgür Politika’dan İsmet Kayhan’ın sorularını yanıtlayan Akın’ın açıklamaları şöyle:

Türkiye topraklarındaki sosyalist hareketin tarihini, kurucularını neden 100-150 yıl sonra konuşuyoruz?

Türk tarih bilinci önemli ölçüde “dış güçler tarafından yok edilme tehdidi” üzerine şekillendi ve kuruldu. O yüzden her demokrasi talebi, ilerici her hamle “son Türk devletinin ortadan kaldırılmasına dönük” bir girişim olarak rahatlıkla yaftalandı. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine miras kalan en önemli öğenin bu korku olduğunu söyleyebiliriz. Yıllardır anlatılan hikâye “dış güçler bizim birliğimizi, beraberliğimizi ve devletin bekasını bozmak, bizi parçalamak gayreti içinde” olmuştur. Hala bu anlatımın aktüel olduğunu görüyoruz.

Peki korkulan nedir, kimdir? Elbette “gavurlardır” Osmanlı’da dine göre tanımlanan bir millet anlayışının uzun süre hakim olduğu düşünülürse bu “gavur” düşmanlığını Haçlı ordularına kadar götürmek ve tarihi oradan açıklamak bile mümkün olur. Dine göre tanımlanan bu millet anlayışı, Türk milletinin oluşumuna yedirilerek, Türklüğün tek başına yeterli olmadığı koşullarda üzerine basılacak sağlam bir zemin olarak kullanılmıştır, halada kullanılmaktadır. Bugün Türk milleti tarif edilirken; Kürt, Laz, Pomak, Arnavut, Çerkez, Arap, Boşnak, Gürcü diye bir sıralama yapılıyorsa bu yüzdendir.

Türk ve Müslüman orijinli sosyalistlerin bu perspektiftin etkisi altında zihinlerinin şekillendiğini ve bu durumun bir zaaf olarak hala devam ettiğini söyleyebiliriz. Bir de, 1919’da başlayan Ulusal kurtuluş savaşı “yedi düvele ve emperyalistlere karşı verildi” türlü açıklamalar ve bunu da İttihat Terakki hükümetinin Alman emperyalistlerinin yanında savaşa girdiği yıllara kadar götürüp Çanakkale savaşı ile başlatılan tarih anlatımı, sosyalizmin tümüyle ulusçulukla kirlenmesini sağladı. Sosyal şovenizm, tereddüt görmeden devrimci bir politika olarak benimsendi ve kabul gördü. Bugün bile milliyetçi olarak tanımlanacak ve enternasyonalizmle bir milim alakası olmayan akımlar kendilerini sol-sosyalist olarak görebiliyorlar.

Dolayısıyla bu topraklardaki sosyalist hareketin öncüleri Türk olmadıkları için görmezden gelindi ve yok sayıldılar! Boğazına kadar milliyetçiliğe batmış Türk sosyalistleri başta Ermeni devrimciler olmak üzere diğer uluslardan sosyalistleri “emperyalistlerle işbirliği içinde olmakla, arkadan vurmakla” suçladılar ve kendilerine empoze edilmiş bu yalanı sorgulamaya bile gerek görmediler. Kendilerinden önce bu topraklarda sosyalizm mücadelesi veren Marksistleri; onların örgütlerini, programlarını, mücadelelerini, ortak vatanda bir arada yaşama çabalarını araştırmadılar. Bütün kötülüklerin Ermeni ve Müslüman olmayanlara yıkıldığı, ilkel milliyetçiliğin ve şövenizmin her kabarışında akıllara Ermenilerin geldiği koşullarda bunun kimi zorlukları elbette vardı. Ama bu topraklarda demokrasi mücadelesinde bir gelişme yaşanacaksa bu Ermeni sorunuyla yüzleşmekten geçecektir. Bu konuda bir zihin açıklığına ulaşmadan diğer konularda bir ilerleme sağlamak ne yazık ki mümkün değil.

O dönemde ilk sosyalist grup ve hareketlerin yapısı ve bileşenleri kimlerdi?

1887 yılında Osmanlı-Rus savaşı kaybedilince Abdülhamit’in önüne konan anlaşma ile Ermenilerin yaşadığı sorunlar ve talepleri ilk kez uluslararası alanın konusu haline geldi. Ermeni partilerinin kuruluşu da bu tarihe ve sonrasına tekabül eder. Hem Hınçaklar, hem de Taşnaktsutyun Avrupa’daki demokratik devrimlerden, ulus devlet düşüncesinden ve Marksizimden etkilenmişlerdir. Ama daha sonra Hınçak Sosyal Demokrat Partisi adını (HSDP) alacak olanlar ise Marksist bir parti olarak kurulmuş ve kurulduğu dönemdeki Marksist önderlerle ilişki içinde olmuştur. Parti Cenevre’de Kafkas kökenli 7 Ermeni devrimci tarafından kurulurken, merkez komitede bir de kadın vardı. Daha sonraları 2. Enternasyonalde de temsil edilmişlerdi.

Hınçaklar kurulduktan 3 yıl sonra İstanbul’da ve Ermenilerin yoğun yaşadığı 6 doğu vilayetinde örgütlenmeye başladılar. O tarihte İstanbul ve Selanik çok ciddi entelektüel bir yaşamın olduğu, Avrupa’daki her yeni düşüncenin karşılık bulduğu şehirler. Komünist manifesto İstanbul’da ilk kez Ermenice basılmaya çalışılırken; feminist ve anarşist dergilerin yayınlandığını biliyoruz.

Neyi talep ediyorlardı?

1895 sonrası yapılan gösteriler ve isyanlarda temel talep; can ve mal güvenliğinin sağlanması, ibadet özgürlüğü, vergi adaletsizliğinin ortadan kaldırılması ve el konulan toprakların iadesi oluşturuyor. Ama hem parti programlarında, hem de Kumkapı’dan hükümet merkezi Babıali’ye yapmayı düşündükleri yürüyüşte dile getirdikleri talepler çok daha kapsamlı. Bunlar arasında; Parlamenter meşrutiyet. İller, Sancaklar ve nahiyelere tam idari yetkinin verilmesi. Millet, kavim, mezhep ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın herkesin kanun önünde eşit sayılması. Basın, söz ve vicdan hürriyeti, sendika ve grev hakkı, uluslararası işçi birliklerine katılma serbestliği. Dini kuruluşların harcamalarının her mezhebe bağlı olanlar tarafından karşılanması. Eğitimin kendi anadili ile yapılması. Düyun-u Umumiyenin kaldırılması. 8 saatlik iş günü. Çocuk işçi çalıştırılmasının yasaklanması. Kadınlara doğum öncesi ve sonrası ücretli izin hakkı ve iş yerlerinde kreş imkanı. Ermenilerin yaşadığı yerlerde idari yetkilinin Ermeni olması, yerel yönetimlerde özerklik ve toplanan vergilerin belli oran nispetinde bölge giderlerine ayrılması gibi talepler vardı.

Aynı dönemlerde Türk, Yahudi, Bulgar ve Rum sosyalistlerinin nasıl bir örgütlemesi vardı?

Türk-müslüman orijinli sosyalistlerin kolektif olarak varlık göstermeleri 1908’de yeniden ilan edilen 2. Meşrutiyetle birlikte başladı. 1895’li yıllarda Ermeni sosyalistleri ile ilişkilenen Türk-Müslüman bir yapıdan söz edemeyiz. Hatta Abdülhamid’e karşı mücadele eden ve Avrupa’da örgütlenen Jöntürklerin, İstanbul Kumkapı’da Hınçak Partisi öncülüğünde yapılan gösteriyi kınadıkları ve Payitaht’ta gayri müslimlerin böyle bir gösteri yapmasını kınadıklarını biliyoruz.

1908 sonrası İştirak gazetesini çıkartan Hüseyin Hilmi’nin popüler dilde bir sosyalizm savunusu yaptığı, işçiler arasında sendikal mücadele ve grevler örgütlediği, sahibi olduğu İştirak gazetesinde Ermeni ve Rum yazarlara yer verdiği de biliniyor. Hilmi, ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda Prens Sabahattin’den daha geri bir noktada duruyordu. Ne var ki işçi sınıfı mücadelesi ve sosyalizme bağlılık konusunda tarihte hak ettiği yeri alamamış bir isimdir.

Türkiye solu komintern çizgisinde olduğu için tarih 1920 ve Mustafa Suphi’lerden başlatılacak, Hüseyin Hilmi’de yok sayılacaktır. 1909 yılında İstanbul’da toplanan SDHP 6. Kongresi, oldukça tartışmalı geçti. Daha çok İstanbul ve Anadolu delegasyonunun görüşü, tümüyle yasallaşmak ve illegaliteye son vermekti. Sabah Gülyan ve Paramaz, İttihatçılara güvenilmeyeceğini, yasal imkanların kullanılmasını ama illegalitenin de muhafaza edilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Parti bölünme riskiyle karşılaşınca Paramazlar bir uzlaşma ortamı yaratarak, tümüyle yasallaşmaya evet dediler ama fikirleri değişmedi.

Osmanlı topraklarındaki sosyalist yapıların birbirleriyle ilişkileri nasıldı?

Ermeni, Rum, Bulgar ve Yahudi devrimcilerin ilişkileri vardı. İstanbul’da Rum Ergatis çevresiyle Ermeni devrimcilerin ilişkilerinin olduğunu biliyoruz. Özellikle Selanik’te 1909 yılında kurulan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, her milliyetten işçiyi bir araya getirerek büyük grevler ve gösteriler örgütledi. Ticaret burjuvazisinin yeni geliştiği ve işçi sınıfının yeni doğduğu İstanbul ve çevresi, Selanik, İzmir gibi yerlerdeki mücadele ile Doğu’daki vilayetlerde süren mücadele ve talepler farklılık gösteriyordu. Osmanlı proletaryasının ortak çıkarları için mücadele eden Federasyon, Balkan savaşının sonucunda Makedonya’daki ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleriyle birlikte Yahudi devrimcilerine kadar daralacak, sonrada sönümlenecekti.

1908 sonrası açılan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında SDHP Kilikya vekili ve Sasun dağlarında fedailik yapmış Dr. Hampartsum Boyacıyan, İttihat listesinden meclise girmiş Vartkez ve Vahan yanlarına Bulgar devrimci Wlahof’u da alarak “işçi haklarını koruma” grubu kurdular. Farklı inanç ve kimlikten işçilerin sendikalarda bir araya gelmesinin önemine vurgu yaptılar ve meclise emekten yana yasa teklifi sundular. Tanin gazetesi bu vekilleri “Komünistler mecliste propaganda yapıyor” diye hedef gösterecekti. Arazi vergisinin hakkaniyetli toplanması konusunda, yoksul köylüler lehine konuşma yaparlarken mecliste saldırıya uğrayıp dayak yediler.   

1897 yılında Paramaz idamla yargılandığı Van mahkemesindeki savunması ne üzerineydi?

Paramaz’ın (Matdeos Sarkisyan) Van savunması, Ermenilerin kurtuluşu için mücadele eden Hınçak Partisi’nin manifestosu gibidir. Özellikle ortak vatanda bir arada yaşama arzusu savunmada yer, yer öne çıkar. Bu savunmanın tamamı Ermenice aslından Türkçeye çevrilerek benim önüme geldiğinde şaşırmıştım. 110 yıl önce yapılmış bu savunma hala güncelliğini korumaktaydı. Özgürlük ve eşitlik için mücadele sürdüren birisi, bugünde benzer talepler dile getirebilir. Vergi adaleti, sosyal haklar, din ve vicdan özgürlüğü, siyasal hakların yanı sıra, Paramaz savunmasında; ‘’biz katı milliyetçi değiliz, bizim istediğimiz eşitlik. Bizim talebimiz; Ermeni, Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Êzîdî, Süryani, Arap ve Kıptilerle eşit koşullarda birlikte yaşamaktır. Ama siz bu topraklara geldiğiniz noktadasınız. Hala Türkçülük yapıyorsunuz’’ demektedir. Aslında önerisi bir Anadolu federasyonudur ve gayet enternasyonalist bir yaklaşımdır.

Paramazların idam edilmeleri soykırımın başlangıcıydı. Soykırımın geleceğini bekliyorlar mıydı?

Operasyon başladığında hiç kimse bu davadan idam cezası çıkacağını ummuyordu. Kuşkusuz partinin teorik önderlerinden ve Paramaz’ın üzerinde emeği olan Sabah Gülyan ısrarlı biçimde bir katliam beklentisine sahipti ve Jöntürkler henüz ittihat Terakki haline gelmeden de haklarında olumlu düşünmüyordu. Daha 1907 yılında Meşrutiyet ilanından bir yıl önce yayınlanan kitabında genç Türklerin milliyetçi bir çizgide olduğunu ve etnik meselede açılım perspektifine sahip olmadıklarını yazmıştı. Paramaz özellikle Çanakkale savaşının başlamasıyla birlikte kıyılarda yaşayan Rumlara yapılanların kendilerine de yapılacağını anladı. Siyasal durumu analiz eden Paramaz, katliamın Ermenilerin kapısında olduğunu gördü ve öz savunmayı kurmak ve güçlendirmek için cezaevinden dışarıya mesajlarda gönderdi.

Mahkeme 1915’in 21 Nisan’ın da, soykırımın başlangıç tarihi kabul edilen 24 Nisan’dan 4 gün önce açıldı. 27 Mayıs’ta sona erdi. Paramaz’ın savunmasında bir arada yaşamaya ilişkin umudunu önemli ölçüde kaybettiğini anlıyoruz. Konuşmasında iki halkın birlikte kardeşçe yaşamalarına ilişkin Ermenilerin gösterdikleri fedakarlıkları anlatır. Ama bu çabaların İttihatçılar tarafından anlaşılmadığını, aksine soykırımcı bir politika geliştirdiklerini söyler. İç işleri bakanlığınca tanınmış ve yasal olarak kurulmuş partilerine yaşama hakkı tanınmamasından ve İttihatçı anayasal hakların bile kendilerine çok görüldüğünden yakınır. Paramaz sözlerini, “ben ayrılma yanlısı değilim, tam tersine bana ilham veren fikirlerle yüzleşmekten kaçınarak siz benden ayrılıyorsunuz” diye bitirecektir.

Paramaz ve arkadaşlarının Diyarbakır’da da örgütleme çalışmaları yaptığını biliyoruz. Yaptığınız araştırmalarda, Ermeni devrimcilerin Kürdistanla ilişkileri ve Kürdistan’daki örgütlemeleri hakkında nasıl bilgilerle ulaştınız?

İttihat ve Terakki hükümetinin en korktuğu konuların başında Ermeni-Kürt yakınlaşması geliyordu. Deşifre edilmiş Talat Paşa’nın telgraflarında bunun izlerine rastlamak mümkün. Van bölgesinde Bedirhani Kamil ve Pastırmacıyan’ın ortak tutumları Talat Paşa’yı çok tedirgin etmiş olmalı ki, konunun takip edilmesini istemiş. Aslında Abdülhamid’in, Ubeydullah’ın Botan, Bahdinan ve Hakkari’yi kapsayan bölgedeki etkisi ve 1887 (93 harbi) Osmanlı-Rus savaşı sonrası imzalanan Berlin anlaşması ile “Kürt” meselesini de gündem yapmasından telaşa kapıldığı biliniyor. Bu bölgede çıkan Kürt isyanı da kanlı biçimde bastırılıyor. Belki de bundan çıkardığı dersle tamamen Sünni Kürtlerden oluşan Hamidiye alaylarını kurmaya yöneliyor. Birleştirici öğe Müslümanlık çünkü ve orada “gavur kültürü” devreye giriyor. Daha sonra gelecek olan katliama bütün Müslümanlar ortak edilecek zaten…

Ermenilerin Êzîdî ve Alevi Kürtlerle daha yakın ilişkileri var. Bu konuda daha rahat ilişki kurulabilmesinin bir nedeni 1800’lü yılların ortalarından itibaren bölgedeki “misyon” faaliyetleri olabilir. Aleviler misyon faaliyetlerine kapalı değiller. Hans-lukas Kıeser “Iskalanmış Barış” kitabında bu konuda önemli ipuçları veriyor. Ermeni partileri “Vilayet-i Sitte” denen Kürtlerinde yoğun bulunduğu 6 ilde örgütlenirlerken kuşkusuz Kürtlere de propaganda yapıyorlar. Bunu Paramaz’ın savunmasından da anlıyoruz. Ne var ki ortak bir örgütlenme söz konusu değil.

Türk solunun önemli bir kesimi Ermeni devrimci hareketini emperyalizmin Osmanlı’ya müdahalesini Ermeni ulusal hakları için bir koz olarak ele aldığını savunur. Ardından soykırımdan Ermeni devrimcilerinin de sorumlu olduğunu iddia eder. O dönemki Ermeni hareketinin dışarıyla ilişkileri nasıldı?

Bu konuya ilişkin en güzel cevabı Sabah Gülyan veriyor. Bunu ben çalışmamda da yazdım. Diyor ki, “Bir ülkede, merkezi bir hükümet oluşturulur ve devlet o ülkede yaşaayan tüm halkları temsil eder, kanunlar tüm halkların iradesinin ifadesi olabilirse; bölünme, ayrılma, yabancı devletlerin oyuncağı olma gibi olgular kendiliğinden ortadan kalkar.“ Konu budur… Aynı coğrafyada bir arada yaşadığın farklı etnik ve inançtan insanları yok sayıp taleplerini kanla bastırırsan, o da başına gelenleri uluslararası alanda anlatacaktır. Yardım isteyecektir. Dayak yiyene niye dayak atıldığını sorgulamadan, canı yananın yardım istemesini sorgulamak manasız!

Avrupa’daki büyük devletlerden Ermenilerin yardım istediği doğru. Berlin anlaşması onlara yardım isteme hakkı veriyor zaten. O anlaşmayı imzalamayacaktın o zaman? Üstelik SDHP bir arada yaşama iradesini sonuna kadar koruyor. Tanaktsutyun 1913 yılında 8. Kongresini topladığı Erzurum’da, yaklaşan paylaşım savaşı karşısında Osmanlı ordusu saflarında vatan savunması için karar alıyor. Ayrıca emperyalistler 1914-15 de Osmanlı topraklarına müdahale etmedi! Osmanlı hükümeti dünyadaki yeni pazarlara ulaşma, ham madde kaynakları ve sömürgeleri paylaşma kavgasında, Alman emperyalistleriyle ittifak yaparak İngiltere’nin başını çektiği diğer emperyalist kampla savaşa tutuştu. İki Alman savaş gemisine Osmanlı bayrağı çekildi, Karadeniz’deki Rus donanması ve limanlar bombalandı… Çanakkale savaşı tam da iki emperyalist kampın bizim topraklarımızdaki savaşıdır ve komuta heyeti ise Alman genelkurmayının elindedir. Bir ulusal kurtuluş savaşından bahsedeceksek eğer, bu 1919 yılı ve sonrasıdır. Yani 1915’den 4 yıl sonra! Ne yazık ki Türkiye sosyalist hareketinde siyasi tarih bilinci noksanlığı var. Bu çok açık. Tabii bir de enternasyonalist değil…

Bu kadar büyük bir katliam gelirken, Ermeni halkı neden direnmedi?

Ermeni halkı bir bütün olarak bunu beklemiyordu. Padişah fermanı olarak ta bilinen tehcir, bir yıl önce Rumlara uygulanan etnik kırımın devamı olarak devreye sokuldu. Ermenilerin büyük bölümü devlet katında, orduda, ticaret hayatında gündelik yaşamlarına devam ederken sürgün kararı geldi. Ama bu 1911 yılında Selanik’te İttihat Terakki Partisi’nin gizli yapılan kongresinde alınmış karardı ve kıyılardan başlayarak Anadolu’daki gayri Müslimlerin tasfiyesi ve Türkleştirme politikasına dayanıyordu. Çanakkale savaşının başlamasıyla birlikte gayri Müslim erkekler amele taburları denen ordu birliklerinde askere alındılar. Çoğu da orada katledildi. Önce silahsızlandırılıp, erkekleri yok edildi, sonra bütün Ermeniler…

Denir ki savaş bölgelerindeki Ermeniler sürgüne gönderildi. Bu doğru değil! Kütahya, Eskişehir, Konya, Bilecik ve Ankara’daki, hemen her yerdeki Ermeniler katliamdan nasiplerini aldılar. 1915 yılında bu iller savaş bölgesi değildi. Ermeni partileri öz savunmayı kurmakta ve kendi aralarında anlaşmakta geç kaldı. SDHP, İttihatçılara karşı illegaliteye geçme ve silahlı mücadele başlatma kararı aldı ama kendi partisi içinde bile buna itirazlar yükseldi. 1914 yılında yeniden paraf edilen Berlin anlaşması ile Ermeni sorununda çözüm sürecinin başlayacağını uman, bekleyen geniş bir Ermeni kesimi vardı. Taşnaktsutyun saflarında bu beklenti çok daha fazlaydı. İttihatçılar Abdülhamid’den devraldıkları oyalama, unutturma, erteleme ve arada da ezerek inkar etme politikasını devam ettirdiler.

Yine Türk sosyalistlerinin önemli bir kısımı 1915 soykırımı gayrimüslim burjuvazinin tasfiyesi olarak değerlendirir. Türkiye solunun tarih yazımında, neredeyse resmi tarih anlatıcılığı ile paralel bir yaklaşımı benimsiyor.

Soykırımın aynı zamanda sermeyenin el değiştirmesi olduğu doğrudur. İttihatçılar yeni gelişen ticaret burjuvazisinin Türk-Müslüman orijinli olmasını istiyorlardı. Ama öldürülen Ermenilerin çok büyük bölümü, işçi ve yoksul köylüydü. Paramazlar Beyazıt Meydanı’nda idam edilirlerken, “Yaşasın sosyalizm” şiarlarını bırakıp gittiler… Entelektüel ve kültürel bütün birikim soykırımla yok edildi. El zanaatları, resim, tiyatro, opera, mimarlık, müzik her alan çoraklaştırıldı. Benim üzerinde durduğum konu ise sosyalizmin bu topraklardaki köklerinin zarar görmesidir.

Hınçakların 1909’da İstanbul’daki kongrelerinde kabul ettikleri ve yasal olarak partilerini kurarak mecliste yer aldıkları programı bütün solcular-sosyalistler okumalı. Görmedik, duymadık demesin kimse! O program Genel Kurmay Askeri arşivinde yıllardır duruyor! Ben kitabımda programın tümüne yer verdim. Sosyalist hareketin tarihini hala 1920’den ve Mustafa Suphilerden başlatma ısrarı ise artık sosyal şovenizm olarak görülmelidir. Biz elbette bu topraklardaki bütün değerlerimize sahip çıkacağız. Karadeniz’in karanlık sularında katledilen Komünistleri de unutmayacağız. Ama daha önce bu uğurda bedel ödemiş olanları sırf Ermeni diye yok sayarsak bu sosyal şovenizm olur.

TKP kurucuları arasında çok fazla sayıda İttihatçı, soykırıma katılanlar dahi var! Kimlerdir bunlar?

Mustafa Suphi, 1913 yılında Yusuf Akçuralı ile Türkçü bir parti kurma hazırlığındayken, İttihatçılar tarafından Sinop’a sürgüne gönderilir. Oradan kaçarak Rusya’ya gider ve 1917 devrimi öncesinde de komünist olur. Enternasyonalizm konusunda zaaf taşıdıkları aşikar. 1920’deki Doğu Halkları Kurultayı’nda Der-zor mutasarrıfı ve Ermeni katili Salih Zeki’nin TKP kimliğiyle orada bulunduğu söylenir. Yine soykırımı gerçekleştiren Teşkilat-ı Mahsusa kurucusu Bahattin Şakir’de oradadır. İttihatçı kadroların büyük bölümü döneminin en aydın kadroları aslında. Ama yaratmaya çalıştıkları Türk kimliği ve Turancılık onları insanlık suçu işlemeye kadar götürüyor. Bunlar cahil-cühela değil ne yaptıklarının farkındalar…

Aynı dönemlerde ‘Kafkasların Lenin’i olarak da anılan Ermeni Stepan Şaumyan başta olmak üzere Rus Bolşeviklerin tarihin en büyük soykırımı yapılırken, sessiz kalmasını nasıl yorumlarsınız?

Şaumyan’ın İttihatçıların Ermenileri katledilmesi karşısında sustuğu doğru değildir. 1915 yılında Rusya’da Ermenice yayımlanan Baykar (mücadele) gazetesinde Ermenilerin katledilmesini kınar ve katliamdan sorumlu olanlarını suçlar. Şaumyan 1918 yılında da Beyaz ordu-İngiliz işbirliğiyle Bakü’de kurşuna dizilir. O tarihte insanlık suçu olarak soykırımın literatüre girmediğini de hatırlayalım. 1915’de “Bolşevikler” iktidarda değildi. Lenin henüz İsviçre’de idi ve bir İstanbul hükümeti olan İttihat Terakki’yi ve Ermeni katliamını desteklemesi de söz konusu değildi. 1917 devrimi sonrası ve Sovyetler birliği olarak Kemalist rejimle kurulan ilişkiler sorgulanabilir kuşkusuz. Kemalist rejimi doğrudan İttihat Terakki’nin devamı olarak görmek bana doğru gelmiyor. Elbette birbirine geçişler var, soykırıma katılmış kadrolarla ortaklaşma var, ama konjonktür farklılaşmış durumda. Rum-Pontus katliamı, daha sonra Kafkaslarda devam eden Ermeni kırımı esnasında ise Bolşevikler, beyaz orduyla savaşıyorlardı ve Ankara hükümetiyle ilişkilerini iyi tutma çabası içindeydiler.

Nitekim Kürt isyanları ve katliamları döneminde Sovyetlerin yaklaşımı, ”gerici, feodal ve emperyalizm destekli isyanlar’’ diyerek, Kemalist rejimi savundu.

Bu konuda bir “devlet politikası” sürdürdükleri ve Türkiye Cumhuriyeti ile iyi ilişkiler adına bunu yaptıklarını sanıyorum. Ama bu dönemin daha detaylı incelenmesi lazım.

Almanya soykırımda rolü olduğunu üstü kapalı bir şekilde kabul etti. Soykırımda Almanya’nın rolü neydi?

Almanya’nın Ermeni Soykırımında İttihatçılara destek verdiği, görmezden gelerek büyük bir insanlık suçunun işlenmesine neden olduğu belgeleriyle biliniyor. Abdülhamid döneminden başlayarak Almanya’nın 300 milyon Müslüman’ın hamiliğine soyunması ve bunu ittihatçı iktidar döneminde de sürdürmesi; Ortadoğu ve Kafkaslardaki enerji bölgelerinin denetimini ele geçirme isteğiyle izah edilebilir. İngiltere ve Almanya arasında ham madde kaynaklarına ulaşma ve yeni pazarlara sahip olma arzusu, 1. Paylaşım Savaşı’na yol açarken Almanya ittihatçıların Anadolu’nun Müslüman olmayanlardan arındırılması ve Türkleştirme politikasına destek verdi. İttihatçı kadroların eğitmeni Goltz Paşa zaten ders verdiği Harbiye’de yıllardır bu tezi işliyordu.

Türkiye İşçi Partisi’ne çok sayıda Ermeni’nin girdiği biliniyor. Ancak TİP’in de Ermeni Soykırımı konusunda hiç konuşmadığı görülüyor. Özetle bir yüzleşme nasıl olacak?

Bu yüzleşme olmadan geleceği kurmak, hele birlikte kurmak hiç mümkün değil. Sosyalist hareketin dünya planında yaşadığı kriz, reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte ele alınarak değerlendirildiğinde ana teoriye dönerek onu kirlerinden arındırmayı zorunlu kılıyor. Paris Komünü’nün talepleri kısacık ömrüne rağmen hala pırıl pırıl. Dolayısıyla sosyalist hareket kendisini yeniden kurarken, tarihini de yeniden ele almak zorunda…

Hınçak, hatta Taşnakların programlarında ‘Osmanlı Federasyonu’, ‘özerklik’ yer alır. 1915 öncesi Ermenilerin savunduğu talepler ile bugün Kürt hareketinin programındaki talepleri benzeşiyor mu?

Ermeni partilerinin demokratik bir Osmanlı hayali ve ortak vatanda bir arada yaşama arzusu taşıdıkları kesin. Bu partilerinde örgütlendikleri coğrafyaya göre farklı talepleri öne çıkabiliyor. Osmanlı içinde, özellikle İstanbul ve çevresinde yaşayan Ermenilerde bu duygu daha baskın. Paramaz’ın Van savunmasında bir anlamda Anadolu federasyonu savunduğunu biliyoruz. SDHP’nin 1909’da mecliste temsil edilirken sahip olduğu proğramı herkes okusun derken bunu kast ediyordum…

Son 3 yılda Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin kentleri yıkıldı, yerle bir edildi. Talat Paşa’dan Tayyip Erdoğan’a Türk rejimi aynı noktada. Sizce bir daha 1915 olur mu?

Faşist Hitler, Yahudilere soykırım uygularken, Osmanlı hükümetinin Ermenilere dönük soykırımına gönderme yaparak “kim hatırlıyor bunu, kim hesabını sormuş” dediği söylenir. Kuşkusuz artık iletişim çağındayız. Kırk günlük yerde yaprak kımıldasa herkesin haberi oluyor. Ama Hitler Almanya’sı sonrasında da dünya soykırımlara tanıklık etti. Bir daha olmaz denemez. Garo Paylan ve Mithat Sancar bu konuyu birkaç kez vurguladılar. Ben Paramaz kitabını yazarken ortaya çıkan olgular karşısında benzer duygular yaşadım. Dünya 100 yıl öncesine ne kadar çok benziyor diye düşündüm. Ermeni aydınlarının tecrübelerine güvenmek ve ona göre tedbir almak lazım!

12 Eylül cuntasının Türkiye ve Kürdistan’a çöktüğü bir süreçte ASALA’nın eylemlerine politik bir anlam yüklenmedi. ASALA’nın çıkışı sizce Paramazlar’ın devamı mıydı?

Asala, Ermeni sorununda unutulmuş bir döneme dair kimi hatırlatmalar yapmış olabilir. Ama sivillere dönük şiddet eylemlerinin kabul edilemeyeceğini ve yarattığı nefret duygusu nedeniyle tasvip görmeyeceğini düşünüyorum. Markar Melkoinan “Benim kardeşimin yolu” (My Brother’s Road) kitabında M.Melkoinan’ın da benzer konulara değindiğini duymuştum. Özellikle Orly saldırısından sonra bu tartışmanın büyüdüğünü ve kendi aralarında bir iç çatışma yaşandığı da biliniyor. Her iki çıkışı kendi özgün koşullarında ele alıp değerlendirmek daha doğru olur…

Beyazıt’ta 20 darağacı

15  Haziran 1915’de Beyazıt’ta idam edilen Ermeni sosyalistlerinin hikâyeleri…

Mıgırdiç Yeretsyan, 1873’te Eğin’e bağlı Hayk köyünde doğdu. Hınçak Partisi’nin aktif kadrolarından biri olan Yeretsyan idam edildiğinde 42 yaşındaydı.

Hrant Yegavyan, Arapkir’de doğdu. Öğrencilik yıllarında Hınçak Partisi’nin Gençlik Kolu’nun yayınladığı ”Kıvılcım” gazetesi çalışanlarıyla tanışan Yegavyan, az zaman sonra onlara katılarak, en aktif çalışmalarda bulunan gençlerden birisi olur. 1914’te ihbarcı Arşavir Sahakyan’a karşı suikast düzenleme suçuyla tutuklandı. Ağır işkencelere uğradıktan sonra, 15 Haziran 1915 sabahı Beyazıt meydanında idam edilenler arasında bulunan en genç devrimcilerden biri idi.

Karekin Boğosyan, 1885’te Şebinkarahisar’ da doğdu. Kafkasya’da yerel örgütlenmelerin güçlenmesi için yapılan çalışmalara katıldı. Meşrutiyetin ilanından sonra, birçokları gibi İstanbul’a dönen Karekin de, askeri çalışmalarda tecrübeli olduğundan Paramaz’ın grubuna dahil edildi. İdam edildiğinde 30 yaşındaydı.

Keğam Vanikyan, 1884’te Van’da doğdu. Vanikyan çevresindeki ilerici ve devrimci gençlerin ortak çabalarıyla İstanbul’da SDHP’nin Öğrenci Gençlik Örgütü’nü kurdu. 1 Mayıs 1911’de İstanbul SDHP Öğrenci Gençlik Örgütü’nün aylık dergisi ”Gaydz” (Kıvılcım)’ın ilk sayısı yayımlandı. Kıvılcım dergisinin yaratılmasında büyük emeği geçen Vanikyan, ”Vanik” rumuzuyla sürekli olarak yazılar yazdı. İdam edildiğinde 31 yaşındaydı.

Kamig Boyacıyan, 1888’de İstanbul’da doğdu. Kamig Boyacıyan’da İstanbul SDHP şubesi çatısı altında siyasi çalışmalara katıldı. Hınçak kaynaklarına göre SDHP içinde  aktif olarak çalışan Karning Boyacıyan Paramaz’ın grubuna dâhil edilmişti. İdam edildiğinde 27 yaşındaydı.

Hovhannes Der-Ğazaryan, 1878’de Kayseri’de doğdu. SDHP’ye üye olan Hovhannes aktif bir şekilde faaliyet göstererek örgütlenme çalışmalarına katıldı. Der-Ğazaryan, Kayseri’de Hınçak Partisi’nin öncü kadrolarından biri olup, propaganda çalışmalarından sorumlu idi. İdam edildiğinde 37 yaşındaydı.

Boğos Boğosyan, 1862 yılında tarihsel Agın (Eğin) şehrinde doğdu. 19. yüzyıl sonunda, Agın’da 5.500’ü Ermeni olmak üzere 10 bin insan yaşıyordu. Doğum yeri olan Agın’dan Samsun Bafra’ya taşınan Boğosyan Bafra’da SDHP’ye katılarak politik faaliyetlere başladı. Köstence’de yapılan VII. Parti Kongresinde Karadeniz delegesi idi. Boğosyan, kongrede yaptığı bir konuşmada mevcut duruma tahammül edemeyeceklerini belirterek yaşamanın koşullarının ortadan kalktığını belirterek ”yenemeyecek durumda olsalar bile isyan bayrağını açma” çağrısı yaptı.

Murad Zakaryan, Muş’tan 15 km. uzakta Tsrönk köyünde doğdu. SDHP’nin önemli fedailerinden birisiydi. Murad Zakaryan’ın idam edilmeden önce,”Ölürüm tabii, ancak bu düşünce uğruna ölürüm” dediği söylenir.

Tovmas Tovmasyan, 1888 yılında Kilis’te doğdu. Hınçak Parti’sinin Kilis’te aktif faaliyet yürüten isimlerinden biri olarak öne çıktı. Tovmas Tovmasyan VII. Hınçak Kongresinde alınan kararlar sonrası kurulan Paramaz önderliğindeki gruba dahil edildi. Yoğun işkenceler gören Tovmasyan, 19 yoldaşıyla birlikte Beyazıt meydanında idam edildiğinde 27 yaşındaydı.

Abraham Muradyan, 1889’da Kilis’te doğdu. SDHP’nin İskenderiye şubesi bünyesinde yürütülen çalışmalara aktif olarak katıldı. 26 yaşında idam edilen Muradyan’ın, İskenderiye’de bulunduğu sırada Ermeni cemaatinin korunması, güçlenmesi ve SDHP’nin örgütlenme çalışmalarında önemli bir rol oynadığı söylenir.

Yervant Topuzyan, Adapazarı’nın ilçelerinden biri olan Bardizak’ta 1895’te doğdu. Çok sayıda gazete ve derginin yayımlandığı, meşhur Bardizak Tiyatrosu’nda ünlü Ermeni sanatçılarından birçoğunun sahneye çıktığı bu yerde, 1. Dünya Savaşı öncesinde 16 bin Ermeni yaşıyordu. Yervant Topuzyan Bardizak SDHP Şubesi tarafından yayımlanan ”Bay-kar” (Mücadele) adlı dergide makaleler yazdığı için aynı zamanda bir gazeteci olarak da tanınıyordu. Son nefesini vermeden önce, ”Ölüm her yerde aynıdır ama ne mutlu halkının kurtuluşu için şehit düşene!” dedi. İdam edildiğinde 20 yaşındaydı.

Yeremya Manandyan, Kipranos oğlu Yeremya MANANDYAN, İstanbul’da doğdu. Yeremya, Paramaz’ın grubu içinde yer alıyordu.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler