'Akademisyen olmak; kitap yazmak, makale yazmak değil, bir şeye dokunmuyorsa hiçbir anlamı yok'

Son günlerde,akademisyenlere yönelik baskılar, görevden almalar ve bunların arkasından da hocalara yönelik baskılarla ilgili Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Doçent Dr. Gül Köksal ile genel olarak yaşananları, önümüzdeki süreci hem de Kocaeli Üniversitesi’nde yaşanan olayları konuşmak üzere bir araya geldik.

'Akademisyen olmak; kitap yazmak, makale yazmak değil,  bir şeye dokunmuyorsa hiçbir anlamı yok'

Röportaj: Fatoş Osmanağaoğlu

Son günlerde, özellikle Barış için Akademisyenler’in ağırlıkta olduğu, akademisyenlere yönelik baskılar, görevden almalar ve bunların arkasından da beklenen KESK ve Eğitim-Sen’li hocalara yönelik baskılarla ilgili Kocaeli Üniversitesi öğretim üyesi Doçent Dr. Gül Köksal ile genel olarak yaşananları, önümüzdeki süreci hem de Kocaeli Üniversitesi’nde bütün ülkenin gözü önünde yaşanan akademi kavramını yerle bir eden olayları konuşmak üzere bir araya geldik.

Gül Hocam, öncelikle şu görevden almaların son dönemdeki şekli ile ilgili başlayalım, sonra da sırayla Barış için Akademisyenler, yeni KHK’lar, Kocaeli’nde sizlerin yaşadıkları, ardından aynı zamanda önemli bir aktörü olduğunuz ekoloji mücadelesini konuşalım

Çok teşekkürler öncelikle. Biliyorsunuz “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıktan sonra hemen ertesi gün Cumhurbaşkanının Sultanahmet’te bir basın açıklaması olmuştu. O basın açıklamasıyla birlikte akademisyenlerin bugüne kadar attığı birçok imza, hiç bu kadar anlamlı ve görünür değilken birden anlamlı ve görünür hale gelmişti. Ondan sonra da bir takım baskılar olmaya başladı. Hızlıca gözaltı süreçleri, görevden el çektirmeler oldu. Bizim Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü ve savcılık bu konuda hemen vazifeyi üstlendiler. Arkadaşlarımız açıklamayı 11 Ocak’ta yapmıştı. 14 Ocak’ta, rektörlük sayfasından bu imza ile ilgili, bizi “terörist” ilan eden bir açıklama yapıldı. Hemen ertesi gün de savcılık sabah 6.30’da hocalarımızın evlerini ya da hastanede olan hocalarımızın da odalarına sabah “şafak operasyonu” çerçevesinde arama yapıp, imza atan hocaları gözaltına almıştı. Ben İstanbul’da oturduğum için gözaltına alınmamıştım ancak benimle birlikte İstanbul’da veya evinde bulunmayan dört arkadaşımız da bu haberi alır almaz hemen Kocaeli’ne gitmiştik ve o gün hem hocalarımız imzaların arkasında çok kuvvetli bir şekilde durdular hem de kentte çok güçlü bir muhalefet oluştu. Okul içinde öğrenciler bu sürece çok kuvvetli bir şekilde sahip çıktılar ve gözaltına alınan hocalar Cuma günü geç bir saatte adliyeye getirildi ve biz dört kişi de katıldık kendilerine ve savcılığa ifademizi verdik. Ondan sonra da soruşturma açılmasını bekledik. Üniversitenin bir disiplin soruşturması açacağını da biliyorduk fakat o epey gecikti. 23 Şubat’ta ilk ifademizi vermemizi istediler, fakat soruşturma yapmayı bekledikleri hocalar aynı zamanda da senato üyeleri olup, az önce ifade ettiğim 14 Ocak’ta üniversitenin ana sayfasında bizi “terörist” olarak yaftalayan ve hakkımızda oldukça kötü kelimelerin kullanıldığı metni kaleme alanlar olduğu için, biz de soruşturmada, ifade vermek yerine itirazlarımızı sunduk. Bu soruşturmada cevaplamamızı bekledikleri sorular da vardı; neden imzaladınız, kimden duydunuz vb. türünden. Bizim itirazlarımızın bir tanesi hem bizi soruşturan heyetin taraflı olmasına ilişkindi hem de düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında böyle sorular sormalarına hakları olmadığı yönündeydi. Kentin çok değerli avukatları Ali Haydar Konca, Murat Özveri, Ziynet Özçelik, Elvan Hanım ve hakikaten sayısını şimdi söyleyemeyeceğim 20’ye yakın gönüllü avukat hemen o gün gözaltı sürecinde ve tüm süre boyunca bize destek oldular. Ardından bu ifadeleri verdikten sonra daha doğrusu itirazlarımızı sunduktan sonra uzun bir süre sessizlik oldu ve tekrar 23 Ağustos’ta ikinci ifadeye çağırıldık ve yeni bir soruşturma heyetiyle bizi tekrar ifade vermeye davet ettiler. Biz de aslında yenilenmiş gibi görünen heyetin de tarafsız olmadığını aynı zamanda da aynı şekilde itirazlarımızı ilettiğimiz dosyamızı verdik. O gün bizi desteğe gelen Eskişehir’den, İzmir’den, İstanbul’dan arkadaşlarımızla. Bu sürecin git gide yayılacağı ki bu arada Eskişehir’deki Anadolu Üniversitesi’nden  20 arkadaşımız hemen OHAL kapsamında cumartesi günü akşamına ve cuma günü mesai saati sonrasında da çıkarılmıştı, onlardan da bize desteğe gelen olmuştu. Biz de hemen orada bu iş dalga dalga büyüyecek, bu çok net ve arka planda bir sürü şeyler çevriliyor demiştik. Dosyalarımızın bir şekilde YÖK’e gittiğini biz o gün de duymuştuk aslında ama tahminimiz, görevden el çektirmek üzere YÖK’e gittiği yönündeydi. Kronolojik olarak anlatmıyorum ama biz 20 Temmuz’da bir eylem planlamıştık Barış İçin Akademisyenler olarak, çünkü görevden el çektirme yönünde çeşitli okullardan 40’a yakın dosyanın YÖK’e gittiğini biliyorduk. O sırada YÖK bu dosyaları Eylül’e öteleyince hem o eylem hareketliliği motivasyonu biraz düştü, hem de daha sonra zaten 15 Temmuz’daki darbe girişimi meselesi nedeniyle de zaten ülkede OHAL kapsamında bir sürü başka şeyler ortaya çıktı.

“Yapılması gereken en önemli şey dayanışmak, yan yana olmak”

OHAL’in bizim bu meselenizle ilgili etkisi çok büyük oldu. Mesela Eskişehir’deki arkadaşlarımız hemen bununla ilgili açıklama yapmaya kalktıklarında güzelce örgütlendiler. En azından yerelde çok iyi örgütlendiler ve açıklama yapmak üzere hazırlıklarını da çok güzel yaptılar, fakat valilik hiçbir şeye izin vermediği gibi, “güvenliğinizi de sağlayamayız” diyerek bir takım tehditlerde de bulunduğundan açıklamayı kapalı mekanda yapmak zorunda kaldılar. Desteğe gitmek konusunda da çok zorluk yaşadık. Burada en önemli şey; muhtemelen bu konuşmada sıklıkla vurgulayacağımız gibi, dayanışmak, yan yana olmak, kenetlenmek ve ortak bir direnç kültürünü geliştirmek ve de artık kendi egolarımızı bir kenara koyarak, birikimlerimizi yan yana durarak daha güçlü hale getirmek. Dolayısıyla Eskişehir bu konuda çok yalnız kaldı. Bizden giden arkadaşlarımız oldu, başka okullardan da giden oldu ama daha kuvvetli direniş sergilemek gerekiyordu. Sonra hocalarımızın büyük bir kısmı ile birlikte Karaburun Bilim Kongresi’ndeyken  öğrendik ki 1 Eylül tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 672 sayılı KHK kapsamında kamu görevinden el çektirilmişiz ve bizim özelimizde de, 23 Ağustos’ta ikinci soruşturma yapılmış fakat rektörlüklere yollanan ve 5 Ağustos’a kadar üniversitelerde onların tabiriyle FETÖ’ye üye olan kişilerin belirlenmesine yönelik süreçte bizim isimler de o torbaya konulup, yollanılmış zaten. Bizim ifadelerimiz de bir gösteriymiş zaten. Rektörlük kendisini, yasalara uygun, hukuki bir şey yapıyormuş gibi göstermek adına bizi bir tiyatroya davet etmiş, bizim anladığımız buydu.

KHK’nın eğitim camiasından uzaklaştırmak istediği kişiler aslında bu Fethullahçı örgütle ilgili değil, anladığım kadarıyla daha çok sol, sosyalist çevrelere yönelik bir tasarım gibi görünüyor.

Kesinlikle öyle gözüküyor çünkü çok muğlak bir ifade var. Terör örgütü üyeliği veyahut milli güvenliği tehlikeye atacak şekilde davranış ve hareketlerde, eylemlerde bulunan kişileri kapsadığı için bu çok ucu açık bir şey. Bu kapsamda herhangi bir insan aslında bu KHK kapsamında suçlu olarak addedilebilir ve nitekim 1 Eylül’deki o 2347 idi yanılmıyorsam listenin hiçbir başka açıklaması yok. Sonuçta suç da belli değil ki insan kendisini anlatabilsin.

Peki bu OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar var ve bu kapsamda pek çok insan işten el çektiriliyor, gözaltına alınıyor, hakkında davalar açılıyor. Burada sizin bir de AİHM meselesi var. AİHM’e başvuru yapılamaz deniyor OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar sonucunda görevden alınmalar için, bireysel başvuru haklarınız duruyor mu?

Evet duruyor. Ülke çapındaki hukuki süreci hızlıca gördükten sonra AİHM’e gideceğiz, hatta 44 kişi var listede bu şekilde yer alan, onlarla birlikte hareket etmek ve de KHK’nın açmış olduğu bu kapıyı olabildiğince kapatmak. Aslında temelinde OHAL’in kaldırılması ve KHK’nın da geri çekilmesi gibi bir talebimiz var ki en başta söylediğimiz ekoloji, doğa gibi bütün bu konular zaten bununla alakalı. Yani hepsinin bir bahane olduğunu biliyoruz, OHAL’in de şu anda her türlü alanı sermayeye açmak için, akademiden tutun da doğal alanlardan, kültürel alanlara, yaşam alanlara hepsinin birer araç olarak kullanıldığını görüyoruz, biliyoruz, hızlıca da yaşıyoruz. O nedenle de aslında OHAL’in kaldırılması, KHK’nın geri çekilmesi, diğer bütün hakların verilmesine yönelik bir talebimiz olması gerekiyor ve bu talebi de bağlı olduğumuz Eğitim-Sen, TBB, TMMOB, KESK, DİSK gibi çeşitli demokratik kitle örgütleri, ilgili siyasi partiler, bireyler, halklar hep beraber yapmak durumundayız.

Hakikaten bu kadar somut bir hukuksuzluğa karşı, bu kadar yayılan bir korku imparatorluğuna karşı gelebilmek için yan yana durup, sesi birlikte yükseltmekten ve aslında birbirinden kopukmuş gibi gözüken tüm bu meselelerin bir ağ gibi ilişkide olduğunu, sistemle ilişkili bir mesele olduğunu ve Türkiye koşullarında bunun İslami bir faşizm yönünde bambaşka bir yöne gittiğini görüyor olmamız lazım. İlk ve ortaöğretim ve üniversitelerde olan şeyler birbirinden hiç ayrı şeyler değil ve bugün hepimizin içinde yer aldığı Kocaeli Üniversitesi’nden 19 kişi her biri kendi alanında uzman olup, uzmanlığın ötesinden hepsi ısrarla halk yararına, toplum yararına idealist bir şekilde, hümanist bir şekilde, her biri farklı görüşten, siyasetten vb olabilir ama hepsi halktan yana, hepsi sermaye karşıtı. Hepsi eşitlikten, barıştan, özgürlükten, ifade özgürlüğünden, adaletten yana olan insanlar. İstisnasız hepsi öyle. Yakından tanıdığım, bu süreçte daha da yakınlaştığım için biliyorum hepsi bu şekilde. O nedenle de böyle bir şey olacağını tahmin edebiliyorduk.

Ford işçilerinin üniversite hocalarıyla dayanışması

Kocaeli Üniversitesi’nin bulunduğu kentin çok enteresan bir kent olma özelliği var. Bir dönem işçi hareketinin çok güçlü olduğu sonra o kırılmanın bir şekilde yaşandığı bir kent. Bugün mesela Ford fabrikasının işçileri bizim için bir dayanışma metni yazdılar. Aslında bu çok kıymetli bir şey. Biz üniversitedekilerin de Ford işçilerinin direnişine gidip destek oldukları için, dayanışma bir araya geldi. Dün başımıza gelen hikayede de şunu gördük ki; gerçekten yan yana durmak, hakları bilmek ve hakları o duruşla talep etmek çok mühim. Kendi yerleşkemin örneğini vermek isterim, Mimarlık ve Tasarım Fakültesinin olduğu Güzel Sanatların da olduğu Anıt Park yerleşkesine, sabah 9.oo’da avukatlarımız, arkadaşlarımız, dostlarımız, öğrencilerimizle birlikte girdik ve bir tek beni içeri almak istediler işlem yaptırmak üzere ki bu arada ayın 5’inde, dekanlık, fakülte sekreterliğini arayarak oda kilidimin değiştirildiğini, eşyalarımı almak istersem güvenlik görevlisi eşliğinde girebileceğimi ve de anahtarımı teslim etmemi, rektörlüğün bunu istediğini falan filan gibi şeyler söylediler. Ben de fakülte sekreterini aradım, çok üzüldüğüm, beni çok etkileyen bir şey oldu, “tamam bir emri yerine getiriyorsunuz ama insan bunu insani bir şekilde söyler” dediğimde geveleyip durdu. İnsanlara o korku ve baskı o kadar korkunç bir şekilde geliyor ki, bu hakikaten çok yaralıyor ve üzüyor insanı. Cumhurbaşkanının yaptığı, rektörün yaptığı, YÖK’ün yaptığı falan zaten bildiğimiz şeyler ama bunu engellemek gerekiyor hakikaten.

“O kadar haklıyız, güçlüyüz ki bunu yapanlar kafalarını kaldırıp yüzümüze bakamadılar”

Fakat şöyle de bir şey yaşadık, ben Pazartesi günü fakülte sekreterini hem telefonla hem de mesajla bildirdim ki “ben anahtarımla kapıyı açacağım, 7’si akşamına kadar eşyalarımı içeriden almaya hakkım var, oraya tek başına gelmeyeceğim ve de bunu belgeleyerek kayıt altına alacağız” dedim ve fakat fakülte sekreteri dekana bunu ilettiğinde, o da “öyle elini kolunu sallaya sallaya gelemez” diye söylediğinde biz hemen mesajı aldık ve odalarımızı boşaltma işini bir törene dönüştürmeyi, bunu dayanışarak yapmayı ve Kocaeli Üniversitesi olarak hem kendi üniversitemize, bir kamu kurumuna hem de diğer kurumlara böyle dirençli bir seslenişi yapmak üzere hazırlık yaptık. Yerleşkeye gittik, almadılar. Israr ettik, güvenlik görevlileri dekanlığa sordu, dekanlık kendisi inisiyatif alamadı. Bir profesör, doktor, muhtemelen liyakatla gelmedikleri pozisyonları korumak adına, bu kadar sisteme, bu kadar hukuksuzluğa göbekten bağlılar anlaşılan o ki. Dekan rektörü aradı ve rektörden onay almayı bekledi, “beş dakika, beş dakika bekleyin” diye diye 45 dakika bizi o kapıda beklettiler fakat 45 dakikanın sonrasında; biz o kadar haklıyız ki, aslında suç dedikleri şey o kadar kendi suçları ki, o kadar güçlü ve dürüstüz ki, hiç kimse kafasını kaldırıp ikinci kez bakamadı ama o kapıyı açtılar, biz de içeriye gazeteciler, öğrencilerimiz, dostlarımızla birlikte hep beraber girdik alkışlarımızla, bu arada kendi üniversitesinin hocasını almadı rektörlük, saat 14.oo’e kadar bütün girişleri yasaklamıştı ve biz bunu oradaki duruşumuzla deldik. Hayat TV’den arkadaşlar vardı, profesyonel çekim yaptılar, alkışlarla içeriye girdiğimizde oda kapısının açılmadığını, anahtarlarının değiştirildiğini ki bu haneye tecavüz, bunu tutanakla belgeledik, daha sonra diğer zimmet işlerini filan yaptık ve bütün odalarda kayıt aldık. Anıt Park yerleşkesinin kapısını açabilmemiz Umuttepe yerleşkesinin kapısını açmamıza da yaradı. Ben kimliğimi teslim ettim ve kimliksiz bir şekilde alınmaz derken biz arabalarla içeriye girdik. Bu baskılar hep olacak ama biz aslında o geleneklerden gelen, yılların mücadele geleneğinden gelen dayanışmacı bir birlikteliği sağlayabildiğimiz oranda aslında bütün bunları daha başka bir türlü kılabilecek mücadeleyi örebiliriz.

Bütün bunları biliyoruz aslında. Ben İleri Haber’de yer alan bir demecinizi okumuştum. “Biz devlet maaş verdi diye akademisyen olmadık” diyen demeciniz çok çarpıcı ve çok etkileyici idi benim için, hızlıca da o haberi paylaştım sosyal medya üzerinden. Bunun yayılacağını düşünüyor musunuz?

6 Eylül akşamı toplantı yaptık. O toplantıda arkadaşlarımıza da söyledik, özellikle taşra denilen okullarda yani Anadolu kentlerinde muhalif olarak ya da imza atarak, az kişi olan yerlerde baskılar çok daha yoğun. Onları bir araya getiren, hem hukuki mücadeleyi hem de onun dışında gerçek bir akademisyen ve aydın olmanın sorumluluğunu yerine getiren eylemliliklere devam etmemiz gerekiyor. 5 Eylül’de görevinden alınan hocalar olarak bir araya geldik, uzun bir toplantı yaptık ve o toplantıda ki bir kısmı sadece Kocaeli’de çalışmak üzere başka kentlerden gelen arkadaşlarımız, aslında başka şehirlerde yaşıyorlar, lojmanda oturuyorlar, derhal lojmanları boşaltmaları gerekiyor. 15-20 yıldır üniversitede çalışıyor ve bir sürü kitaplıklar bir sürü bölümler kurmuş insanlar. Biz o kararlı direnişimizde o kadar duygulu anlar yaşadık ki, onların kayıtları da çekildi. Fotoğrafları da yayınlandı. O kadar etkiliydi ki. En son alkışlarla kampüslerde geze geze kalabalıklaştık, daha sonra Eğitim Sen’de açıklama yaptık, orada da görüşlerimizi dile getirdik. Bütün hepsinde söylediğimiz şey; “geri döneceğiz, öğrencilerimizi ve kentimizi terk etmiyoruz.” Açık dersler, atölyeler, alternatif açılışlar, sırf biz değil diğer hocalarımızı da davet ederek, birbirimize gidip gelerek dersler vermek gibi şeyler planlıyoruz. Bir aylık planı yaptık hatta şimdiden. Kocaeli’de birlikte çalışabileceğimiz ortamlar yaratıp, bunu sadece Kocaeli özelinde değil hatta sadece barış imzası özelinde de değil demokratik, laik, eşit parasız bir üniversite daha doğrusu bir eğitim hakkı ve tabii bu aynı zamanda bizim birlikte olduğumuz doğal yaşam, temelde bütün canlıların yaşam hakkı, kent hakkı, ortak değerlerin, kültürlerimizin, dillerimizin yaşatılması hakkı doğrultusunda böyle bir kartopu gibi büyütmemiz gerekiyor. Bunlar birbirleri ile ilişkili şeyler ve umarım daha da zarar görmeden, akıllıca, iyi planlayarak bunları bir araya getiren çalışmalar yapacağız.

Tam da bu noktada 80. Madde olarak meclisten geçen yasada artık insan ve doğa hiçbirimizin geleceği ile ilgili bir garanti olmadığı görünüyor. Siz ekoloji mücadelesinin durumu ve birlikte söz söylemesi ile ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?

Tabii ki. Aslında birlikte yer aldığımız bu Karşı Forum çalışmalarından da, daha önce Su Hakkı vb. çalışmalarda, ülke çapında kuvvetli bir ekoloji mücadelesi var. Ciddi bir birikim var ve o birikimi daha da çoğaltmak gerekiyor. Bir kere her şeyin çok güzel bir altlığı var, yürekten buna inanıyorum. Belki de bu koşullar, bizim çok o nüanslara takılan şeyleri aşıp, birbirimize iyi gelip sağaltacağımız ve yan yana artıracağımız bir şey olabilir. Hatta şaka yollu,  Karaburun’da esprisini de yaptık. Kapitalizm nasıl her krizi fırsata dönüştürüp daha da güçleniyorsa biz de antikapitalist olarak sistemle kurduğumuz bu duruma bir anlamda onun içinde yer alma zorunluluğumuza bakarak, onun gibi düşünüp, yaşadığımız şey bir kriz ve bu krizi kendi lehimize dönüştürecek, mücadeleyi büyütecek bir sürece yöneltmeliyiz. O nedenle de, öncelikle birikimleri hatırlamak, yan yana getirmek önemli. Zaten yan yana geliyor bunlar.

Özellikle dün yaşadığım şeyden söyleyeyim, aslında ben “ne yaparsanız yapın, bütün işlemleri siz yapın o zaman” deyip, çekip gidecekken arkadaşlarımın yanımda duruşu, avukatların o sakin, vakur ve direngen duruşu, öğrencilerin o ifadesi o kadar iyi geldi ki. Gaz vermek için söylemiyorum, ben de direngen bir insanım ama erkenden 6.30 arabasıyla İstanbul’dan gidip geliyorum, hazırlığımı yapıp 8.30 dersine girdiğim, çok büyük sevgiyle, aşkla yaptığım ortamda bugün bu şekilde muamele görüyor olmak veya geç saatlere kadar o ortamı iyileştirmek için gece gündüz düşündüğüm, yazdan kışa, kıştan yaza düşündüğüm bu ortama o yapılanlar ağır geldi ama arkadaşlarımın yanımdaki duruşu… o kadar da güzeller ki. Az olmak o kadar önemli değil. Çokluk manalı bir şey de değil zaten. Anti kapitalist felsefe olarak “az çoktur, az yeterlidir” diyoruz. Öğrencilerimin yazdıkları, arayanlar falan derken, biz az değiliz dedim. Sürece yayılan, onu bir şekilde bir araya getiren bir şey olması gerekiyor, bunun sürekliliğini sağlayacak bir şeye ihtiyaç var. Kolay değil. Bu küresel bir mesele. Sadece Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Biz biliyoruz aslında hangi canavarla boğuştuğumuzu ama bir tane hayatımız var bu hayatı da korka korka, sine sine ki ben de çok korkmuyor filan değilim, bir çocuğum var, işsiz kaldım bir kadın olarak, hiç hoş bir şey değil. Üstelik çok severek yaptığım bir işten saçma sapan bir şekilde uzaklaştırıldım. Çocuğumun eğitim süreci var. Zaten bir kız çocuğu olduğu için apayrı endişelerim var onun geleceğine ilişkin. Bir sürü yerden teklif geliyor, gidebilirim, kalabilirdim ona rağmen döndüm, aklım burada çünkü. Bir sene yurt dışındaydım, daha çok burası ile ilgiliydim. Biliyorum çünkü aklım burada. O nedenle benim de endişelerim, korkularım var ama mücadeleye devam edeceğiz. Bir de emirleri yerine getirebilir insanlar ama yapma biçimleri de bize bağlı. Bu da çok önemli bir şey, bunu da hatırlamak gerekiyor. Sonuçta zaten yalnız öleceğiz. İster gömülelim ister yakılalım tek olacağız ama hayatı birlikte yaşıyoruz ve bu çok güzel bir şey. Dün yaşadığım olayda o coşku vardı ve bunu yapanlar koridora çıkamadılar, kafalarını kaldırıp bakamadılar. Yarın bir gün onların başına bir şey geldiğinde bizim onların yanında olacağımızı biliyorlar. Çünkü biz temelinde eşitlikten, özgürlükten, haktan yanayız ve insanları ayırmıyoruz. Tam aksine ayrıma karşıyız.

“Çok daha büyük bedeller ödeyenler var. Bebekler ölüyor, günlerce sokağa çıkamıyorlar”

Demokrasi dediğimiz şey, birisi için demokrasi birisi için demokrasi olmaz anlamına gelmiyor. Özellikle de ezilenler, özellikle ötekileştirilenlere, özellikle etnik ayrımcılığa, cinsiyet ayrımcılığına, türcülüğe karşıyız. Aslında yanlış yapıyorlar. Faşizm böyle bir şey; bugün bana, yarın sana, yarın öbürüne. Dünya tarihi bunlarla dolu. Hitler tarihi çok bildiğimiz, bir sürü filme konu olmuş bir şey. Yapacak bir şey yok. Yarın kapıya çıkmaya korkar hale geleceğiz. Bir tane hayatımız var, kandırarak yaşamayalım, kuma gömmeyelim kafamızı. Ben özgürleştim. Tek sorun para. Kolektif, komün birlikte yapmak da var. Az da yeterli ama duygusal yoğunluk kuvvetli. Birbirimize iyi gelebiliriz. Arkadaşlarımla olunca bana iyi geliyor. Tavsiye ederim, korkarak kafayı kuma gömüp evde yalnız kalacağımıza sokakta yan yana gelip bir arada olmayı dünya tarihi de göstermiş, çok daha büyük bedeller ödeyen insanlar var. Bebekler ölüyor, günlerce sokağa çıkamıyorlar. Ben kızıma sarıldığımda bir sürü insan bundan mahrum, bu bir lüks artık bu topraklarda. Toplumsal duyarlılığı olması gerekiyor bir üniversite öğretim elemanının. Akademisyen olmak; kitap yazmak, makale yazmak değil, bir şeye dokunmuyorsa hiçbir anlamı yok. Ben zaten iyice bunalmıştım ondan o yüzden doğru yerdeyim diye düşünüyorum. Yoksa kendimden şüphe edecektim. Mimarım, tasarımcıyım, hayatı tasarlamak da, iyi ve başka bir dünyayı kurmak da benim işim, dolayısıyla elimizdeki ölçütler, malzeme bu, bundan nasıl geliştirebiliriz diye düşüneceğiz, bunu yapmaya çalışacağız. Kolay günler değil ama bir yandan da heyecan verici.

Not: Bu röportaj yapıldığında henüz Eğitim Sen’li öğretmenler görevden alınmamıştı.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler