ABD tehdidi ile AKP tarafından rehin alınmak

SEÇTİKLERİMİZ- Mustafa Murat Kubilay Gazete Duvar'a yazdı: "Neo-liberalizm böyledir; bizler olayların devletler arasında gerçekleştiğini sansak da perde arkasından süreci yönetir ve cebinizi boşaltmak pahasına servetine servet katarak bir sonraki avına doğru yönelir."

ABD tehdidi ile AKP tarafından rehin alınmak

MUSTAFA MURAT KUBİLAY

Son yıllarda gittikçe sıklaşan ABD-Türkiye arasındaki sürtüşmeler hükumetteki iki bakana yaptırım uygulanacağı açıklamasıyla zirveye tırmandı. Önümüzdeki günlerde bu olayı yalnızca ABD emperyalizmine bağlayan ve “milli duruş” diyerek hamasi birlik mesajı verenlere sıkça rastlayacağız. Eş zamanlı yaşananları Erdoğan ve ABD’den bağımsız değerlendirip “piyasa tapınmacı” bir bakış açısıyla “aman piyasaları kızdırmayalım, Batı’ya muhtacız, ne istiyorlarsa verelim” şeklinde teslimiyetçi beyanatlarla da karşılaşacağız. Peki ya tüm bu yaşananlar milliyetçilik ve liberalizmle açıklanamayacak olan kapitalizmin 21’inci yüzyıldaki gerçek yüzü ise?

Bu noktaya nasıl geldiğimizi anlayabilmek için 1980 sonrası hâkim düzen olan neo-liberal kapitalizme kısaca değinmek gerekiyor. Ulus devletlerin küresel kapitalizme karşı vatandaşlarını korumaya çalıştığı günlerin sona erdiği ve devletlerin finansal piyasaların istikrarı adına sermayenin hizmetine girdiği yeni düzenin sonuçlarını yaşıyoruz. Nasıl mı?

Kapitalizmin son noktası: Neo-Liberalizm

Neo-liberalizm eski tip emperyalist sömürü düzenlerine (Moğol, İspanyol, Osmanlı, Fransız, İngiliz ve Batı) göre esnek; başka bir ifadeyle duruma göre muamele yapıyor. Eğer söz konusu olan Fransa gibi gelişmiş bir ülkeyse; o ülke vatandaşlarının yalnızca emekleri sömürülüyor ve devlet bütçesi iş insanlarına teşvik adı altında yağmalanıyor. Geri kalmış bir ülkeyseniz üstteki sömürüye ek olarak gerektiğinde işgale de uğrayabiliyorsunuz. Tıpkı ABD’nin Irak ve Afganistan’ı ya da Rusya’nın Kırım ve Güney Osetya’yı işgali etmesi gibi. Gazete manşetlerinde ise okuduğumuz sahte bahanelerse ya demokrasi getirmek ya da ulusal güvenliği sağlamak.

Türkiye bu iki ucun neresinde? Türkiye, kendi ekonomik grubundaki diğer ülkeler gibi ara grupta yer alıyor. Bu da şu anlama geliyor: Tıpkı gelişmiş ülke halkları gibi emek sömürüsüne sonuna kadar maruz kalıyorsunuz (iş cinayetleri, uzayan mesai saatleri, iş yerinde kötü muamele) ve devlet bütçeniz yağmalanıyor (yabancı yatırımcıya tanınan teşvikler, Hazine garantili özel sektör yatırımları). Diğer taraftan zayıf ülkelerdeki işgal senaryolarından muafsınız. Ülkenizde askeri darbe (Türkiye), finansal yaptırımlar (Rusya) ya da ticari ambargolar (İran) yaşanabiliyor; fakat asla işgal söz konusu olmuyor. Bu da mevcut durumda neo-liberalizmin sizden istediğini zaten almasından ve işgalin çok maliyetli bazen de imkânsız olmasından kaynaklanıyor.

Finansal serbestleşme ile gelen esaret

Bu ön bilgilerden sonra süreci biraz daha derinleştirelim. İşgal edilemeyecek güçteki ülkelere finansal serbestleşme adı altında sıcak para sızar. Seçim kaygısı yaşayan iktidarlar; kalkınmacı ve yandaş beslemeyen uzun vadeli yatırımlar yerine, sıcak para ile büyüme yolunu tercih ederler. Diğer taraftan gelir grubu yüksek olmayan vatandaşsa genç-yaşlı, kadın-erkek fark etmeden televizyon ve internette gördükleri vasıtasıyla tüketim toplumunun esiri haline gelir. Ülkenin yaşayacağı dış borca dayalı büyümenin ve krediye bağlı tüketimin temelleri atılır.

Peki Türkiye bu tatsız hikâyenin neresinde? Aşağıdaki görselde açık olduğu üzere tüketici kredileri 2005 yılı başından itibaren 30,8 kat artmış. Yüksek enflasyonun etkisinden arındırdığınızda bile artış oranı 13,3 kat. İhtiyacımızdan öte harcamalar veya ihtiyacımız olsa bile gelirimiz yetişmediği için yaşayamayacağımız hayat tarzını yakalamak adına bankaların kapısını çalmışız.

Bir de dış borca dayalı büyümeye değinelim. Aşağıdaki görselde bankalar hariç özel sektörün “net” döviz cinsi borç grafiği bulunuyor. 2008 Kasım ayındaki net borç miktarı 70,5 milyar dolar iken 2018 Nisan ayında 217,3 milyar dolara ulaşmış. Dolar cinsi artış 2,1 kat, TL cinsi ise 9,1 kat. Enflasyon etkisinden arındırdığınızda bile borcun 4,5 kat arttığını görüyoruz. Özetle Türkiye üstteki hikâyenin neredeyse en acı yerinde.

Borç alan emir alır

Peki öyleyse bu son yıllarda yaşadıklarımız nedir? Bu sorunun cevabı için geçmişten bugüne uluslararası borçlanmanın kısa hikayesine değinmek gerekiyor. Çünkü kapitalizm evrim geçirdikçe alacaklılar ve haliyle de beklentileri değişiyor. Osmanlı Devleti’nin son günlerine gidelim. Dış borcun tamamen siyasi olduğu ve ödeyememeniz halinde ülkenizde devlete ait varlıklara doğrudan yabancıların el koyduğu dönemi (Duyun-i Umumiye) hatırlayalım. Cumhuriyetin ilk yıllarını anımsayalım: 1930’ların dünyasında kapitalizm muhtemelen komünizm korkusuyla vahşetini biraz daha maskelemiş; ödenemeyen borçlara karşılık işgal ve el koyma yerine siyasi tavizler talep etmekteydi. Atatürk’ün dış borçlanmaya dayanan bir sistem yerine; Osmanlı’dan miras kalan borçları ödemeyi ihmal etmeyen iktisadi tercihinin arkasında “borç alan, emir alır” gerçeği bulunmaktadır. Peki içinde yaşadığımız 1980 sonrası dünya düzeninde ödenemeyen borçlara karşılık ne yapılıyor?

Bunun cevabı borcu verenin kim olduğunda saklı. Türkiye’nin borcu dış devletlere değil; yurt dışı bireysel ve kurumsal yatırımcılara. Dünya Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası gibi göreli bağımsız vaziyetteki devletler üstü kuruluşlara olan borç miktarı rahatlıkla ihmal edilebilir düzeyde. Türkiye’nin başka bir devletten aldığı siyasi bir kredisi yok; hatta IMF’den bile yok. Türkiye’nin dış borcunun neredeyse tamamı yabancı yatırımcılar tarafından finanse ediliyor. Buna yatırım fonları, emeklilik fonları, bankalar, hedge fonlar, büyük servete sahip bireyler dahil. Bu kişi ve kurumlar büyük ölçüde Batılı veya Körfez ülkelerinde olduğu gibi fonları Batılılarca yönetilmekte. Özetle borcumuz Batı’daki veya Batı etkisi altındaki finansal kurumlara.

Küresel yatırımcıların ideolojisi

Peki bu yatırımcılar bizden ne talep ediyorlar? Sermayenin dini ve milliyeti yok ama ideolojisi var. Sermaye, kendi çıkarları doğrultusunda özel mülkiyetin korunmasından ve serbest piyasadan yana. Bu iki faktör kısaca şu demek: Paramı istediğim zaman istediğim yere yatırır, istediğim zaman da kârımı alır çıkarım; bu süre zarfında da kimsenin elini sermayeme dokundurtmam! Bu nedenle yurt içindeki hukuk sistemi, Türkiye’nin de taraf olduğu Uluslararası Tahkim, sermaye piyasası kanunlarının kısıtlayıcı olmaması ve hükumetlerin “piyasa dostu” olması ön koşuldur.

Ya demokrasi? Eğer söz konusu olan ülke İsveç gibi vatandaşın hakkını aradığı siyasetçilerden rahatlıkla hesap sorabildiği bir ülkeyse demokrasi bir sorun. Çünkü halkı ön planda tutan bir idarenin eş zamanlı piyasa dostu olması mümkün değil; en fazla piyasa düşmanı olmazlar. Söz konusu olan Türkiye gibi dikta rejimine doğru bir kaymanın yaşandığı bir ülkeyse; sermayenin kriteri, diktayı oluşturan kişi ve grubun mülkiyete saygısı ve piyasaya olan itaatidir. Örneğin Mısır’ı 29 yıl sıkıyönetim kanunu ile idare eden Hüsnü Mübarek ve yakın zamanda askeri darbe yaparak iktidara gelen Abdülfettah El-Sisi kurdukları dikta rejimine rağmen Batı sermayesinin göz bebeği olabildiler.

Kaynaklarını geri dönüşü olmayan kısa süreli tüketime harcayan ve bunu da dış borçla fonlayan bir ülke olarak Türkiye; işte bu küresel yatırımcıların ağına yakalanmış halde. Yatırımcıların nihai hedefi elbette kâr. İçine düştüğümüz iktisattaki “üçlü açmaz” kısır döngüsü nedeniyle istediklerini rahatlıkta almaktalar. Üçlü açmaz durumunu kısaca hatırlatalım. Dış sermaye akışının yavaşladığı bir dönemde dış finansmana muhtaç bir ekonominin eş zamanlı sabit döviz kuruna, bağımsız para politikasına ve serbest sermaye hareketlerine sahip olması mümkün değil. Burada bahsedilen bağımsızlık tanımı Erdoğan’ın TCMB’ye (Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası) müdahale etmesiyle alakalı olmadığını belirtelim. Özetle dış sermayeye muhtaçsanız ve yurt dışından gelen para miktarında yavaşlama varsa ya daha yüksek faiz ödeyeceksiniz ya da paranızın değersizleşmesine göz yumacaksınız.

Ani duruş endişesi

İşte bu gidişat esnasında kalkınma yerine büyüme masalına; refah yerine tüketim toplumuna öyle alışmışız ki küresel piyasalarda sarsıntı yaşanıp finansman zorluğuyla karşılaşıldığında bile artan maliyetleri sineye çekip; daha değersiz yerli para ve daha yüksek faizle borçlanmaya devam ediyoruz. Ta ki yatırımcılar gün geçtikçe artan borcu ödeyemeyeceğimize dair ihtimali görüp para musluğunu kapatana kadar. Bu durumun bir ismi var: Ani duruş. Yani krediye dayanan bir ekonomide dış finansman sağlanamayınca ödeme sistemlerinin tıkanıp ticari hayatın bir anda durması. Şu ana kadar yalnızca finans-iktisat düzleminde incelediğimiz olayların politikaya dokunması da burada başlıyor. Çünkü yatırımcıları fonlamaya devam edip etmemelerinde uluslararası ilişkiler ve haliyle de devlet adamları etkili.

2014 yılında Rusya’da yaşanan ani duruş oldukça iyi bir örnek. Rus rublesindeki ani değer kaybından yalnızca dört ay önce Rusya, Doğu Ukrayna’ya askeri müdahalede bulunmuştu. Batı’nın Rusya’ya karşı uyguladığı finansal yaptırımlar ülkenin ani duruş benzeri büyük bir darbe yemesine neden olmuştu. Çünkü Batı’nın Rusya’ya karşı en büyük gücü askeri değil; finansal sermayesi ve kapitalizmin kurallarını koyabilmesiydi.

Türkiye, Batı için elbette bir Rusya değil; üvey evlat muamelesine rağmen bir NATO ülkesi. Yine de böyle bir risk var. 7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde Almanya Başbakanı Merkel’in altın varaklı tahtta ağırlanması veya 24 Haziran 2018 seçimleri öncesi Britanya Başbakanı May’in apar topar ayağına Londra’ya kadar gidilmesi bu endişenin sonucu. Ancak bu sefer karşımızda ABD var. Almanya’ya karşı elimizde Suriyeli sığınmacılar kozu bulunmaktaydı; Britanya ise Brexit sonrası yalnızlaşma endişesinden ötürü bize cömert davranmak durumundaydı. Peki ya ABD’ye karşı elimizde ne var? İncirlik ve benzeri ABD/ NATO üsleri ile Rusya/ Çin eksenine yakınlaşma. Kısacası ABD’nin bizi ani duruşa itmemesi için elimizdeki tek koz dünya politik ekseni Asya’ya kaydıkça zayıflayan ancak hâlâ önem arz eden jeopolitik gücümüz.

AKP’nin halkı rehin alması

Dolayısıyla yaşananları daha politikleştiren tarafın Türkiye olduğunu belirtelim; çünkü Erdoğan’ın Türkiye’nin jeo-stratejik önemini kişisel çıkarları için kullanması ve sıradan vatandaşları bunu Türkiye’nin bekası için yaptığına inandırmaya çalışması dışında kendisini kurtarma şansı yok.

Öncelikle gerçekçi olalım; biz vatandaş olarak bu savaşı baştan kaybettik. Tüketimden vazgeçemediğimiz ve AKP’nin getirdiği dış borca dayalı büyümeyi fark edip bunun sonunun uçurum olduğunu göremediğimiz için mağlup olduk. 17-25 Aralık vasıtasıyla Cumhuriyet tarihinde benzeri görülmemiş yolsuzluklar ortaya çıktığında sesimizi çıkarmayarak, 7 Haziran sonrasında kurgulanan oyunu görsek de cesaretli davranmayarak ve 16 Nisan sonrasında sokağa inmekte tereddüt edip yine pasif kalarak; bu savaşı kaybettiğimiz gibi savaşın yükünü de kabullendik.

Bugün ABD silahı Halkbank davası ve FETÖ ile AKP’ye doğrultmuş; AKP ise elindeki bıçakla bizi rehin almış durumdadır. 7 Haziran seçimleri sonrası aniden alevlendirilen popülist milliyetçilik ve 15 Temmuz’un ertesinde AKP Genel Merkezi’ne asılan Atatürk posteri gibi gösterilerle vatandaşların Erdoğan’ı ulusun yeni lideri olarak görmesi amaçlanmaktadır. 2013 yılına kadar liberal söylemle seçmene hitap eden AKP; bir anda “devletin bekası, milli çıkarlar ve ulusal güvenlik” gibi kavramlarla kendi işlediği suçlara bizi de ortak etmeye çalışmaktadır. 1 Mart tezkeresi ile Irak’ın işgaline üs olmak isteyen Erdoğan, sahte bir anti-emperyalistlikle kendini aklamaya çalışmaktadır. Bizlerden bekledikleri işledikleri usulsüzlükleri tüm bu söylemler çerçevesinde sineye çekmemiz; gittikçe artan piyasa faizleri ve dolar kuru ile yükselen işsizlik ve enflasyona ses etmememizdir.

Batı’nın Türkiye’yi teslim alması

Diğer taraftan dışarıda ABD görünümlü küresel kapitalizmin hedefi Türkiye’nin ekonomik anlamda tamamen Batı’ya teslim olmasıdır. 1975-80 arasındaki ABD-Türkiye sürtüşmesinin sonunun 1980 darbesi ve arkasından Türkiye ekonomisini Özal ile birlikte finansal serbestleşmeye itilmesi olduğunu hatırlatalım. İktisaden tükenen 2001 Türkiye’sinin Kemal Derviş yönetimine bırakılarak bugünlerin hazırlandığını unutmayalım. Yaşanacak ekonomik kriz ile Türkiye’nin tamamen Batı sermayesi tarafından yutulmak istendiğinin şimdiden farkına varalım.

Çünkü neo-liberalizm böyledir; bizler olayların devletler arasında gerçekleştiğini sansak da perde arkasından süreci yönetir ve cebinizi boşaltmak pahasına servetine servet katarak bir sonraki avına doğru yönelir. Finansal serbestleşme ile içeri sızar, tüm bünyeyi sarabilmek için ilk günlerdeki düşük faiz/kur ikilisiyle hayali refaha neden olur ve nihayetinde tüm ülkeyi kendisine teslim edecek halde çökertecek bir Erdoğan’ı mutlaka bulur. Bizler de tüm yaşananların ABD ile Türkiye arasında olduğuna inanır; cebimizden uçup giden paralar ile milliyetçiliğimiz arasındaki ikilemlerde kayboluruz.

Önümüzdeki yıllarda Batı ile olan krizler hem sıklaşıp hem de şiddetlendikçe Batı ve AKP’nin yer yer kazandıklarını ve kimi zaman da kaybettiklerini gözlemleyeceğiz. Bununla birlikte her koşulda kazanan Batılı yatırımcılar, kaybedense biz sade vatandaşlar olacak. Bizi rehin alan AKP yönetimine son vermeden Batı sermayesine karşı halkçı bir mücadele vermek mümkün olmayacak.

Unutmayalım ki hükumetler devleti iyi yönettikleri, devletler ise kayıtsız şartsız vatandaşına hizmet ettikleri müddetçe savunulabilir. Aksi halde devletin bekası sömürü düzeninin devamı; milli çıkarlar ise egemenlerin haklarının müdafaası olur.

Benzer Haberler

Son Haberler

Popüler Haberler